Doç. Dr. Turgay ŞİRİN
İstanbul Medeniyet Üniversitesi Öğretim Üyesi
Toplumsal olarak başa çıkma kabiliyetimizi aşan, beraberinde ruhsal ve toplumsal travmalara (yaralara) sebep olan hadiselere afet diyoruz. Tam da bu manada bugünlerde ülkemizi sarsan ve yüzyılın afeti olarak isimlendirilen depremler, hepimizde ciddi ruhsal etkiler oluşturdu. Bu sebeple bu afetin sadece bedenleri değil, ruhlarımızı da enkaz altında bıraktığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla bundan sonraki süreçte ruhsal yaralarımızı sarmak ve bedenleri bu afetten kurtulsa da ruhları hâlen enkaz altında olan pek çok insana yardım etmek en önemli görevimiz olacaktır. Bu süreçte toplumsal olarak bütünleşmenin ve dayanışma duygusunun da çok önemli bir yeri bulunmaktadır. Nitekim toplumsal dayanışma, travmanın iyileşmesinde en önemli vasıtalardan birisidir. Hiç şüphesiz insanımızın sarsılmaz imanı ve kadim geçmişinden tevarüs ettiği gelenek, burada hayati bir görev icra etmektedir. Ayrıca manevi başa çıkma gücünün en net hissedildiği yerlerin başında afetler, ölüm ve yas süreçleri gelmektedir. Kısaca, “Yaşadığımız zor süreçleri ve travmaları atlatmak için neler yapmalıyız?” sorusu en önemli konumuzu oluşturuyor bu dönemde.
Özellikle deprem, sel, fırtına, heyelan gibi doğal afetlerde ruhsal travma (sarsıntı) çok şiddetli hissedilmektedir. Kontrol duygusunun kaybedilmesi, belirsizlik, korku, sevdiği insanların kaybı, yalnızlık, endişe gibi pek çok şeyi bu dönemde yaşıyoruz. Aslında genel olarak bakıldığında kolektif bir travma sürecinde olduğumuzu da söylemek mümkündür. Nitekim ruhsal olarak kişiyi örseleyen deneyimler, bu denli büyük hadiselerde sadece olayı yaşayan kişileri değil, toplumları da etkisi altına almaktadır. Bu süreç; toplumun dokusunu etkilemekte, ilişkileri sarsmakta ve hatta yeni toplumsal normlara kapı aralamaktadır. Bu sebeple travma ile başa çıkmak için travmanın etkileri ve nasıl başa çıkılabileceği konusunda bilgi edinmek, bireyin ne hissettiğini anlamasını sağlayabilir ve ardından sorunla mücadele etmesine yardımcı olacak başa çıkma stratejileri geliştirmesine rehberlik edebilir.
Travma Nedir?
Travma; kısaca “kişinin ölümle ya da ağır yaralanmayla karşı karşıya gelmiş ya da fiziksel, psikolojik saldırıya uğramış olması veya buna tanıklık etmesi” şeklinde tarif edilebilir. Burada aşırı derecede tehdit edici veya korkunç bir olaya maruz kalmak veya maruz kalan kişi veya kişilere tanıklık etmek söz konusudur. Yani travma insanların üzerinde konuşmaya ve düşünmeye cesaret edemediği tecrübelere işaret etmektedir. Bir başka tabirle travmaya “ruh yarası” da diyebiliriz. Nitekim travma kelimesi yunanca “yara” manasındaki kelimeden türetilen bir kavramdır.
Yaşanan travmalar insanların günlük hayatını devam ettirmesine yardımcı olan “kontrol illüzyonunun” bozulmasına sebep olarak, dünyanın tahmin edilebilir anlamlı ve güvenli bir yer olduğu inancını da bozmaktadır. Bu da insanların belirsizlik endişesi ve kaygısına kapılmasına yol açar. Oysa bu inançlar normalde bize bir güvenlik duygusu ve kontrol yanılsaması vermektedir. Ancak travmalar bu inançlarımızı kökünden sarsmaktadır. İşte bu zamanlarda kontrolün bizde olmadığını ve incinebilir varlıklar olduğumuzu idrak ederiz.
Travma Sonrasında Psikolojik Olarak Neler Yaşanır?
Travma, çok çeşitli psikiyatrik belirti ve hastalıklara yol açabilir. Travmalardan sonra en sık rastladığımız psikolojik sorunların başında “akut stres bozukluğu” ve travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gelir. Bununla birlikte majör depresyon ve uzamış yas da sık karşımıza çıkan sorunlardandır.
Travmatik olayın hemen akabinde iki günden bir aya kadar uzayabilen akut stres tepkileri meydana gelmektedir. Genellikle belirtilen süre içinde bu tepkilerin düzelmesi beklenir. Akut dönemde fiziksel olarak yerinde duramama, sinirlilik, tahammülsüzlük, tatlı, kahve, sigara ya da alkol gibi şeyler için yoğun bir istek, çarpıntı, nefes darlığı, hızlı ve yüzeysel solunum, baş dönmesi gibi belirtiler, mide bağırsak sorunları, uyku sorunları, yorgunluk, bitkinlik, kas gerginliği veya ağrı gibi genel bedensel belirtiler ile korku, endişe, dikkat sorunları, dalgınlık, çevrenin farkına varamamak, karar vermede zorluk, düşüncece yavaşlama, duygusal olarak uyuşma, bilişsel değerlendirmede bozukluklar (ya hep ya hiç şeklinde düşünme, kendini ya da başkalarını tutarsız ve aşırı şekilde suçlama), çevreyi olduğundan farklı, geçek dışı gibi görme, kendi kendini farklı algılama, yaşadığı olumsuz olayı hatırlamada zorluk, tekrarlayan düşünceler ve rüyalar, olay ile ilgili uyaranlardan kaçınma gibi belirtilerle sık karşılaşılmaktadır.
Gençlerde ve çocuklarda sosyal ve bireysel içe çekilme, kendini diğer insanlardan soyutlama, bir odaya kapatma, aile ve arkadaşlar ile sürekli çatışmalar yaşama, öfke patlamaları, olayı hatırladığı anda o sırada yaptığı işi durdurma, çabucak ağlama, ilişkilerde aşırı kontrollü olmaya çalışma, diğer insanlara kötü davranma, dalga geçme gibi davranışlarla da karşılaşmak mümkündür.
Travma sonrası dönemde maneviyatla ilgili belirtiler de ortaya çıkmaktadır. Hayatın anlamını sorgulama, inancını sorgulama, kaderi ve Yaratıcıyı sorgulama, temel değerlerden uzaklaşma ya da bunların tam karşısında yer alan aşırı dindar olma, ibadet etmeme ya da aşırı ibadet etme, ahlaki değerlerinde değişiklikler bu kapsamda ortaya çıkan belirtilerden bazılarıdır.
İlk dönemdeki belirtiler öngörülen süre içerisinde düzelmezse kişide travma sonrası stres bozukluğu (TSSB) gelişmiş olabilir. TSSB, travmatik olayın ardından belirli bir süre örneğin 1 (bir) ay geçmesine rağmen devam eden kişinin verimliliğini ve işlevselliğini bozan, aşırı uyarılma; çabuk irkilme, uyku sorunları; yeniden yaşantılama, bilişsel ve duygusal durumda olumsuz değişiklikler; kaçınma davranışları ve duygusal uyuşma şeklinde sayılabilecek belirtilerle kendini göstermektedir. Tüm bunlara ek olarak TSSB’nin diğer psikolojik sorunların çoğunlukla eşlik ettiği (komorbid) bir bozukluk olduğunu da söylemek mümkündür. Ancak burada travmaya maruz kalan kişilerin çoğunun TSSB sorunu geliştirmediğini de vurgulamamız gerekmektedir. Nitekim belirtiler zamanla farklılık gösterebilir ya da kişiden kişiye göre değişebilir. Bununla birlikte TSSB’nin tedavi edilmemesi kişinin iş, aile ve sosyal hayatını bozarak hem bireyler için hem de toplum için önemli bir sorun hâline gelebilir.
Peki, Nasıl Bir Tedavi Gerekir?
Başta psikolojik ilk yardım, önleyici olarak çok önemlidir. Akut dönemde yapılacak doğru yardım ve destekler, bireylerin ileri dönem psikolojik sorunlar geliştirmesini engelleyebilmektedir. Bu sebeple deprem felaketi yaşadığımız bu dönemde devletimizin tüm kurumları ile başta Diyanet İşleri Başkanlığımız olmak üzere sahada canla başla çalışan tüm kurumlar ve gönüllülerin afetzedelere sağladığı yardım ve destek faaliyetleri, enkaz altından insanlarımızı kurtarmaktan gıda ve diğer ihtiyaç malzemelerinin dağıtımına, psikososyal ilk yardımdan manevi danışmanlık çalışmalarına kadar yürütülen tüm hizmetler, bu süreçte son derece hayati bir görev icra etmiştir.
Psikoterapi desteği de hiç şüphesiz en önemli tedavi yöntemlerinin başında gelmektedir. Ancak kişilerin psikoterapi ile birlikte psikiyatri desteği alması gerekebilir ki bu durum tedavi verimliliğini de önemli ölçüde etkileyecektir.
Travma mağduru insanların; kendisini destekleyen kişiler, aile üyeleri, arkadaşları veya kendilerine iyi gelen kişilerle veya işlerle zaman geçirmeleri de son derece önemlidir. Durum hakkında konuşmadan, sevdikleriyle sadece vakit paylaşmak bireye şifa ve rahatlık sağlayabilir. Ayrıca bu insanların günlük rutine dönmeleri ve kendilerini değerli ve işe yarar hissettikleri işlerle uğraşmaları da mühimdir. Bu süreçte kendilerine iyi bakmaları, dinlenmeleri, sağlıklı bir diyet takip etmeleri, egzersiz yapmaları ve uyku düzeni oldukça önemlidir. Sanatın ve hobilerin iyileştirici gücünden yararlanmak da son derece faydalı olacaktır.
Son olarak travma sonrası dönemdeki insanların inançlarından güç almaları, dua ve ibadetlerin rahatlatıcı etkisinden faydalanmaları da önemli bir unsur olarak karşımızda durmaktadır. Nitekim ibadetlerin olumlu psikolojik etkileri olduğunu ortaya koyan araştırmalar da bu gerçeği bize ifade etmektedir. Bu manada bireysel ibadetlerin yanı sıra cemaatle yapılan ibadetler de kişinin kendini yalnız hissetmemesi için oldukça önemli bir görev icra edebilmektedir. Kısaca duanın ve inancın iyileştirici gücünden faydalanmak, gerekirse eğitimli manevi danışmanlardan destek almak da travma süreciyle başa çıkmakta oldukça hayati bir öneme sahiptir diyebiliriz.
Sonuç Olarak
Travmayı âdeta ruhun depremi olarak tanımlamak mümkündür. Nitekim travmalar bildiğimiz dünyayı sarmakta yerinden oynatmak da ve hatta darmadağın etmektedir. Ancak tüm bunlara rağmen bakış açımızı adım adım dış dünyaya çevirmeyi başarmalı ve ilerlemeye devam etmeliyiz. Nitekim afet bölgelerinin yeniden inşasında olduğu gibi bizler de kendi ruh dünyamızı yeniden inşa etmekle mükellefiz. Sadece kaybettiklerimize, yaşadığımız sarsıcı olaylara ve buhrana zihnimizi odaklamak bir nevi kendimizi acıya kenetlenmemiz veya zincirlememiz anlamına gelmektedir. Dalga ne kadar yükselirse üzerindeki geminin de o derece yükselmesi gibi aslında zorluklar ne kadar büyükse onun üzerinde durmayı başaran ve o dalgayı alt eden ruhun da o kadar büyüdüğünü düşünebiliriz. Hayatın bize getirdiği dev dalgaların üzerinde kalabilmeyi başarırsak o zaman o olaylar hiç yaşanmasaydı belki de hiç gerçekleştiremeyeceğimiz bir ruhsal tekâmülün bize hediye edilmiş olabileceği ihtimalini de göz ardı etmeden daima ilerlemek ve her zorluğun ardından bir kolaylık olduğunu söyleyen ayet-i kerimeye (İnşirah, 94/5-6. Ayet) uygun olarak umudumuzu diri tutmak bizim yegâne yolumuz olmalıdır.