DEHÜMANİZASYON
BİR KESİŞME
DİJİTALLEŞME VE CİNSİYETSİZLEŞME
Doç. Dr. Ahmet DAĞ
İnsanın biyolojik ve doğal yönünün en büyük göstergesi, kadın-erkek biçiminde ayrışmış bir cinsiyete sahip olmasıdır. Bu ikici durum; zaman-mekân, gök-yer, iyi-kötü vs. kadar hakikidir. Kadın-erkek birlikteliğine çocuğun dâhil olması, aileyi oluşturur. Aile; dindarlığın, geleneğin ve terbiyenin öğrenildiği bir düzen olarak sağlıklı fertleri dolayısıyla cemiyeti oluşturur. Kapitalizmin aşındırıcı yapısı, sadece aile ve cemiyeti çözmüyor aynı zamanda cinsiyetleri de aşındırmak istiyor. Başta TV ve internet olmak üzere kitle iletişim araçları (dergi, gazete vs.), cinselliği kışkırtıcı bir karaktere sahip. Cinselliği daha da radikal bir sürece taşıyan enformasyon teknolojileri ve alanları (TV, internet, müzik, dizi, sinema vb.), cinsiyetin dönüştürülmesi ve sapkın ilişkilerin teşvik edilmesi yönünde kışkırtıcı, ayartıcı ve propagandist bir düzlemde seyretmektedir. Baudrillard’ın ifade ettiği gibi cinsel bakımından “özgürleştirilerek” radikal uçlara savrulan insan kadın-erkek cinselliğinden kurtulmaya çalışarak ilişki biçimini trans, lezbiyen, gey, nonbinary, queer cinsiyet tipleri arasında sapkın ilişki biçimine dönüştürmektedir.
Özellikle internet algoritmasına dayalı reklam ve içeriklerde sonrasında dizi ve filmlerde kadın-erkek ilişki biçimine değil partnerliğe (kadın-kadın, erkek-erkek) üzerine dayalı cinsel tercihlerin görünürlüğü artmıştır. Başta futbol olmak üzere uluslararası organizasyonlarda bu ilişki biçimlerinin propagandisti ve örgütü olan LGBTQ hareketine tanınan imtiyazlar, bunların küresel şirketler tarafından finanse edilmesi, cinsiyetsizleşmenin politik-ekonomik yönü olduğunu gösterir. Zira cinsiyetsizleşme veya ailesizleşme, tasarrufun yerine sınırsız tüketimi sağlamaya müsait bir zemine sahiptir. Ailede bir veya iki kişinin çalışmasıyla 5-6 kişilik ailenin geçinmesi mümkünken partner (kadın-kadın, erkek-erkek) ilişkisine dayalı birliktelikler, iki kişinin de çalıştığı birbirini geçindirdiği birliktelik türüdür.
Cinsiyetsizleşmenin veya queer hareketlerinin taraftarı olan kesimler veya yapılar, yine nesillerin çoğalmasını, geleneğin ve dinin aktarılmasını sağlayan ailenin gereksizliğini hatta daha ötesi insanlık için zararlı olduğunu dahi iddia etmektedir. İlk olarak yaşanılan mekânın-coğrafyanın, gıdanın, suyun, havanın/iklimin artık insanlara yetmediği dolayısıyla ailenin insan nüfusunu artırıcı bir faktör olarak var olan durumu daha da kötüye götürdüğü söylenmektedir. Cinsiyetsizleşme veya LGBTQ hareketlerinin savunucuları, “eskimiş” olarak gördükleri dinin ve geleneğin; ilerlemenin, özgürlüklerin ve cinsel tercihlerin önünde bir engel olduğu söyleminde bulunurlar. İlerlemenin önünde “engel” olan ailenin yerine partnerliğe dayanan özgürlüğü ve güya ilerlemeciliği sağlayan birlikteliklerin daha doğru olduğu iddia edilir.
Enformasyon teknolojisine ilaveten biyoteknoloji, moleküler biyoloji ve genetik alanında yapılan çalışmalar da ailesizleşmeye ve cinsiyetsizleşmeye destek verici bilimsel arayışlar vardır. Başta klonlama çalışmaları olmak üzere yapay rahim vb. cinsel uzuvlar üretilmeye çalışılması, cinsiyet farklılıklarına son verme çabasını içermektedir. Eşeyli canlıların farklılaşmasını teknolojilerle radikal sürece taşınmak istenmesi, “cinsel özgürleşme” adına kadın-erkek gerçekliğine son vermek anlamına gelen taleptir. Daha yararlı olduğu zannıyla yapılmak istenen şeyler -Baudrillard’ın ifadesiyle- “sapkın karşı-etkileriyle öylesine iç içe girdi ki artık işin içinden çıkmak da imkânsızlaşmaktadır.”
Özellikle filmlerde, dizilerde ve müzik gruplarında (K-pop) “erkeklerin cinsiyetsizleştirilmesi” veya “erkek cinsiyetinin tüketilmesi/azaltılması” söz konusudur. Söz konusu bu platformlarda 14-25 yaşları arasında narin, ince ve güzel görünümlü bir bedene sahip erkekler kadınımsı bir yapıda sunulmaktadır Zira cinsiyetsizleşme politikalarının bir yansıması olarak dizi, film ve müzik gruplarında cinsiyetsizleştimenin propaganda aracı olarak kullanılmasının en büyük saiklerinden biri; imajın, popülerliğin ve tüketimin daha da kışkırtılmasıdır.
Tek cinsiyet talebi, tek toplum veya tek devlet talebiyle eş değerdir. İnsanlığın cinsiyetten “kurtulması”nın onu daha “mutlu” ve “ileri” kılacağını düşünen transgenderist, postgenderist ve queer hareketler, başta insan olmak üzere tüm canlıların durumunu değiştirmek istemektedir. Söz konusu bu teşebbüs; fıtri ve doğal olan canlılık, hayat ve cemiyet düzlemine zarar verecek dejenerasyondur. Böylesi öngörülen “evrimleştirme” ve “farklılaştırma” çabası, neslin ve hayat biçiminin fesadını doğuracak insanlığın parçalanma durumudur. Kadın-erkek ikilemi yani başkalık ve farklılık, bir zenginlik olup evrenin ve hayatın gerçeklikleri olan diğer dualiteleri gibi (yer-gök, zaman-mekân, dünya-ahiret vb.) birbirlerinin tamamlayıcısıdırlar. Zira kadın-erkek düzlemi; fiziksel, bilişsel ve psişik bakımdan çiftleri zenginleştiren bir düzlemdir. Her şeyi dönüştürmeye çalışan bir çağın ruhu ile karşı karşıyayız. Yalnızca insanı değil insanın dışında olan -başta hayvanlar ve bitkileri- her şeyi dönüştürme güdüsü ve ihtirası içinde olan bir uygarlık (!) durumu söz konusu. Bir cinsiyetin başka bir cinsiyete dönüştürme isteği bile belli başlı sorundur. Zira bu müdahaleler insanlığın geri dönemeyeceği bir boyuta girilmesine yol açabilir.
Uygarlaşma veya hümanistleşme adına mananın, hayatın ve ölümün anlamını dönüştürme isteği yeterli görülmemiştir. Mevcut teknolojilerin gücünden faydalanılarak insanın ve insan-dışının (doğa ve çevre) dönüştürülmesi, bir cinsiyetin başka bir cinsiyete dönüştürülmesi amaçlanmaktadır. Böylesi bir dönüştürme düzleminde iyilik-kötülük, erdem-erdemsizlik, adalet-adaletsizlik gibi birçok değer de mevcut doğasını yitirecektir. Ekini bozma teşebbüsünün (Bakara, 2/205) bedeli, çok ağır olacak görünüyor. Zira insan doğasını yitirdiği zaman, aynada görüntüsünü kaybeden veya göremeyen kişinin durumunu yaşayacaktır. Kendi görüntüsünü kaybeden insanın durumu trajiktir. Burada mevzu, erkeğin veya kadının nesneleştirilerek onlara olduğundan farklı bir cinsiyet tayin edilebileceğini ifade etmek, kadının veya erkeğin nesneleştirmektir. Erkeğin kadınlaştırılması, kadının erkekleştirilmesi çabaları, insan özü üzerinde olan bir dayatma yani müstebitliktir. Nitekim What is a Woman?/Kadın Nedir? adlı belgesel filmde, cinsiyet değiştirenlerin psikolojik acılarının ve nasıl dönülmez bir yola girdiğine de değinilir.
Cinsiyetsizleşme ve LGBTQ söylem ve hareketleri, 14-25’li yaşları hedef almaktadır. Bu yaş aralığının hedef kitlesi olmasının nedeni, bu dönemdeki insanların farklı olma ve kendini gerçekleştirme isteğidir. Aristoteles’in dediği gibi bu yaşlarda hazlarının ve duygularının peşinde olan kişilerin yine sonraki süreçlerde neler yaşayacaklarını göz önünde bulundurmayacak durumda olmalarıdır. Cinsellik, biyolojik bir durum veya gerçeklik olup mevcut gerçekliği reddederek farklı bir cinsel kimlik edinme çabası fantazyadır. Kişinin iç dünyasında cinsiyetsizliği idealize etmesi veya fantastik bir kurgu peşinde olması, insan için sıkıntı doğuracak bir zemindir. Gerçeklikten koparılmış idealistlik ve fantazyaların kendisine en uygun bulacağı zemin enformasyon teknolojisidir. Reklamlar, diziler, filmler ve internetin diğer içeriklerinde cinsiyetsizleşmenin meşrulaştırıldığı hatta dayatıldığı düzlemde maruz kalınan bir enformasyon karşısında korunma dinamikleri ve siperleri oluşturmak zorundayız. Hele ki bunlara yapay zekânın yani algoritmanın âdeta dayattığı bu tür içeriklerin zemini olan interneti en çok kullanan nesillerin maruz kalması söz konusu riskleri daha da artırmaktadır.
Egsiztanyalist/varoluşçu felsefenin “İnsan kendi özünü belirler.” ifadesini âdeta mottalaştıran queer teori ve LGBT savunucuları, insanın doğuştan biyolojik cinsiyetinin olmadığını kendi cinsiyetini kendisinin belirleyebileceğini ifade etmektedirler. Biyolojik cinsiyetin dayatma olduğunu söyleyerek onun yerine tercih ve özgürlüğe dayalı bir cinsiyet kabulünü teklife açarak yeni nesillerdeki “özgürlük” ve “iradilik” söylemlerinden istifade etmek istemektedirler. Özgürlük adına “marjinal” ve “haz” içeren şeylerin peşinde olmak, cinsel farklılıklarının eritilmesi yani yapay fıtrata mahkûm olmaktır.
İnsanın metafizik düşünüş biçiminden kopuşuyla birlikte mekanik düşüş biçiminin tek gerçeklik olduğu tezi, insanı dogmatikliğe itti. Önce makineleşme, daha sonra yeni teknolojiler ve sibernetik uygulamalar, yeni ve marjinal bir antropolojik yaklaşımın ortaya çıkmasını sağladı. Sibernetik, nano-teknolojik ve enformatik teknolojilerin sınırsızlık ve belirsizlik içeren yapısı, cinsel belirsizliği yani androjenliği (erkek mi-kadın mı) doğurdu. Söz konusu bu androjenlik, toplumsal belirsizlikleri ve anomiyi ortaya çıkardı.
Sanallaşmanın meydana getirdiği yabancılaşma, yeni teknolojilerle daha radikal biçimde iç seviyeye taşınmaktadır. İnsanımsı varlık (cyborg, android ve humanoid) arayışı kendine dair tuhaf bir memnuniyetsizliği ifade ederken insan aklı karşısında yapay aklın başarısına ümit bağlamak, insanın kendi aklına karşı yetersizlik duygusu içerisinde olduğunu gösterir. İnsanlığın kendi zekâsının yetersiz olduğunu ve organik bedenin yerine protez veya biyonik beden düşünmesi düzlemi, cinsellik modelinin de cinsiyetsiz olması düzlemiyle eş değerdir. Nitekim Baudrillard, böylesi bir modeli biyolojik süreç olarak olmasa da simgesel olarak transseksüellik olarak görür. Yapay ve dezonformatif bir yazgıyı talep etmek, insanın kötü bir eşiğe doğru savrulmasıdır.
Böylesi bir savrulma içerisine girilmiş olan düzlemde başta yazılı ve görsel medya olarak internet, dizi, film ve müziklerde yüksek düzeyde transgenderizm, postgenderizm, cinsiyetsizleşme veya queer propagandaları söz konusudur. Bu propogandaların olduğu düzlemde özgürlüğün, tercih veya irade olmayıp hazzın, tüketimin, insan neslini azaltmanın esas amacı olarak görüldüğünün farkında olmalıyız. Böylesi bir düzlemin içinde olduğunun farkında olmak insanlığı cinsiyetsizlik girdabından kurtarabilir. “Cinsel özgürleşme veya tercih” söylemleri, kendisine uygun ortam olarak dijital ortamı bulmaktadır. Zira dijital ortamın “sanal”, “belirsiz”, “ölçüsüz” ve “sınırsız” bir yapısının olması cinsiyetsizleşmenin bu ortamda varlık bulmasını sağlamaktadır. Hem imgelemde hem dijital zeminlerde -ekseriyetle erkeğin kadınlaştırıldığı, cinsiyetlerin birbirine dönüştürülmenin normal ve gerekli olduğu bir düzlem bulunmaktadır. Dijital zeminler veya internet vazgeçilmez bir zemin hâline gelmiştir. Cinsiyetsizleşmeye dair anlatımlar kendisine dijital zeminlerde yer bulmaktadır. Dijitalleşme ile cinsiyetsizleşmenin kesiştiği bir durumda bize düşen görev; hem doğal cinsiyetlerin hem de hakiki hayat biçiminin varlığını devam ettirmemiz gerektiği üzerinde düşünmek ve bu konuda öneriler sunmak olmalıdır.