DEĞİŞEN DÜNYADA AİLE
TEHDİTLER VE TEDBİRLER

Prof. Dr. Emine ÖĞÜK
Tokat Gaziosmanpaşa Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi


İlk insandan günümüze gelinceye kadar toplumun kültüründe, yaşam biçiminde, sosyal ilişkilerinde, örf, âdet ve geleneklerinde nesilden nesile değişen, gelişen ve yenilenen pek çok süreç yaşanmıştır. Değişim süreçleri her dönemde olmakla birlikte günümüzde bu yönde çok daha hızlı bir akışın olduğu gözlemlenmektedir. Yapay zekânın hız kazanması, sosyal medyanın etkisi ve internet ağının dünyanın her yerine yayılmasıyla kitleler arası mesafe azalmış ve toplumlarda çok daha hızlı ve değişken bir sürecin yaşanması kaçınılmaz hâle gelmiştir. Bu değişimin pek çok alanda etkileri olmakla birlikte özellikle aile üzerindeki tesirleri toplumda yaşayan herkesi yakından ilgilendirmektedir.
Yakın dönemde insan anlayışında meydana gelen çeşitli değişimler, aile hayatını da derinden etkilemiştir. Bu çerçevede insan hakları, kadın ve çocuk hakları, engelli hakları gibi kavramlar eşliğinde “hak” konusu ön plana çıkarılmıştır. Bu noktada, üstün görülen insanın hangi insan olduğu sorusunun cevabını da aramak gerekir. Zira el üstünde tutulan insan, dünyadaki mevcut bütün insanlar değildir. Yine insan sevgisi, bütün insanlığı kuşatıcı bir niteleme olmak yerine sınıf, ırk, dil ve din gibi özelliklere dayandırılmıştır. Bu durum modern düşünceye ait insan anlayışının oldukça indirgemeci bir karakter arz ettiğini göstermektedir. Aksi hâlde dünyanın çeşitli bölgelerinde dışlanan, sömürgeleştirilen, köleleştirilen insanlar ve onlara büyük acılar yaşatan savaş ve katliamlar söz konusu olmazdı. (Cafer Sadık Yaran, Modernitenin İnsan Sevgisine Etkileri, Türkiye Diyanet Vakfı Yayınları, Ankara 2007, s. 154; Fromm, Erich, Sevme Sanatı, çev. Nermin Tunç, Kibele Yayınları, İstanbul 1996, s.15.) Bu durum da göstermektedir ki modern dünya anlayışına sahip olduklarını iddia eden bir kısım topluluklar, bütün insanlığı yüceltmek yerine, onları “biz” ve “ötekiler” şeklinde ikiye ayırdıktan sonra sadece kendilerinden olanlara bir değer atfetmiş, bunu yaparken “öteki” olarak kabul ettikleri insanları dışlayıp hor görerek onları küçültecek kararlara imza atmaktan da geri kalmamışlardır. Dolayısıyla bu dönemde insanın değerinde bir artış olmadığı gibi tüketim kültürü ve bireyselleşmenin de etkisiyle fertler dışlanmaya ve yalnızlaşmaya mahkûm hâle gelmiştir.
Temeli vahye, dinî ve ahlaki ilkelere değil akıl, bilim, deney ve gözlem, rasyonellik gibi temellere dayanan modernizm düşüncesi vahye dayalı bir hayat tarzını benimsemediği için aile kurumu da sadece bireysel çıkar, haz ve gereksinimlerin karşılanması ve biyolojik ihtiyaçların giderilmesi amacına matuf olarak kurulur hâle gelmiştir. Bu dönemdeki ailelerle geleneksel aile modelleri arasında ciddi farklılıklar olmuş, geleneksel yapıda mevcut olan iki kuşak ebeveyn ve çocuklardan oluşan geniş veya çekirdek aile modellerine alternatif olarak yeni dönemde, tek ebeveynli aile, karma aile, eş cinsel aile, LGBT aile gibi aile formları literatüre girmeye başlamıştır. (Bzostek, Sh ve Beck, “Ailevi İstikrarsızlık ve Küçük Çocukların Gelişimi”, Evlilik ve Aile Dergisi 2011, 73/1, s. 282-298.) Bazı kesimler tarafından geleneksel norm ve rollere meydan okuyan aile anlayışlarının teşvik edildiği dikkat çekmiştir. Bu süreç, aile yapıları üzerinde çeşitli kırılmaları, çözülmeleri ve tahribatları beraberinde getirmiştir. Bu süreçten ailedeki her birey gibi yaşlılar da etkilenmiş, son dönemde yaşlıların yaşam alanları arasında huzurevlerinin payı önemli bir yer tutmuştur. (Ramazan Altıntaş, “Modernitenin İslam Ailesi Üzerindeki Etkisi”, Mehir Dergisi 1997, s. 7.) Bütün bu aile modelleri, insanın özüne yabancılaştığının göstergesidir. İnsan gerçek kimliğinden uzaklaşınca ona yanlış ve batıl yolların kapısı açılmaya başlamıştır.
Son dönemde toplumlarda dinî değerlerin etkisinin zayıflamasıyla birlikte sanat, şiir gibi ruha etki eden ahlaki, estetik değerler de önemsiz hâle gelmiştir. (Tuncay İmamoğlu, Modern Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri, Çizgi Kitabevi Yayınları, Konya 2022, s. 76-77; Sait Kar, “Modernizm Aşk ve Mahremiyet İlişkisi”, Din, Gelenek ve Ahlak Bağlamında Mahremiyet Algıları Sempozyumu [27-29 Mart 2015], Samsun 2016, s. 80-81.) Sınırları dinî değerlere bağlı olarak çizilen mahremiyet bilincinde özgürlüğü kısıtladığı gerekçesiyle zayıflamalar olmuş, (Sait Kar, “Modernizm Aşk ve Mahremiyet İlişkisi”, Din, Gelenek ve Ahlak Bağlamında Mahremiyet Algıları Sempozyumu [27-29 Mart 2015], Samsun 2016, s. 82; Mazhar Bağlı, Modern Bilinç ve Mahremiyet, Yarın Yayınları, İstanbul 2011, s. 185, 198-199.) özgürlük adına sınırlar ihlal edilir hâle gelmiştir. Sevgi ve aşk gibi aileyi birbirine bağlayan kavramlarda da tahribatlar oluşmuş, derin ve samimi bir duygu olan aşk kavramı, medyadaki bazı programların da etkisiyle karşı cinse karşı hissedilen beşerî hazlara indirgenmiştir. (Mustafa İsmet Uzun, “Edebiyat, Kültür ve Sanatta Aşk”, Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, c. 4, TDV Yayınları, İstanbul 1991, s. 20; Mazhar Bağlı, Modern Bilinç ve Mahremiyet, Yarın Yayınları, İstanbul 2011, s. 314.) Aile kurumu bu yönelimlerden büyük zarar görmüştür. Dağılıp parçalanan aile oranlarındaki artışın nedenleri arasında dinin teşvik ettiği mahremiyet sınırlarına riayet edilmemesi, sosyal medyada müstehcen içeriklerin üretilerek topluma servis edilmesi, eşlerin birbirine sadakatsizlik göstermesi gibi tesirlerden de bahsetmek mümkündür. (Boşanma İstatistikleri, Başbakanlık DİE Yayını, Ankara 1981, s. 1.)
Modernite tarafından empoze edilen bireyselleşmenin aile içi ilişkilere de yansımaları olmuştur. Ailelerde istişare kültürü zayıflamış, evlilik dâhil çeşitli kararların alınması sürecinde kişisel tercih ve menfaatler ön plana çıkmıştır. (Hamdi Gündoğar, “Müslüman Kimliğine Yönelen İki Tehdit: Deizm ve Sekülerizm”, Journal Of Analytic Divinity International Refereed Journal, 4/ 2 [Aralık 2020], s. 252.) Metafizik değerler yerine sadece hazların tatminini esas alan bir kişinin gerçek sevgiden nasipdar olması mümkün değildir. Aile içi istişare, önemli kararların alınması süreçlerinde oldukça önemlidir. Büyüklerin tecrübelerinden faydalanmak, deneyimleyerek öğrenmenin zor olduğu pek çok alanda mevcut birikimden istifade etme imkânı sunmaktadır.
Günümüzde aile üzerindeki baskılardan biri de sosyal medyanın tesiri ile aile bireylerinde dikkat çeken özenti duygusudur. Çevrenin etkisi bunun dozajını artırmakta, hayat standartları farklı olan bazı insanların içinde bulunduğu şartları dikkate almaksızın başkasında gördüklerine sahip olmayı istemesi ailenin diğer fertleri üzerinde baskı meydana getirmekte, bu durum da çatışmaların zeminini oluşturmaktadır. Özellikle bazı dizi ve filmler yoluyla aile yapılarına zarar verici nitelikteki yabancı kültür unsurlarının etkilerinden de bahsetmek gerekir. (Ramazan Altıntaş, “Modernitenin İslam Ailesi Üzerindeki Etkisi”, Mehir Dergisi [Kış 1997], s. 6.) Sosyal medya ve çevre baskısı insanları “-mış gibi yaşamak, başkası hakkımızda ne düşünür, acaba bizi nasıl anlar?” türünden sorgulamalarla başkalarının beklentilerine uygun bir hayat yaşamaya mahkûm etmektedir.
Günümüz toplumlarında ailenin karşı karşıya kaldığı ve yukarıda ana hatlarıyla özetlediğimiz pek çok problemin kaynağında yatan asıl sorun “insana bakış” meselesidir. İnsanın insana değer vermemesi, saygı duymaması, onu yok sayması, hor ve hakir görmesi ilişkilere de yansımaktadır. Yaratılışı, cinsiyeti ve mensubiyeti Yaradan tarafından belirlenen insan, değerini de Allah’tan almaktadır. Dolayısıyla insanların, Allah tarafından takdir edilmiş olan bu değeri muhafaza etmeleri yeterlidir.
İslam öğretisinde Yaradan’a karşı duyulan sevgi, yaratılmış olan her şeye duyulan sevgiye kaynaklık etmektedir. Günümüzde ailenin karşı karşıya kaldığı problemlerle başa çıkabilmesi ve kuruluş gerekçesinde ifade edilen huzura erişebilmesi için aile bireylerinin doğasında mevcut olan samimi sevgi, merhamet, sabır, şükür gibi temel değerleri koruyarak işlevsel hâle getirmesi gerekir. Yaratılanı Yaradan’dan ötürü sevme bilincine sahip olan kişi sevgisini maddi olana indirgemez, bedenleri değil ruhları sever. (Andre Sponville Comte, Büyük Erdemler Risalesi, çev. Işık Ergüden, İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları, İstanbul 2004, s. 296.) Bu kişi din, dil, ırk ve benzeri özellikleri nedeniyle insanları ayırmaz. İnsana sadece Allah’ın yarattığı bir varlık olduğu için değer verir. Derecelendirmeyi ırk, cinsiyet ve renk gibi Allah tarafından belirlenmiş olan özellikler üzerinden değil ehliyet ve liyakat gibi çalışıp çabalamakla elde edilen imkânlar üzerinden yapar. Bu sayede elde etmek için gerekli olan gayret ve çabayı gösteren herkes bu olanaklara sahip olur. Zira bunlar doğuştan getirilen imtiyazlar değil sonradan emek verilerek elde edilebilecek olan imkânlardır. Dolayısıyla insanlar kendi iradeleri dışında gerçekleşenlere değil hak ettiklerine layık olurlar. Bu tavır, toplumsal adaleti de peşinden sürükler.
Günümüz toplumunun bir gerçeği olan çok hızlı akış içerisinde İslam dairesinde insanca yaşamaya devam edebilmek zorlaşmıştır. Günümüz toplumunda yaşarken insanların karşı karşıya kaldığı pek çok sorun, zeminde kaymalar meydana getirerek tahribe yönelik baskılar oluşturmakta ve aile hayatı, günümüzde pek çok problemle yüzleşmek zorunda kalmaktadır. Modern aile yapısındaki karışıklıklar dikkate alınarak ailedeki tüm üyelerin sağlıklı ve müreffeh bir yapıya kavuşmaları ve aile içi dayanıklılığın artması için politika yapıcılara ve devletin ilgili birimlerine sorumluluklar düşmektedir. Ancak diğer taraftan herkesi yakından ilgilendiren bu problem yumağını çözümlemek için herkese görevler düştüğünü hatırlamak, isabetli olan yolu tespit ve takip etme sürecinde İslami olanın insani olanla uyumlu ve barışık olduğu gerçeğini unutmamak ve dinimizin öğütlediği insani ilkelerden taviz vermemek gerekir.
İnsan için vazgeçilmez yaşam kaynağı olan mutluluk ve huzur, koruyucu, destekleyici, paylaşıma ve dayanışmaya imkân sunan güzel bir aile ortamında elde edilir. Birbirlerini sadece ihtiyaçlarını karşılayabilecekleri bir nesne olarak değil de Allah’ın bir emaneti olarak gören eşler, daha huzurlu birliktelikler inşa etme imkânına sahip olurlar. Aile bağlarını güçlendiren empati, hoşgörü, bağışlama, sabır, şükür, samimiyet, vefa, güven, saygı, sadakat, cömertlik gibi değerleri yeşertmek için gayret gösterirler. Muhataba yüklenen anlam bu noktada oldukça belirleyici olmaktadır.
Eşlerin birbirlerine sevgi, saygı, hoşgörü beslemedikleri bir aile birliğini ayakta tutmaları çok zordur. Sevgi ve merhamet gibi duygular büyüyüp çoğalma ve başkalarına taşma potansiyeline sahiptir. Sevgi diline sahip olan bir kişi aynı zamanda ailesinin diğer üyelerine bu duyguyu taşırmakta, severken aynı zamanda sevgiyi başkalarına da öğretmektedir. Sevginin zıddı olan nefret duygusu da benzer bir özelliğe sahip olduğu için insanlarla iletişim esnasında hangi dili kullandığımız sorusu daha da bir önem kazanmaktadır.