DEĞERLER SEMBOLÜ: MİRAÇ

Ali Necip ERDOĞAN

Göğe yükselme anlamına gelen miraç, dinî literatürümüzde iki aşamadan oluşuyor: İlki, gece yürüyüşü anlamına gelen “isra” yani Efendimizin (s.a.s.) “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya” seyahati, ikincisi de Mescid-i Aksa’dan göğe yükselmesi. Miraç, yükselmek anlamına gelen “uruç” fiilinin ism-i aleti yani yükselmeyi sağlayan araç. Gece yürüyüşünün açık bir biçimde geçtiği ayet ise İsra suresinin 1. ayeti, “Bir gece, kendisine bazı ayetlerimizi gösterelim diye kulunu Mescid-i Haram’dan çevresini mübarek kıldığımız Mescid-i Aksa’ya götüren Allah, eksikliklerden münezzehtir. O, gerçekten her şeyi işitmekte ve görmektedir.”

İslam âlimleri, isra ve miraç hadisesini bütün unsurlarıyla enine boyuna tartışmışlar ve kapsamlı bir külliyat oluşturmuşlardır. Ayette geçen her kelimenin anlamını ve Kur’an-ı Kerim’deki diğer ayetlerle ilişkisi, bütün anlam alanları ve çağrışımları ile incelenmiştir. Biz bunlarla birlikte isra ve miraç hadisesine metodolojiden ayrılmadan ve günümüzün bakış açısıyla, değerleri hatırlatıcı ve tasdik edici etkisi bakımından aklın oluşturduğu alan ile inancın oluşturduğu alan üzerinden bakmaya gayret edeceğiz.

İnsan, akıllı bir varlıktır; buna şüphe yok ancak günümüzde aklını ne kadar kullandığına bakıldığında öncelikle aklının “birikimli bir aklın” var ettiği dünyada şekillendiği ve aklını bu birikimin üzerinde hareket edecek şekilde kullandığı görülecektir. Yani içinde yaşadığımız dönemde kişinin kendi aklı, birikerek çoğalmış bir aklın üstünde işlevseldir, faaldir. Eğitim öğretim sistemi, bu birikimi öğretmek ve kişinin aklını eğitmek üzere konumlanmıştır. Dolayısıyla kişi, tanımlanmış bir alanda (aklın alanı) kendi aklını kullanmak üzere faaldir. İnsanlık, aynı zamanda aklın alanının dışında (kültürel dinamiklerle birlikte) ve vahiy merkezli bir inanç alanı inşa etmiştir. İnanç alanı, ilahi müdahaleyle inşa edilmiş bir alandır. Tarihsel süreç bu iki alanın birbiriyle ilişkisi üzerinde var olmuş gözükmektedir. İnanç, aklı şekillendirirken, akıl da inancı şekillendirmiştir.

Aklın alanıyla inancın alanı bazen birbirini dışlayan bazen de birbiriyle kesişen alanlar inşa eder. Matematiksel olarak ifade edersek iki kümenin kesişimidir. A kümesi (aklın alanı) İ kümesiyle (inancın alanı) kesişir ve kesişim alanında çatışma yoktur. A’da olup İ’de olmayanlar (ya da tam tersi) çatışma alanıdır. Akıl ile inanç bu çatışma alanında uzlaşmayan durumlar barındırır ve tarihsel süreç içinde çatışmanın (A’da olup İ’de olmayanın İ’de kabul görmesiyle) uzlaşmaya dönüştüğü olmuştur, o zaman başlangıçta çatışma hâlinde olanlar süreç içinde kesişim alanına girerek uzlaşmaya evrilebilmektedir.

İnsanlık, akıl ile inanç arasındaki çatışmaları uzlaşma alanına çekerek kesişen bu iki alanın (aslında) çakışan iki alan olmasını sağlamaya çalışmaktadır. Akıl da inanç da ahlakın üzerine inşa edilir. Yani temeli ahlak oluşturur ve inşa süreci ahlakın üzerinde işlevsellik kazanır. Ahlak, işletim sistemi gibidir; akıl da ahlak da bu işletim sistemini kullanarak çalışır.

İnanç alanı değer üretir, akıl alanı da değer üretir. İster tabii hukuk olsun ister pozitif hukuk olsun şu anda tüm dünyada mer’i olan hukuk sistemlerinin kaynağı inanç sistemleridir. Çünkü değerler insanların gündemine ve kullanımına inanç üzerinden girmiştir. Çağa ve zamana göre değişmeyen kavramlar değer olarak kabul görürler. Süreç içinde akıl, inanç üzerinden kabul ve onay gören değerleri nihai ve mükemmel hâle getirmede etkili olmuştur. Hatta akıl, asıl fail konumundadır. Dolayısıyla aklın faal oluşu değerlerin ortaya çıkışı ve kullanılışıyla mümkün olmuştur. Eğer değerler sistemi oluşmazsa akıl hiçbir işe yaramayacaktır. Fakat değerler sisteminin ortaya çıkmasına da akıl, “ortaya çıkarıcı” bir etki yapmıştır. Bunu belki de ilk ve en etkili şekilde Habil ile Kabil’in pozisyonlarında görebiliyoruz. Habil, en güzel hayvanları seçerek sunağa getirmiştir. Kabil ise, topraktan elde ettiği ürünlerin en işe yaramaz olanlarını getirmiştir. Sonuç olarak Habil’in sundukları kabul edilmiş, Kabil’in sundukları kabul edilmemiştir. Burada değer kavramıyla açıkça karşı karşıya geliyoruz. İyi ve güzel (kaliteli) olanların sunulması bir değer üretmiş ve bu değer, sunulanların Allah (c.c.) tarafından kabulüyle geçerlilik kazanmıştır. Artık birine bir şey ikram etmek gerektiğinde iyi ve güzel olanı ikram etmek gerekecektir. Kötü, çürük çarık olanları ikram etmek, ikram edeni değersizleştirecektir. Sunağa getirilen ürünlerin değeri, ürünü getirenin değerini belirler. Demek ki kişi, kendi değerini belirler. Bu da bizi değeri onaylayana iletir. Çünkü sunulan ürünlerin değeri yüce Allah (c.c.) tarafından kabul edilerek belirlenmiştir. Bu da inancın en temel unsurunun ortaya çıkmasına vesile olmuştur. Değer, yönelen ile yönelinen arasında yönelenin (Habil) iyi ve güzel olanı sunmasıyla değer var edilir. Tam da burada sayısal (nicelik) alana girmiş oluyoruz, çünkü ürünlerin iyi ve güzel olduğunu (nitelik) o ürünleri üreten bilmekte ve seçmektedir, meselenin bu kısmı hayati önemdedir. Yönelinenin (yüce Allah) sunulan ürünleri kabul etmesiyle değer geçerlilik kazanmaktadır. Nicelik (matematik) ile nitelik (fizik) değer üreten iki önemli hat olarak belirmiştir. Nicelik ve nitelik sayılabilir ve ölçülebilir olanı ifade eder yani kıstas (ölçüt) koyar. Dolayısıyla bu da değerin ortaya çıkması için yeterlidir. Çünkü bir şey sayılamıyor ve ölçülemiyorsa onun değeri ifade edilemez, anlaşılamaz.

Bu uzun açıklama isra ve miraç hadisesinin değerleri hatırlatma işlevine yakından bakmak içindir. Çünkü isra ve miraç birbirini tamamlayan, değerleri hem yeniden üreten bir işleve sahiptir hem de oluşan değerlerin yüce Yaradan tarafından onaylanması demektir. Değerin üretilebilmesi için aklı aşan yanına vurgu yapmak gerekmektedir. Değer, çağa ve zamana göre değişmeyen kavramları ifade eder. Yukarıda Habil ve Kabil üzerinden anlatıldığı üzere değerin insan tarafından bulunması (üretilmesi) ve yüce Yaradan tarafından onaylanmasıyla gerekir ki kabul görüp geçerlilik kazansın. Yani yeryüzü pratiklerinin aşkın (müteal) olan pratiklerle onaylanması gerekir ki akıl, varlığını devam ettirebilsin, aynı şekilde inancın da akla yatkın hâle gelerek aklı dışlamasının önüne geçilsin. Çünkü aklı olmayanın imanı kabul edilmez. Demek ki inanç aklı doğurup biçimlendirirken akıl, inancı yükseltir. Bu nedenle inancın akıl dışı bir etkinlik olduğu sonucuna varamayız. Aklın inancı dışlama gücü yoktur. Sanki aklın böyle bir gücü varmış gibi bir yanılsamaya kapılanlar (aklın böyle bir etkisi kesinlikle vardır ve kibre kadar götürür) önünde sonunda yine bir inanç inşa ettikleri gerçeğiyle karşılaşmışlardır. Bu döngünün sebebi aklın, inanç tarafından inşa edildiğini hemencecik unutmuş olmasıdır. Kendisini inşa edeni yok saymak, onu çürütmeye çalışmak zorunlu olarak inanç inşa eder. Edebiyatta ve sinemada olağanüstü (akla aykırı) yetenekleri olan karakterler inşa etmek, mevcut sınırlarına dayanan aklın sınırlarını olağanüstüyü (akla aykırı olanı) kullanarak aklın alanını genişletmeye çalışmasıdır. Aklın sınırlarını akılla zorlamak değildir bu, aklın sınırlarını akıl dışı olanla zorlamaktır, yani inancın alanıyla çünkü aklın alanı mevcut sınırlarını aşmak için başka bir yol bulamamaktadır, o yüzden inancın alanına başvurarak aklın alanını genişletmeye çalışmaktadır.

Öncelikle ve hemen belirtmek gerekir ki vahiy alan bir peygamberin “Mescid-i Haram’dan Mescid-i Aksa’ya” seyahat ettiğini söylemesi, vahye inananların seyahate de inanmalarını gerektirir. Vahiy, aklın alanının dışındadır; isra ve miraç hadisesi de aklın alanının dışındadır. Vahiy için belki şöyle söylenebilir, ilham her insana gelmektedir fakat vahiy sadece seçilmiş olana (peygambere) gelir. Her insan, vahyi, ilhama nispeten anlayabilir anlamlandırabilir. Fakat isra ve miraç her insanın kapasitesini ve pratiğini aşan bir fiildir, dolayısıyla her insan isra ve miraç için delil arayabilir. Bu yüzden miracın fiziken cereyan ettiğini söyleyenler ve kabul edenler olduğu gibi onun içsel bir yolculuk olduğunu söyleyenler de vardır. İnsan, kapasitesini ve pratiğini aşan bir fiil, aklın o ana kadar ki inşa ettiği fiilleri daha ileriye götürebilmenin bir yolu bir imkânı olarak var olacaktır. Zira İsra suresi 1.ayette, “…ayetlerimizden bir kısmını göstermek için…” denilmektedir. “Ayetlerin bir kısmını görmenin” gören Efendimizin (s.a.s.) aklını (dolayısıyla pratiklerini) inancın alanıyla genişleterek inancın akla yapacağı katkıları ima ve işaret etmekte olduğu söylenebilir. Yani “ayetlerden bir kısmını görerek” o ana kadar teşekkül eden aklın, daha da genişletilerek işlevselliğinin ve etkisinin artırılması amaçlanmış gibidir. Çünkü sonrasına baktığımızda bu aklın (özellikle 8. yy ile 12. yy arası) tüm dünyayı derinden etkilediği görülmektedir ve hâlâ da etkilemeye devam etmektedir/edecektir.

İsra, gece yürüyüşünün aynı zamanda geçici olanla kalıcı olan arasında kurulan bağı ifade ettiği söylenebilir. İnsanlığın var ettiği değerlerin yüce Allah (c.c.) tarafından onaylanması gerekir, ancak bu şekilde onaylanan bir değer kabul görür ve geçerlilik kazanır. Aslında bütün değerlerin kaynağı yüce Allah’tır, bu değerleri insanlığa hem bildirmiş hem de insanlığın keşfetmesini sağlamıştır. Geçici olan (dünya hayatı) ile kalıcı olan (ahiret hayatı) arasında bağ kurmayı sağlayan bu “değer” mekanizması, Efendimizin isra hadisesiyle vurgulanmış, altı çizilmiş ve onaylanmıştır.

Geçici olan dünya hayatı yaşayan tüm insanlar tarafından tecrübe edilerek bilinen gerçekliktir. Dünya hayatının geçici olmadığını ileri sürmek akılla bağdaşmaz. Yaşayan herkes bilir ki ölüm var. Kişinin kendisi yaşlanmakta olduğunu biliyor ve etrafındaki diğer insanların yaşlanma ya da kaza nedeniyle öldüğünü görüyor. Akıl, dünya üzerindeki (hatta evrendeki) mevcut enstrümanları kullanarak ölümsüzlüğe ulaşamamış. O zaman ölüm üzerinden dünya hayatının sonrasının olup olmadığına dair bilgiye ihtiyacı var. İsra ve miraç hadisesi bir nevi ölmeden öte dünyaya gitme pratiği gibidir ve oradan hem oranın varlığıyla hem de geçici olan dünya hayatının kalıcı olan ebedî yurdu nasıl (hangi değerler üzerinden) inşa edeceği bilgisi getirilmiş olur ve mevcut yeryüzü pratiklerinin onaylanan yanları ile onaylanmayan yanları gösterilmiş olur.

Geçici olanla kalıcı olanın mütekabiliyeti bu şekilde sağlanarak yeryüzü hayatının ahiret hayatını inşa edecek şekilde imar edilmesi gerçekleşmiş olur. Demek ki isra ve miraç hadisesi, mevcut aklın inşa ettiği değerler sistemini (önceki peygamberleri ve onları ahkâmlarını) hatırlatarak değer üreten bir işlevi yerine getirmiş ayrıca aklın alanını genişlemesini sağlamıştır.