DEDEMİN OYUNCAKLARI
Sema DEMİR
Anadolu’nun ücra bir köyünde yine böyle karlı bir gecede dünyaya gözlerini açmış dedem. Taşdelen ailesinin dördüncü evladı, annesinin göz bebeği, babasının duası, üç güzel kız çocuğunun yeni oyun arkadaşı. Annesinin yeşil gözlerini, babasının siyah gür saçlarını miras almış, beyaz teniyle ay parçası gibi bir çocuk. Mustafa koymuşlar adını, Mustafa Taşdelen…
O günlerde köy ahalisi, akşam namazından sonra kahvede toplanır, ajansı dinlermiş. Dünyanın yeni bir savaşa sürüklendiği, insanların geceleri yastığa başını tedirgin koyduğu, yoksulluğun köyleri kırıp geçirdiği yıllarmış. İnsanlar daha I. Dünya Savaşı’nın yaralarını saramadan, adını sanını yeni duydukları koca koca adamlar, büyük devlet başkanları, ülkelerini yeni bir savaşın eşiğine getirmişler. Anne babalar çocukluk hatıralarından, ihtiyarlar bitip tükenmek bilmeyen askerliklerinden, nineler genç yaşta şehit verdikleri erlerinden bilirmiş savaşın karanlık yüzünü. Anadolu toprakları için henüz bir tehlike yokmuş ufukta ama savaş sadece topla tüfekle değilmiş artık. İnsanoğlunun asıl savaşı topraklaymış. Kıtlık kapıya dayanmış, toprak insanoğluna hırçın yüzünü göstermiş, bulutlar bütün bereketini toplayıp gitmiş. Dağda biten ottan, karabuğdaydan, biraz yağdan, denk getirip ilçeden bulabilirse biraz şekerden aş kaynatan gelinler, ev halkını doyurmak için canhıraş uğraş veriyor, babalar iş umuduyla büyük şehirlerin yolunu tutuyormuş.
Yıllar birbirini kovalamış. Savaş geride kalmış ama ardında derin bir acı, insanları keder içinde bırakan bir yoksulluk bırakmış. Mustafa dedemin babası taş ustasıymış. İşini beğenenler büyük şehre gitmesini tavsiye etmişler, “Sende bu maharet varken iş tutar, çoluğuna çocuğuna daha iyi bakarsın.” demişler. Toprağından ayrılmak istememiş büyük dedem, dağdan koca kayaları getirir, yeni gelinlere ev, buzağılara ahır yaparmış. O zamanlar küçük bir oğlan çocuğu olan dedem de eline keskiyi alır babasının izinden gidermiş. On yaşına basmadan babasından taş oymanın inceliklerini öğrenmiş. Küçük yaşta cennet kuşu olan ablasının mezarına çiçekli bir şahide kondurmuş. Geçen yaz köye gittiğimizde göstermişti babam. Hiç görmediğim halamın mezarı bu çocuklar, demişti. Dedeniz yapmış bu şahideyi, elleriyle işlemiş şu gonca gülü.
O yılları anlatırken gözleri dolardı dedemin. Taşın kalbi vardır çocuklar, derdi, onu incitmeden damarlarında yol alıp taşa hürmet ettiniz mi elinizde bir hamur gibi şekil alır. Küçücük aklımla gerçekten bir kalbi olduğunu düşünür, bahçede bulduğum taşları kulağıma dayar, kalp atışlarını duymaya çalışırdım. Okumaya da meraklıymış dedem, cami hocasından hem eski yazıyı hem yeni yazıyı öğrenmiş, köy kahvesinde gür sesiyle Hz. Ali Cenklerini okur, koca adamları kendine hayran bırakırmış. Eli de maharetliymiş dedemin, on bir yaşına ayak bastığında artık babasının sağ kolu, küçük bir taş ustasıymış.
Şimdilerde evimizin bereketi, yuvamızın pamuk dedesi olan ihtiyar adamın anılarını dinlemek en büyük zevkimizdi. Fakat her bir anı gözlerimizde yaş, boğazımızda bir yumru olarak kalıyordu. Hatıralarını o kadar canlı yaşıyor ki sanki bir anda o küçük çocuğa dönüşüyor, annesinin dizinde bütün gün yaptıklarını anlatıyordu. Artık iyice yaşlanmıştı. Kimi zaman dalgın dalgın bakar, nerede olduğunu anlamaya çalışır, yıllardır yaşadığı evimizi, eşyaları yadırgardı. Doktorlar alzaymır başlangıcı olduğunu söylediklerinde çok üzülmüştüm. Fakat bu hastalık yakın geçmişi silerken çocukluk anılarına el sürmemiş, onları en ince detaylarına kadar saklamıştı. Biz de geceleri dedemin başına toplanır bize çocukluğunu, gençliğini anlatmasını isterdik. Doktor da onunla konuşmamızın, hayata daha çok karışmasının, zihin egzersizleri yapmasının iyi olacağını söylemişti. Biz de dedemizle oyunlar oynuyor, ona sorular sorarak küçük aklımızda dedemizi iyileştirdiğimi düşünüyorduk. Fakat her yıl dedem hayattan biraz daha kopuyor, içine kapanıyordu. Giderek eski neşesini kaybetmişti. Bana en acı gelen bazen adımı unutup bana farklı isimlerle seslenmesi oluyordu. Dedem bir gün beni tamamen unutursa diye çok korkuyordum.
Karın bütün haşmetiyle şehrin üzerine abandığı bir akşam dedem pencereden bakıp çocuk gibi ağlamaya başladı. “Baba!, Babacığım!” diyerek hıçkırıyor, yeşil damarlı buruşuk ellerini karanlığa doğru uzatıyordu. Babam çalışma odasından koşup geldi, babasına sarıldı, bir sakinleştirici verip bedeni ihtiyar ruhu çocuk adamı yatağına yatırdı. Biz ne olduğunu anlayamamış, dedemizi o hâlde gördüğümüz için üzülmüştük. Pamuk dedem uykuya daldığında salonda toplandık. Anneciğim babama bir yorgunluk kahvesi getirmişti. Babam bir yudum aldı, tıpkı az önce dedemin yaptığı gibi pencereden bakıp yağan kara daldı, bu defa o, babacığım, diye hüzünlenmiş, gözlerinde iri damlalar biriktirmişti. Hepimize bir hüzün çöktü. Babamın dilinden dökülecek kelimeleri bekledik.
Babam küçük kardeşimi yanına oturttu, ben de dizlerinin dibine oturdum. O anlattı biz ağladık. Dedeme mi üzülüyorduk yoksa küçük bir çocuğa mı ayırt edemiyorduk. Babam da ninemden dinlemiş olanları. Dedem on iki yaşındayken yine böyle karlı bir kış günü babasıyla değirmenin yolunu tutmuş. Köylü buğdayının öğütülmesini bekler, bebekler evde aş bekler… Değirmen ise çalışamaz hâldedir. Kar sularından zarar görmüştür. Taş ustası, oğlunu da yanına katıp değirmeni tamir etmeye gider. Bütün gün uğraşırlar. Değirmen çalışır, buğdaylar öğütülmeye başlar. Dedem babasıyla gurur duyar, onun sayesinde kimsecikler aç kalmayacak, küçük çocukların karnı doyacaktır. İşleri uzun sürmüş, güneş çoktan batmıştır. Kar yerini tipiye bırakır. Değirmenci o geceyi değirmende geçirmelerini söyler. Fakat büyük dedem evine dönmek ister. Aklı kızlarındadır. Daha iki yıl önce toprağa verdiği kızından sonra çocuklarına daha bir düşkün olmuştur. Dedemi sarıp sarmalar. Yanına katar. Tekrar yola düşerler. Karda bata çıka yürürlerken fırtına şiddetlenir. Rüzgâr iliklerine kadar işler. Koca yürekli taş ustası bir anda karların üzerine yığılır. Dedem o küçük bedeniyle babasını değirmene kadar taşır. Ancak babasını kurtaramazlar. Yorgun kalbi dayanmadı mı, soğuk mu içine işledi bilinmez. Dedem küçük yaşında yetim kalmıştır. Daha on iki yaşında ailenin bütün yükünü omuzlar. Oyuncaklarla oynayacağı çağda taş taşır, duvar örer.
Annesi de maharetli kadındır, hayvanlarına bakar, süt sağar, peynir yapar. Üç beş kuruşla evlerini ayakta tutmayı başarırlar. Dedemin elleri gözlerimin önüne geldi o anda. Tırnaklarındaki morlukları anımsadım. Babama sordum, dedemin elleri bu yüzden mi öyle kocaman, tırnaklarındaki o morlukların sebebi de taşlar mı? Babam başımı okşadı, evet yavrum, dedi. Bir taş ustasının serveti elleridir. O eller halalarımı büyütmüş, gün geldi bizi de büyüttü. Deden alnının teriyle çalışıp boğazımızdan haram lokma geçirmeden Allah’ın da izniyle bizi bu günlere eriştirdi. Okumamızı çok istedi. Ben ve ağabeyim onun sayesinde üniversiteye gittik. İş güç sahibi olduk. Yuva kurup evlendik, çoluk çocuğa karıştık. Allah onu başımızdan eksik etmesin.
Evimizi bir hüzün bulutu sardı. Dedemin bir zamanlar bir çocuk olduğunu düşünmek, onu o küçük bedeniyle duvar örerken taş keserken hayal etmenin hem eğlenceli hem de içimizi burkan bir yanı vardı. Babamın gözlerinin içine bakıyor, o küçük çocuğu daha çok anlatmasını istiyorduk. Babam kardeşimin elindeki oyuncağa daldı bir süre. Ahşaptan yapılmış bir arabaydı bu. Dedemin el emeğiydi. Son yaptığı şeydi hatta. O oyuncaktan sonra elini alet çantasına götürdüğüne şahit olmamıştık. Üzerine kardeşimin ve benim ismimizin baş harflerini kazımıştı. Birlikte boyamıştık arabamızı. Babam oyuncağı aldı elinde evirdi çevirdi. Biliyor musunuz çocuklar dedi. Dedeniz küçükken de böyle oyuncaklar yaparmış.
Yine gözlerimizi dört açmış babamın güzel sesinden dedemizin çocukluğunu dinlemeye başlamıştık. Dedem ablaları için tahtadan evler yaparmış. Yokluk zamanlarında köy yerinde oyuncak bulmak mümkün değilmiş. Annesi bez bebekler diker, dedem de kız kardeşleri için, oyma beşikler hazırlarmış. Çok severmişler o tahtadan oyuncakları. Küçük yaşında kendi ablalarına ağabeylik yapar olmuş dedem. Onları sevindirmek bu hayatta en mutlu olduğu şeymiş. Bir gün kendi için de bir oyuncak yapmış. Tıpkı bize yaptığı gibi tahtadan bir araba. Üzerine kendi baş harfini kazımış. Arkadaşları çok beğenmiş dedemim yaptığı arabayı. Şehirden çocuğuna plastik araba getiren aileler de varmış o zamanlar. Yine de çocuklar o plastikler yerine dedemin oyuncağına öykünürler babalarından aynısını isterlermiş.
Bir gün köyün bakkalı dedemi çağırmış yanına. Evladım, demiş, sen şu arabanı getir dükkâna koyalım, çoluk çocuk görsün, sipariş edenlere oyuncaklar yaparsın, burası köylük yer, öyle herkes şehre inip çoluk çocuğuna oyuncak alamıyor. Sen de para kazanırsın bu sayede. Dedem o gün elindeki arabayı bakkala bırakmış. Vitrinin en güzel yerinde alıcısını beklemiş o oyuncak araba. Çok geçmeden bakkal, tahta evler, beşikler ve arabalar sipariş etmiş. Dedem akşamları alet çantasını alır başlarmış tahtaları yontmaya. Çıkan her yongada çocukluğunun bir parçasını bırakmış. Gönlünce sevip oynayamadığı oyuncaklar yapmış köyün çocuklarına.