DEDEMİN ANLATTIKLARI
Gülşen ÜNÜVAR
Anlatılana kulak vermekle başlar aslında tüm zenginlikler. Dinlemek, kulağımızın erişebileceği en büyük hazinelerden biridir belki de. Güzeli, iyiyi, yaşanmışı, yaşanmamışı, olmuşu, olmamışı… Hatta muhterem dedemin bu konuda sık sık dile getirdiği bir deyişi de vardı; “Sözün yavanını kulağının ardına at evlat. Sözün hasını ise kulağına küpe yap evlat!”
Elbette bu kadarla kalmazdı bu sözlerin önü arkası. Her özlü konuşmayı bir yaşanmışlık, bir hikâye ya da okkalı bir tecrübeyle noktalardı dedem. Başında şapkası, omzuna attığı ceketi ve elinde tesbihi ile ceviz ağacına yaslanır, bağdaş kurup oturduğu dizlerini ovalaya ovalaya hem konuşur hem ah çekerdi. Neredeyse her tespih tanesine bir ah düşerdi. Bilirdim ki dedem eski günlere özlem duyar, eskiyi arar, eskiye yorardı. Arada bir de içli bir türkü tuttururdu; Gesi bağlarında dolanıyorum/Yitirdim yârimi amman aranıyorum… Türkü bitince başlardı anlatmaya. Eskiden üzüm bağlarıymış buralar. Parmak kadar üzüm taneleri olurmuş asmalarda. “Vallahi tadından yenmezdi.” diye hayretle elini savururdu. Bağ bozumu zamanı konu komşu bir araya gelir, imece usulü çalışırlarmış; bugün bize, yarın size. Toplanan üzümler çuvallara koyulur, çuvalın ağzı sıkıca bağlanır, çizme giymiş güçlü kuvvetli kişiler tarafından çiğnenirmiş. Şıra bir tarafa, posa bir tarafa.
Tüm bunları anlatırken sık sık iç çekerdi dedem; “Ne günlerdi be! Bayram yeri gibi olurdu şu cevizin dibi. Gelene geçene, fakire, fukaraya, uçan kuşa bile yeter de artardı kazanlarda kaynayan nimet. Türkü söyleyenler, masal anlatanlar, taklit yapanlar hiç eksik olmazdı. "Kolay gelsin, bereketli olsun.’ diyen buyururdu soframıza. Yufka ekmeği kıvırır da daldırırdık sahandaki kıvama. Karnını bir güzel doyuran ahali, kazanlardaki pekmezi toprak küplere boşaltırdı. Kurdun kuşun hakkı da gözetilirdi elbette. Kepçe kepçe boşaltılırdı etrafa pekmez; karıncalar, sinekler, böcekler de nasiplensin diyeydi bu nimetten.”
Dedem tüm bunları öyle güzel, öyle içten, öyle özlemle anlatırdı ki onun sözlerini pekmezden daha tatlı bulurdum ben. Pekmeze değil de eskilerde yaşanan komşuluk ilişkilerine, birlik beraberliğe, samimiyete ve berekete olan hasretin vücut bulmuş hâlini görürdüm dedemde.
Sadece bağ bozumu vaktinde böyle değillermiş elbette. Aynı şenlik, aynı yardımlaşma, aynı coşku harman zamanında da benzer şekilde sürer gidermiş. Buğday başaklarının altın sarısı rengine türküler eşlik edermiş; Harmana serdiler sarı samanı/ Hiç bitmiyor Emir Dağı’nın dumanı da dağın dumanı/ Gel otur yanıma benim sevdiğim/ Ayrılık mı olur harman zamanı da yayla zamanı…
Uçsuz bucaksız buğday tarlalarını ve harman yerini bir masal coşkusuyla anlatırdı dedem; “Orakla biçer, dirgenle toplardık. Çapayla eker, sıpayla yığardık. Öbek öbek ekinler, düvenle sürülürdü. Ambarlara doldurulan buğdaylar, bahara kadar yenilirdi. Ot samanı ile ak samanı karıştırır ahırlara yığardık, bu da hayvanların aşı olurdu. Kış boyu onları idare etmeye yeterdi.”
Düven sürme işi hep dedemdeymiş. Öküzleri en iyi dedem zapt edermiş çünkü. Buğday tanelerini saplarından ayırmak öyle kolay iş de değilmiş hani. Defalarca dönmek icap edermiş ekin yığınlarının üzerinde. Memiş Ağa derler bir zat varmış köylerinde. Yorulunca bir iskemle koyarmış düvenin üzerine. Ona oturup öyle dönermiş. Başının üzerinde de gölgelik niyetine şemsiye. Bunu bir çeşit lüks gibi anlatırdı dedem. “Ağa ya elbette iskemleyle dönecek.” derdi demesine ama pek de tasvip etmediği bir davranışmış gibi gelirdi bana. Çektikleri zahmetten dolayı yorgun düşen öküzlere karşı bir çeşit haksızlık duygusu sarıyordu sanırım içini. Bir tarafta sıcağın altında ter döken hayvanlar, diğer tarafta iskemlesinde rahatça oturan ve öküzlere emir yağdıran Memiş Ağa! Merhameti, boyundan çok çok büyüktü benim dedemin.
Neyse, gel zaman git zaman öküzler bir gün Memiş Ağa’yı atıvermiş düvenden aşağı. Ağa bir tarafa, iskemle bir tarafa! Düvenle birlikte, göbelek tutmuş gibi koşarak, haldır haldır uzaklaşmış iki öküz. Harmanlıktan çok uzakta, köyün çıkışındaki pancar tarlasında bulmuşlar zavallı hayvanları. Güneşin en tepede olduğu öğle vakti vuku bulmuş bu olay. E tabii, bu kadar eziyete gelir mi bu hayvanlar? Bu kadar sıcakta bu kadar çalışmaya, tere, koşturmaya. Elbette onlarında var bir canı. Velhasıl, o gün ağanın son günü olmuş harmanda. Ne bir daha tarlaya inmiş ne de harmana gelmiş. Bu olaydan sonra, köy yerinde birisi bir yerden fazlaca geçerse ya da bir yerin etrafını çok gezerse; “Memiş Ağa’nın düveni gibi ne dönersin?” sözü kullanılır olmuş. “İşte bu dünya böyledir evlat…” derdi dedem, “Bazen başardıklarınla, bazen de başaramadıklarınla namın duyulur. Bazen özünle, bazen sözünle şanın yürür. Kiminin diline saygıyla düşersin kimininkine kaygıyla. Kimi rahmet okur otuna ocağına kimi ilenç! Kimi hayır dua ile anılır kimiyse doğru bildiğinde yanılır…”
Uzunca bir bekleyişten sonra kaldığı yerden anlatmayı sürdürürdü sonra. Az önceki altın değerinde nasihatleri veren sanki bir başkasıymış gibi ustaca süzülürdü konunun dışına. Maharetlice değiştirirdi bahsi, hissettirmeden verirdi mesajını. Omzundan hafifçe aşağıya kayan ceketini düzeltir, tespihinden birkaç tane çeker ve araya hiç zaman girmemişçesine bir önceki konuyu kaldığı yerden devam ettirirdi;
“Düveni iyi sürmeyene kız vermezlerdi o zamanlar evlat!” İçten içe gurur duyardı kendisiyle, bunu mimiklerinden anlardım. Öküzlerine gözü gibi baktığını da anlatırdı uzun uzun; “Harman döven öküzün ağzı bağlanmaz evlat! Yediğinin üç katını yedireceksin, içtiğinin beş katını içireceksin. Mal dediğin beklemeyi bilmez, sabretmeyi sevmez. Bu yüzden kendinden önce onu düşüneceksin. Sen ona iyi bakacaksın ki o da sana baksın. Harmanda yüzünü kara çıkarmasın. Ho deyince gitsin, ha deyince bitsin. Her sözüne itaat etsin! Ha bu iş öyle bağıra çağıra, tekmeyle silleyle olmaz. Tatlı dille, has sözle, güler yüzle yaklaşmak icap eder.”
Dedem yumuşak mizaçlı bir insandı. Merhameti hırsından katbekat fazlaydı. İnsana ne ise, hayvana, taşa toprağa da oydu. Ekmek kırıntısını nasıl ziyan etmez de işaret parmağının ucunu ıslata ıslata, tek tek toplarsa tabağının içinden, odun kıymıklarına da aynı özeni gösterir, hiçbir parçayı boşa götürmezdi. Elinde bir süpürge bir kürek, üzerine basılmasına zinhar izin vermediği en ufak odun tanelerini bir araya getirir, ya sobada ya da ocakta kullanılmak üzere biriktirirdi. Hiç olmadı, bahçeye gömer, toprağa katık ederdi. Sonra da büyük bir gururla derdi ki: “Biz anamızdan, atamızdan böyle gördük evlat!”
Tek bir zerreyi bile boşa götürmemeyi dedemden öğrendim ben. Nafakasını nice zahmet çekerek kazanan bir insanın, bir çöpe dahi böyle bu kadar kıymet vermesini anlamak zor değildi elbette. Onun hayat felsefesi “değer” üzerineydi. Hayatta her şey değerliydi onun gözünde; parmağının ucundaki tırnak, ara ara boza çalan toprak, ağacın dalında salınan yaprak, çok uzaklardan gelip geçen kuşlar, ağacın gövdesine yapışıp kalmış sorguçlar, kelebeğin kanadındaki benek, kırlent kenarlarına iliştirilmiş nakışlı çiçek… Bir sandık dolusu altın ne kadar değerliyse ucu işlemeli, anasından kalma solmuş bir mendil de aynı ayardaydı onun gözünde.
Dedemin anlattıkları sadece çalışmak, iş güç, tarla tapan üzerine değildi elbette. Gençlik çağlarında, hatta daha sonrasında da oynadıkları oyunları zevkle aktarırdı bana. En kıymetli mirasını bırakırcasına özenli, dikkatli ve ayrıntılı. Hâlâ evimizin bir köşesinde çiviye asılı duran demir halkayı gösterir ve en sevdiği oyunun çember olduğunu söylerdi. Mahalledeki çocuklarla bir araya gelirler ve bir sopa yardımı ile çemberi en uzak noktaya vardırmaya çalışırlarmış. Hiç düşürmeden bitiş noktasına ulaşan çocuk oyunu kazanırmış. “Dünyanın bütün işini gücünü, derdini tasasını unuturdum bu yarışta.” derdi dedem. Hâlbuki yarışmayı, rekabeti pek sevmez diye bilirdim ben. Kazanmaktan değil de o anki heyecandan, çemberini ayakta tutabilme başarısından, birliktelikten, dostluktan, mücadeleden aldığı haz diye yorumluyorum şimdilerde bu duyguyu.
Bayramdan bayrama kurulan “cığındırık” oyunundan bahsedip mahallenin delikanlılarıyla nasıl eğlendiklerini ballandıra ballandıra anlattığında gözümde bir oyun aracı canlandıramamıştım. Ne zaman ki dedem, bir bayram arifesinde evinin bahçesine bizim için bir cığındırık yaptırdı, o zaman kendi gözlerimle görme şansını yakaladım bu harika oyuncağı. Çoluk çocuk, torun tombalak nasıl da eğlenmiştik o bayram sabahı. Mahallenin tüm çocukları da bize katılmıştı hatta. Onların zamanında da aşağı yukarı böyle olurmuş. Bir direği dikine yere gömüp, üzerine, enlemesine başka bir direk gerilerek sağlamlaştırılırmış. Bir çeşit tahterevalli. Bayram münasebetiyle üç etek giyen genç kızlar ve işlikleriyle arzıendam eden genç oğlanlar meydanda toplanır, kurulan cığındırığa binilirmiş. Direğin her iki ucuna sımsıkı tutunan gençler, hızla dönerler, dönerken de bir aşağı bir yukarı, ayaklarından da güç alarak kâh alçalır kâh yükselirlermiş. Durup durup; “Hayat gibi işte,” derdi dedem, “bir inişli bir çıkışlı. Bir dönüşlü bir düşüşlü. Bir yerde bir gökte. Kâh kazanırsın kâh kaybedersin. Her şey vardır bir oyunda. Her duyguyu yaşama fırsatı verir oyunlar sana. Önemli olan güzellikleri yaşayabilmen. Oldu da düştün şaştın, yuvarlandın yandın! Ayağa kalkabilmeyi de öğretir sana. Sadece kendini değil, karşındakini de kollaman gerektiğini anlarsın. Yaralanmayı, yaraları sarmayı, hatta yaralamamayı öğrenirsin.”
Meyrem derler bir kız varmış köylerinde. Cığındırıktan düşünce genç kız, ayağını kırmış. “Vay gençliğim, gitti elden bileğim.” diye bir yas tutturunca bütün köy toplanmış başına. Ah vah edenlerin arasından biri çıkmış da bir avuç una bir yumurta kırmış, bir miktar da sabun koymuş, bir güzel karmış. Elde ettiği alçıyla genç kızın ayak bileğini sarmış. “On gün sonra keklik gibi sekerek geçtiydi bizim evin önünden, hiç unutmam.” diye anlatırdı dedem. O gün o kalabalıkta bulunan herkes gibi dedem de öğrenmiş alçı karmayı. Bana da öğretmiş ve şöyle demişti: “Öğren de karnında dursun evladım.”
Dedem, anlatmak kadar dinlemeyi de severdi. Sabırla dinlerdi yanında yöresinde bulunan her şeyi herkesi; çoluğu çocuğu, hayvanı haşereyi, dağı taşı, yağmuru yaşı… Ama bizler isterdik ki sürekli o konuşsun, geçmiş günlerden renkli bir pencere aralasın hayallerimize. “Tatlı söz dinletir, acı söz esnetir evladım.” der ve şefkatlice gülümserdi. Neyi anlattığınızdan çok nasıl anlattığınız daha mühimdi. Ben bunu ve buna benzer birçok kıymetli değeri dedem sayesinde öğrendim. Bugün bu satırları yazabiliyorsam ve geçmişin zenginliklerini bir nebze de olsa sizlerle paylaşabiliyorsam bu, muhterem büyüklerimiz sayesindedir. Bilir misiniz ki “saye” gölge demektir. Dilerim ki ulu çınarlarımızın, ulu bilgelerimizin gölgesinde, bu meziyeti yeni nesillere aktarabilmek mefkûremiz olsun.