ÇOCUK YETİŞTİRMENİN KUŞAKLARARASI DEĞİŞİMDEKİ ROLÜ
Elif İlayda GÜNER
Toplumların geleceği, bugünün çocuklarına bırakılan mirasla şekillenir. Ancak, çocuk sahibi olma konusundaki tutumların değişmesi, bu hayati mirasın aktarımında ciddi bir dönüşüm yaşandığını gösteriyor. Günümüzde, pek çok insan farklı sebeplerle çocuk sahibi olmayı erteliyor veya bu konuda olumsuz bir tutum sergiliyor. Türkiye'de son yıllarda doğurganlık oranının hızla düştüğü gözlemleniyor. TÜİK verilerine göre 2023 yılındaki doğurganlık oranı, nüfusun kendini yenileyebilmesi için gerekli olan 2,10 seviyesinin oldukça altına inerek 1,51’e kadar gerilemiş durumda (data.tuik.gov.tr). Bu durum, toplumsal yapımızdaki değişimleri etkileyen/gösteren önemli bir gelişme olarak karşımıza çıkıyor.
Çocuk sahibi olma konusundaki olumsuz tutum, özellikle eğitim seviyesi yüksek bireyler arasında belirginleşiyor. Örneğin, üniversite mezunu kadınlar arasında çocuk sahibi olma yaşının daha ileri yıllara ertelendiği ve doğurganlık oranlarının daha düşük olduğu görülüyor. Bu durum, yalnızca Türkiye'ye özgü bir olgu değil; dünya genelinde de benzer eğilimler mevcut. Eğitim düzeyi yükseldikçe bireylerin kariyer hedeflerine ve kişisel gelişimlerine öncelik verdiği görülüyor. Elbette tutumun böyle olmasına sebep olan birçok farklı faktör var. Ancak bu faktörlerin karşısına koymamız gereken önemli bir şey var ki o da özellikle eğitim düzeyi yüksek kişilerin yetiştirdikleri çocukların toplumsal ilerleme ve değişimi sağlamadaki gücü.
Çocuk yetiştirme meselesi, genellikle çocuk sahibi olan ailelerle sınırlı bir konu olarak görülse de aslında çok daha geniş bir toplumsal etkiye sahip. Ancak, elbette bu türden bir etkiye sahip olmadan önceki aşamada aile bulunmakta. Değişimin önce kişiden başladığı hepimizce malum. Kişide başlayan değişim aile ile devam eder ve toplumla nihai noktaya ulaşır. Bu yazıda ailedeki ve toplumsal yapıdaki değişimde çocuk yetiştirmenin öneminden bahsedeceğiz.
Aile, çocuğun gözlerini dünyaya açtığı ilk mekân olarak bir okul görevi üstlenir. Bu okulun öğretmenleri ebeveynler, öğrencileri ise çocuklardır. Bu okulda ebeveynler ne kadar deneyimli iseler çocuklar bir o kadar deneyimsizdir. Ebeveynlerin sahip oldukları birikimi aktarmaya, çocukların ise kendilerine yol gösterecek türden şeyleri öğrenmeye ihtiyacı vardır. Ebeveynlerin sahip oldukları bilgi ve birikimi aktarma ihtiyaçları aslında bilginin özünden kaynaklanmaktadır. Çünkü bilginin gerçek anlamını bulması ve faydalı hâle gelmesi, onun aktarılması ve hayata geçirilmesiyle mümkündür. İnsanın öğrendiği her şey, bir sonraki nesle aktarıldığında bilgiden eyleme geçiş sağlanır. Çocuk yetiştirmek, kişilere sahip oldukları bilgiyi eyleme geçirme olanağı veren bir kapıdır.
Öte yandan Peygamber Efendimiz’in (s.a.s.), ilim tahsili ve eğitimin erken yaşlarda başlatılmasının ne kadar önemli olduğuna dair şu hadisi bizlere yol göstermektedir: “Küçük yaşta ilim öğrenmek, taşa yazı nakşetmek gibidir; büyük yaşta ilim öğrenmek ise suya yazmak gibidir.” (Heysemi, Mecmau’z-Zevaid, 1/125) Bu hadis-i şerif, erken yaşta verilen eğitimin kalıcılığını vurgularken geç kalmışlığın sonucunu da gözler önüne sermektedir. Çocuklarımızı küçük yaşlarda eğitmek, onların sadece bireysel gelişimlerini değil toplumsal ilerlemeyi de şekillendirecek güçlü bir miras bırakmamızı sağlar.
Büyük bilim insanlarının, sanatçıların ya da liderlerin eserleri ve fikirleri yalnızca bireysel bir birikim olarak kalmamış; onların bu birikimini paylaşması toplumların ilerlemesine katkıda bulunmuştur. Bu nedenle bilgi, kendini tamamlamak ve gerçek anlamını bulmak için ortaya çıkarılmaya muhtaçtır. Benzer şekilde, özellikle yukarıda bahsettiğimiz eğitim düzeyi yüksek ebeveynlerin çocuklarına aktardıkları bilgi, tecrübe ve değerler, bireysel birikimlerin kuşaklar boyunca yaşatılmasını ve toplumun gelişimini mümkün kılar. Bu nedenle, çocuk yetiştirmeyi sadece bireysel bir sorumluluk olarak görmemek; bunun aynı zamanda toplumsal bir geleceği şekillendirme olanağına sahip olduğunu göz önünde bulundurmak gerekmektedir.
Çocuk yetiştirmenin, bireylerin omuzlarındaki kritik bir sorumluluk olarak algılanmasının altında çocuğun beklenti ve ihtiyaçlarını karşılama isteği yatar. Aileler, çocuklarına daha iyi yaşam koşulları sunma arzusuyla genellikle onlara bırakacakları maddi mirasa odaklanır. Bu mirası kazanmanın en önemli yollarından biri de eğitimdir. Eğitim yoluyla kişiler, yaşam standartlarını yükseltebilir ve bu sayede kendilerinden sonraki kuşaklara birtakım maddi miraslar bırakabilir. Burada eğitim, daha iyi yaşam standartlarına sahip olmanın bir koşulu olarak görülür. Oysaki eğitimin kendisi başlı başına bir mirastır. Üstelik bu miras maddi mirastan çok daha kalıcı, derin ve toplumsal gelişime yön veren bir özelliğe sahiptir. Toplumlar da ancak bu türden bir mirasla güçlenebilir ve ilerleyebilir.
Son söz olarak bahsettiğimiz aktarımla sahip olduğumuz bilgi, birikim ve tecrübenin bizi aşarak gelecek kuşaklara aktarılması, çocuklarımızın bu mirası alıp daha ileriye taşıması tıpkı yukarıda da değindiğimiz gibi bir sanatçının eserinin çağlara meydan okuması gibidir. Sanat eserleri yaşadıkları her çağda o çağın renklerini taşır. Ancak sahip oldukları ilk renk elbette kendi sanatçısının, dolaysıyla kendisinin rengidir. Bu açıdan, tabir yerindeyse “çocukların sanatkârları” olan aileler, çağlar boyunca yaşayıp gelişecek olan bir eserin ilk şekillendiricisidirler. Bu, ebeveynler için gurur kaynağı, toplumlar için ise değişimin anahtarıdır.