ÇOCUK SESİ

Rukiye AYDIN
Emekli KKÖ

Bence çocukların oynarken çıkardığı ses, dünyanın en güzel seslerinden biridir. Aslında çocuk sesi her zaman, her durumda güzeldir ama onu daha da güzelleştiren oyuna daldığında meydana gelen iştihadır. İşte şimdi balkonumdan oyun bahçesine bakıyorum. En tatlı kuş cıvıltılarına benzeyen sesleriyle beni balkona onlar çağırdı. Oyun bahçelerinin güzelliği, genişliği, sakinliği doğal olarak neşelerini arttırıyor. Topu istedikleri gibi çeviriyorlar, ona can havliyle sahip oluyorlar. Kaptırmamak için harcadıkları enerji, çaba, mutluluk seviyelerini arttırıyor, tatlı tatlı gülüşüyorlar. Her oyunla hayata sıkıca sarılmayı öğreniyorlar. Oyun onların yaşam iksiri…

Bir an, yaşam iksiri ellerinden alınmış çocukları hatırladım. Savaşın çocuklarını… Bomba yağmuru altında, tozların, yıkıntıların arasında oynamaya çalışan çocukları… Onların dramını yazmaya kitaplar yetmez…

Bir de şehrin merkezinde, dar sokaklarda, peş peşe park etmiş taşıtların arasında top koşturmaya çalışan çocuklar. Sokaktan her araba geçişinde altında kalmamak için ustalıkla yana kaçan çocuklar. Oyunun yarı zamanını arabanın altına kaçan topu çıkarmaya çalışırken harcayan çocuklar. Her araba geçişinde pencerenin demirlerine, balkonlara koşan yüreği ağzında anneler. Oyuna tam konsantre olmuşken annelerin, “Oğlum hadi gel, akşam oluyor, yeter oynadığın.” çağırışları. Kesintili oyununa doyamadan akşamı ettiğini anlayamayan çocukların, “Annee! Ama daha yeni başladık, oyun bitmedi ki, biraz daha oynayayım!” diye yalvarmaları. Çaresiz, “Peki, biraz daha oyna.” deyip içeri giren, kim bilir kaç kere daha çağrısını tekrarladıktan sonra çocuğunu nihayet eve getirtip rahata kavuşan çileli annelerimiz, bugünü de kazasız belasız atlattıkları için bir “oh” çekiyorlar. Dillerindeki şükürlerle, anne, baba ve çocuklar bir sofra etrafında toplanıyorlar.

Karşımızdaki tarihî bir evde oturan, çocuk seslerinden devamlı tansiyonu yükselen eski İstanbul hanımefendisi bir ninemiz vardı. Onun için her gün, bir kâbustu. Her çocuk sesi, kafasına vuran volümü yüksek bir “dank” sesiydi. Cumbalı pencerelerinin birinden buruşuk yüzü mutlaka görünür, çocukları bir bir cumbanın altından kaçırır, ara sıra çocukların başından aşağı su dökerdi. Çocuklar yaşlı ninenin sesini duyar duymaz dökülen suyu ıskalamak için onun penceresinin önünden çabucak yana çekilirlerdi. Çünkü azardan sonra hâlâ pes etmeyen çocukları suyla kovalayacağını bilirlerdi. Yaşlı ninenin evinin önü de ellerinden alınarak oyun sahacıkları daha da daralan çocuklar, hiçbir şey olmamış gibi oyunlarına devam ederlerdi. İçlerinden pek azı yaşlı kadına cevap verecek olurdu ama diğerleri arkadaşlarını engellerlerdi. Yaşlı bir kadıncağızdı sonuçta, belki hastaydı, gürültü onu rahatsız ediyordu. İçlerinden bazıları: “Nerede oynayalım, oyun sahamız yok ki” derdi ihtiyar kadına. O, titrek sesiyle: “Nereye isterseniz oraya gidin, yeter ki benden uzak olun, hastayım.” derdi. Defalarca, tansiyon yüksekliği nedeniyle hastaneye kaldırılmıştı. Çocuklar kadının hâlinden anlar süklüm püklüm çekilirlerdi sokaktan. Ama onlar da çaresizdi. Sokak sanki bütün kapılarını çocuklara kapatmıştı.

Çocuklar hiçbir çağda bu kadar sokaktan, arkadaşlarından, oyundan ayrı kalmamıştır. Plansız şehirleşmenin olduğu devasa kentlerde yavrularımızın oyun yerleri yok, temiz havası, parkı, yeşili yok. Daha birçok şeyi yok. Hele hele büyüklerin: “Evde top oynanır mı? Yavrum, koşma, alt kattaki komşu rahatsız olur, kanepenin örtüsünü bozma, odayı dağıtma, bağırma! Televizyonun sesini çok açma! Balkonun demirlerine abanma, düşersin. Kardeşini koru, pencereden sarkmasın…” uyarıları yok mu, yarının büyüklerini çileden çıkarıyor.

Çamurların içerisinde, çimenlerin üzerinde, ormanlarda geçen çocukluğumuz ne güzeldi. Ne yazık ki kent çocukları, yalın ayak, çimenlerin üzerinde yürümenin zevkini tadamayacak. Ağaçların arkasına saklanıp saklambaç oynayamayacak. Bir parça bahçesi, birkaç ağacı yok, dallarına salıncak yapıp sallanacak. Elmasını armudunu, eriğini ağaç dalından yiyemeyecek. Meyvelerin ve sebzelerin ağaçta mı, tarlada mı yetiştiğini bilemeyecek. Güneşin doğuşunu, batışını seyredemeyecek. Kırlardan papatya toplayıp annesine götüremeyecek. Kuş cıvıltıları okşayamayacak kulaklarını. Sadece belgesellerde gördüğü hayvanları sevemeyecek, kedilerden, tavuklardan bile korkan bir nesil yetişecek. Çocuklarımızın beton dağları arasında insana mutluluk sunan yeşilden uzak yetişmesi ne acı…

Yine derinlere dalmışım. Bu düşüncelerden beni uyandıran şey, tatlı bir çocuğun el sallaması oldu. O küçücük beyaz el, içimi ferahlatan kocaman bir yelpazeye dönüştü. Diğer çocukların cıvıltıları devam ediyordu. Öyle görünüyor ki bu oyunları, akşama kadar devam edecek. Alabildiğine özgür, alabildiğine mutlu.

Evet, şimdi oturduğum mahallenin çocukları mutluluk biriktiriyorlar, büyüdüklerinde dünyaya, gökyüzüne mutluluk dağıtmak için. Şükürler olsun mahallemin çocukları gülümsediği için…