ÇOCUK KALBİ


Nagihan AYDIN

Akşam serinliği çökünce balkonda arkadaşıyla sohbete dalıp saatin nasıl geçtiğini anlamadı. Yatmadan önce telaşlanıp namaz kılmak için hazırlık yapmaya koyuldu. Açık balkon kapısından perdeleri yoklayan ve odanın içindeki nazende seyrini tamamlayan rüzgâr Kevser Nine’nin yüzüne değdi. Namazda selam verince bir müddet seccadesinde oturup nefes alışverişlerinin düzelmesini bekledi. Ardından derin bir nefes alıp tekrar kıyama durdu.
Sabah namazından sonra uyumaz, kahvaltı saatine kadar Kur’an-ı Kerim okurdu. O gün de alışkanlığını bozmadı. Odada tek başına kalıyordu. Zaman zaman yanına arkadaşını davet edip balkonda oturuyor, çay içip sohbet ediyorlardı. Katlarda bulunan televizyon odasına pek uğramıyordu. Ona ait olmasa bile yeni hayal kırıklıkları için yer kalmamıştı ömründe. Hem ilk fırsatta herkes çocuklarından bahsediyordu. Eşini ve çocuğunu kazada kaybettiği için bu konuların bahsi açıldığı zaman hüzne gömülüyordu. Aile fertleri tarafından ziyaretine gelinenlerin sevinçli gözlerine bakmaya takati de bulamıyordu artık kendinde. Dört başı mamur bu yalnızlığı hakkını vererek yaşamaya çalışıyordu ömrü nihayet sona ulaşana kadar.
Masanın üstünde duran çalar saate baktı. Saat 09:00’u gösteriyordu. Üzerine yatağın yanındaki tahta sandalyeye bıraktığı el örgüsü yeleğini alıp kahvaltı salonuna gitmek için odadan ayrıldı. Koridorun karanlık ve kasvetli görünmesine sebep olan kalın perdeleri bir kez daha çaresizce süzdükten sonra alt kattaki yemekhaneye indi. Diğerleri gibi tabağını alıp yerine oturdu. Çay servisi için gezen görevliden bir bardak çay vermesini rica etti. Şekersiz çayından bir yudum aldı ve yanına sessizce oturan yan odadaki arkadaşına göz işaretiyle hoş geldin dedi. Birlikte ettikleri kahvaltının ardından ikinci katta bulunan kat görevlisinin toplanma odasına yaptığı davete katılmak için arkadaşıyla yemekhaneden ayrıldılar.
Toplantı, huzurevine yeni gelen bakım elemanıyla huzurevi sakinlerini tanıştırmak için yapılıyordu. Kevser Nine içeri girip oturunca o yokken diğerleriyle tanıştırılan bakım elemanıyla göz göze geldi. Çok geçmeden kendisine yöneltilen, teyzeciğim nasılsınız, sorusuna her zamanki nezaketiyle; “Çok şükür iyiyim kızım, sen nasılsın?” cevabını verdi. Toplantının sonunda odada bulunan huzurevi sakinlerini bu kez gitmek için tekrar selamlayan Nurten, utangaç tavrı ve yüzündeki yarım tebessümüyle kızının elinden tutup çıkmak için kapıya yöneldi. Tam o sırada kızı “Anne bayramda bana da bayramlık alacaksınız değil mi?” diye sordu. Huzurevine gelirken onca tembihine rağmen kızının ısrarcı sorusuna cevap vermek zorunda kalan Nurten, “Teyzenin memleketten gönderdiği kıyafetlerden birini giyersin.” deyiverdi. Cevabı duyan küçük kız birden ağlamaya başladı ve annesine, “Hani işe başlayınca alacaktın!” dedi. Annesinin elini bırakıp yere oturdu ve yeni bayramlık isteğini yineledi. Kızının gönlünü etmeye çalışan Nurten, tekrar elinden tutup “Gitmemiz gerekiyor, bunu yolda konuşuruz, hem ablanlar eve çoktan gelmiştir, geç kalmayalım, ablana söyleriz sevdiğin o elbiseyi bayramda belki sana verir.” dedi. Kimse ortamın gürültüsünden mi,
yeni tanışmanın verdiği özensizlikten midir bilinmez anne kızın arasında geçen konuşmayı işitmedi. Bir kişi hariç: Kevser Nine.
İnsan iyileşmeye yüz tutmuş, kabuk bağlamış yarasını yine o ilk sebeple kanatır. Kan, katmerlenmiş sargıların altından yayılıverir bütün akışkanlığıyla. Sana ait olmayan ama benzer acılara tanıklık eder ve anlamsız bir şekilde savunmasız kalırsın. Dert aynı derttir ve aynı derde düşenlerin gözü, kulağı pusuya yatıp bekler, o acımasız sesi ve görüntüyü mahşer kalabalığından seçip almak için. Huysuz bir horultuyla uykuya daldığını düşünüp en güvendiğin anda birden gözlerini açıverirsin gerçeğe sonuna kadar. Oysa o çoktan yakanı tutmuş, var gücüyle hesap sormaya hazırlanıyordur. O eli tutmaya mecalin de kalmaz, teslim olursun Kevser Nine gibi.
Kevser Nine, bahçede akşam yemeğinden sonra biraz yürüyüş yapıp yanındakilerden izin istedi ve erkenden odasına çekildi. Odaya girer girmez yatağın kenarında duran sandalyeyi iki kapılı kıyafet dolabının önüne doğru çekip yavaşça üzerine oturdu. Dolabın en alt çekmecesinde duran beyaz çiçek işlemeli bohçasını kucağına aldı. Bohçanın içinde, görevlileri sıkıca tembihleyip vefatında kullanılmasını istediği kendi parasıyla alınmış malzemeler vardı. Her yıl yaptığı gibi her birini tek tek açarak kontrol edip, tekrar katlayıp yerine koydu, kendi ördüğü kazak ve liflerden kazandığı son parası hariç. Beynini uğultuya boğan o sesle elinde tuttuğu para kesesine bakıyordu. Sonra bakışlarıyla odanın içini süzdü. Ne yana baksa kapı önünde ağlayan kızın hayali beliriyordu. Oturduğu sandalyeden, kısa süren sessiz bir bekleyişin sonunda bardaktaki suyunu içip namazını kılmak için kalktı. Namazın ardından yatağına uzandı. Oda bir anda kalabalıklaşmaya başladı. Gözlerini sıkıca yumdu. Elinde sıkıca tuttuğu tespihinin tanelerini çekmeye başladı: Sübhânallah, sübhânallah, sübhânallah… Gözlerini kapalı tuttuğunda zihni sakinleşip odayı dolduran hayali kalabalık da dağılıyordu. Uykuya dalana kadar gözlerini açmamaya gayret etti. Saba makamında okunan sabah ezanının âleme yayılan sesiyle uyandığında “Elhamdülillah” deyip yerinden doğruldu. Pencereyi açtığında, yıllar evvel üzerine küçük bir kızın iç çekişleri sinmiş çiseleyen yağmurun tanış sesini duydu.
Geceden beri yağan yağmur yollarda sele sebep olmuş, ilçeye kadar gelen Mürüvvet Teyze, köye gelmekte gecikmişti. Akşama yakın köyün altından duyulan minibüsün sesiyle heyecanla yerinden fırladı. Koşarak mutfakta yemek hazırlayan annesine haber edip kardeşini de yanlarına alarak anneannesinin yolunu tuttular. Köye yakın yerde trafoya isabet eden yıldırım elektrik kesintisine sebep olmuştu. Kesilen elektrik kim bilir kaç gün daha gelmezdi. Bir yandan yağan yağmurun, bir yandan da köpeklerin ürkütücü sesiyle karanlığın içinde annesinin elindeki el fenerinin sönük ışığını takip ederek güçlükle yürüyorlardı. Aksilik bu ya, henüz altı yaşında olan kardeşinin ayağındaki naylon ayakkabısı kaymış ve yere düşmüştü. Annesi feneri eline verip tutmasını söyleyerek ağlayan kardeşini ayağa kaldırdı. Kızının üzerindeki kıyafetlerin çamur olmasına aldırmadan kucaklayıp taşımakta zorlansa da anneannesine kadar kucağında taşıdı.
İçeri girdiklerinde Mürüvvet Teyze gelmiş ve anneannesinin pişirdiği yemekleri yemek için birlikte sofraya oturmuşlardı. Annesi kardeşinin çamur olan kıyafetlerini çıkarması gerektiğini ve yanında giydirecek bir şeyin olmadığını söyledi. Mürüvvet Teyze, her zamanki gibi ağrıyan dizine aldırış etmeden yanında getirdiği geniş çuvallardan birinden sarı puantiye desenli bir elbise çıkartıp uzattı ve “Bunu giydir, biraz büyük ama şimdilik bununla idare ediversin kızım.” dedi. Kardeşine elbiseyi giydiren annesi, Mürüvvet Teyze ile de bu bahaneyle sarılıp hasret giderdi. Yemeğin ardından sofrayı kaldırıp cılız mumun ışığında çaylarını içip koyu bir sohbete daldılar. Büyükler sohbet ederken onun aklı acaba kendisine nasıl bir hediye geldiğindeydi.
Mürüvvet teyze, anneanne ve dedesinin uzaktan bir ahbabıydı. Büyük şehirde oturuyor, her sene ziyaretlerine geliyor, gelirken de ihtiyacı olan kimselere verilen kıyafet yardımlarından aile üyelerine hediyeler getiriyordu. Bu sene sadece iki çuvalla gelmişti. Söylediğine göre en çok kıyafeti veren üç çocuklu komşusu taşınmıştı. Her zamanki gibi getirdiklerini dağıtmaya başladı. Dedesine kazak, gömlek, pantolon ve bir de palto çıkarıp verdi. Palto hariç diğerleri çok kullanılmamış gibiydi. Anneannesine iki tane etek, bir triko bluz ve iki başörtüsü uzattı. Annesine yeni komşularının verdiği hırkayı ve pazen eteği uzattı. Çuvalda kullanılmış bir battaniye, bir de yuvarlak el örgüsü paspasın dışında bir şey kalmamıştı. Herkes elindekilere, kardeşi de üstündeki puantiye desenli elbiseye bakarken Mürüvvet teyze, “Olanlar bunlar, elbiseyi de Kevser’e diye getirdim ama diğerine kısmetmiş, ona da bir sonraki geldiğimde getiririm inşallah.” dedi.
Eve dönerken, ortaokul çağına kadar Mürüvvet teyzenin getirdikleriyle bayram sabahına uyanan Kevser, iki hafta sonra bayramlık giyemeyeceği için ağlamaya başladı. Annesi, geçen senekilerle idare edebileceğini, seneye getirdiklerinden en güzelini ona seçeceğini söyleyip gönlünü almaya çalıştı. Yağmur, o gece bir çocuğun gözyaşlarına eşlik edercesine sabaha kadar yağdı. Aradan tam altı ay geçmişti ki anneanne ve dedesi cenazeye gitmek için hazırlık yapıyorlardı. Mürüvvet teyze vefat etmişti.
Zamanın eksik kaldığı, insana yetişemediği anlar olur. Bir ümide daha tomurcukken ayaz vurduğu da. Dar geçitlerin acımasızca devşirdiği insan tortularının içinde böyle değersizleşir hayat. Hiç tanımadığın kimselerden el değiştirip üzerine sinen eski kıyafetlerle örülmüş duvarların da kaybolur sonra. Yalın bir hevesin kuru bir yaprak gibi savrulduğunu görürsün. Tutmak için elini uzattıkça hep başka yöne kaçışıyla savaşır, o çok sevdiğin rüzgâra da mağlup olursun. Bir vakit sonra kimi yoklukların önünde çaresiz kalındığını anlarsın ve sonraki bayramlarda yeni bir elbisenin gelemeyeceğini de.
Kahvaltıya inerken koridorda göreve yeni başlayan bakım elemanı Nurten’i gördü. Kısa bir selamlaşmadan sonra odadan çıkarken yanına aldığı para kesesinde kalan kendi emeğiyle kazandığı son parasını Nurten’e uzattı. Şaşkınlık içinde yüzüne bakan Nurten, bu parayı neden verdiğini sorup nazikçe parayı kabul edemeyeceğini söyledi. Kevser Nine, her bayram bir çocuğu sevindirdiğini, çocukların kalbinde bayramlığın çok kıymetli olduğunu ve bu parayla da kızına bayramlık elbise almasını söyledi. Bunun neden olduğunu anlayamayan Nurten, önce utandı sonra da sevinçle Kevser Nine’ye teşekkür edip elini öptü. Ardından kendisine sevgiyle uzatılan parayı kabul etti. Huzurevine geldiğinden bu yana böyle bir şey yaşamamış olan Kevser Nine, içindeki çocuğun sevincine ortak olup gözyaşlarını tutamadı. Sesini güçlükle toparlayıp, “Bu bayram da benden olsun kızım, seneye kim öle kim kala.” dedi. Ümidin kıyısına tutunan çocukluğunun vefasına son bir defa yaslanır gibi.