ÇİÇEK AÇTIRAN SEVGİ
Mustafa UÇURUM
Köşede bir süre oturdu. Kimse görmedi oturduğunu. Ara sıra da olsa bu köşeye çekilmeyi, kendini dinlemeyi severdi. Evleriyle sokağın buluştuğu, sanki ileriyi işaret eden bir ok gibi duran köşenin tam ucundaydı. Küçük bir taş vardı orada. Taşın üzerine çıkar, saatlerce geleni gideni izler, kendi kendine oyunlar oynar, sadece kendisinin içinde olduğu hayaller kurardı. Hayal kurmak o kadar güzeldi ki. İnsan içinden geçenleri hayal ederek de olsa gerçekleştiriyordu. Gidemediği yerlere gidiyor, çok uzak diyarlara bir anda ulaşıyordu.
Taşın üstünden indi. Elindeki sopayla yere bir şeyler çizdi. Çizdikçe renklendi çizdiği her şey. Evler renklendi. Bahçe çiçek açtı, tren kara dumanlar savurarak çekip gitti içinden. Daha sert çizdi bu kez. Toprakta derin izler bıraktı son çizdiği. Bir adam, bir çocuk, bir kadın… Çocuğun elinde balon, balonlar rengârenk, çocuğun yüzünde güller açıyor.
“Hadi gel, illa bekleteceksin değil mi oğlum?" dedi annesi. “Bak tek giderim ona göre.” dedi şaka söylediği her hâlinden belli ses tonuyla.
Sesi duyar duymaz resimdeki balon uçtu, sonra arkasından diğer balonlar havalandı, bulutlara doğru süzülüp gitti tüm balonlar. Resmi bir yuvarlağın içine aldı. Koşar adım annesinin yanına gitti. Bir kedi gibi dolandı durdu etrafında. Sarıldı, bıraktı, tekrar sımsıkı sarıldı. Annesi de kucakladı onu. Alnından öptü, çocuğun içindeki bütün çiçekler birdenbire açtı.
Ana oğul ağır ağır arabanın yanına gittiler. Anası hazırladığı her şeyi küçük at arabalarına sığdırmıştı yine. Bu araba onların her şeyiydi. Annesinin deyimiyle: “Bu araba elleri, ayaklarıydı.” Atın bakımını annesi yapardı ama o da her zaman atın yanında alırdı soluğu. O sever, okşar, tımarlar, yemini verir, onu sevdiğini her hâliyle hissettirirdi. At da bu sevgiyi hiç karşılıksız bırakmadı. O, ahıra girince hemen kişneme başlar, sevinçten ayaklarını yere vurur dururdu.
Şimdi, dağların ardından doğan güneşle birlikte yola düşmenin vaktiydi. Düştüler. Sabahın bereketi derdi annesi bu vakte. Pazara gitsinler gitmesinler fark etmez, annesinin üzerine güneş doğmazdı. Çocuğu da alıştırmıştı buna. “Kaçırma sabahın bereketini.” derdi, onu kaldırıp yaptığı her işi ona da öğretirdi.
Tozlu yolları arkalarında bırakarak, gördükleri herkese selam vererek kasabanın yolunu tuttular. Hasan yanık sesiyle anasının sevdiği ne kadar türkü varsa söyledi. Anası o söyledikçe inledi, içini çekti, iyice sokuldu oğluna. Sanki badem ağaçları daha bir güzel açtı çiçeklerini. Daha bir güzel koktu bütün çiçekler türküyü duyunca. At arabası öyle güzel ilerliyordu ki yolda, Hasan bir an hiç bitmesin istedi bu yol.
Başka bir türküye geçti badem ağaçlarının yanından geçerken. Anası birden kendine gelir gibi oldu:
Söyleme oğlum bunu, söyleme ciğerparem. Boğazıma bir şey takılıyor yine.
Anladı Hasan, sustu. Kasabaya kadar da sustular.
Kasabanın pazarı kurulmaya başlamıştı. Herkes kendi yerini almış, arabalarında getirdikleri eşyaları ağır hareketlerle indiriyorlardı. Sanki herkes için aynı ağırlıktaydı sabahın bu vakitleri. Öğleye doğru canlanırdı pazar. Köylerden inenler çoğaldıkça daha bir neşelenirdi dört bir yan, pazarın köşesi bucağı şen bir gürültüye teslim olurdu.
En çok da Hasanların tezgâhının önü dolup dolup taşardı. Annesi her şeyi titizlikle yapar, elinin emeğini pazara getirirdi. Bunun için gelenler olduğu gibi Hasan için de gelen çok olurdu. “Yetim çocuk, destek olmak gerek.” derler, bir şeyler aldıktan sonra da Hasan’ın başını okşayıp giderlerdi. Bazıları da Hasan’ın ne sevdiğini bilir, ya avucuna ya da cebine bir şeyler sıkıştırırdı. Ali Öğretmen de kitap getirirdi Hasan’a. Önceki kitapları bitirip bitirmediğini sorar, Hasan büyük bir heyecanla bitirdiğini ve çok beğendiğini söylerdi. O zaman daha bir keyifle yeni kitabı uzatırdı Ali Öğretmen. “Sen hele biraz daha büyü, bizim okula gelince görürsün kütüphanedeki kitapları. Doya doya hepsini okursun.” dedikçe öğretmen, Hasan, daha bir keyifle bitirirdi kitapları. Ortaokul demek; kasaba, kalabalık, daha çok kitap demekti.
Babasıyla gelirdi Hasan pazara. Oynaya zıplaya, at arabasına bazen binip bazen peşinden koşarak babasına türlü oyunlar yaparak kasabanın yolunu tutardı. Elindeki kitaptan bir şeyler okur, işte o zaman babası daha da keyiflenirdi. “Oku oğlum oku.” derdi. Hasan daha bir coşkulu okurdu kuşların kanat seslerine denk bir neşeyle. Hikâyeler okur, bilmece kitabından babasına bilmece sorardı. Babası bilemeyince cevabı verir, keyifle yeni bir soruya geçerdi.
Babasını sevmeyen yoktu. Onları köşede görenler selamını alır:
Hadi, kurun tezgâhı da gelin, çay kaynamak üzere, derlerdi. Küçük bir ocak üstünde çayın kaynayan sesi. Hasan çay içmezdi ama çaydanlıktan çıkan bu sesi de hayranlıkla dinlerdi. Ona “kant” verirlerdi. Bunu da babasından öğrenmişti. “Çocuklar çay içmez.” derdi babası. Hasan’ın bardağına sıcak su koyar, içine birkaç kaşık şeker ekler ve böylelikle Hasan’ın kantı hazırlanırdı. Tahta parçalarını semavere atma görevi de Hasan’ındı. Pazar dağılana kadar o semaverin sesi hiç susmayacaktı. Bunu bildiği için de oyuna dalsa bile hemen aklına semaver gelir, birkaç parça odunu semavere atıp oyununa devam ederdi.
Hasan, babasını hatırlatan ne varsa ona daha bir sıkı sarılıyordu artık. Şimdi annesi de küçük termostan kendine çay doldururken Hasan’ın mahzun mahzun bakışını görmüştü:
“Git de Veli Amca’nlar sana bir kant versin.” dedi. Hasan sanki bunu bekliyormuş gibi hemen yerinden fırladı. Elinde bardağı ile soluğu pazarcıların yanında aldı. Bardağını uzattı.
“Kant değil mi Hasan?” dedi Veli Amca. Hasan, evet der gibi gözlerini kapattı. Kantını alıp annesinin yanına döndü. Öyle bir keyifle içti ki onu tanımayanlar sanki dünyanın en lezzetli içeceğini içiyor sanırlardı. Hasan için de öyleydi zaten.
Pazar dağılıp da eşyalarını toplarlarken eğer o gün her şeyi sattılarsa ikisi de çok mutlu olur, annesi köye dönerken mutlaka Hasan’a bir şeyler alırdı.
“Ne alayım bugün sana?” diye sordu annesi. Aklından neler geçti neler… Aslında köyden çıkarken ne istesem diye hep düşünürdü ama annesi böyle sorunca yine donup kaldı Hasan. Toplar, balonlar, arabalar aklından bir bir yine geçip gitti.
“Sen ne almak istersen al anne.” dedi Hasan. Annesi bir bakkalın önünde durdu. Hem evin ihtiyaçlarını aldı hem de Hasan’a kırmızı bir kamyon. Bu da onun hayallerindendi. Büyüyünce büyük kırmızı bir kamyonu olacak ve annesini pazara bu kamyonla getirecekti Hasan. Annesiyle böyle arkadaş gibi olmuşlardı. Birbirini çok iyi anlayan iki arkadaş...
Ya babasıyla nasıllardı? Babasıyla da o kadar güzel vakit geçirirlerdi ki; Hasan ne öğrendiyse babasından öğrenmişti. Köylerindeki gölette yüzmeyi, eşekleri Kara’ya binmeyi, söğüt dalından flüt yapmayı ve daha birçok şeyi hep babası öğretmişti Hasan’a. Atlarını pazardan ilk getirdikleri gün de Hasan atın yularını hiç bırakmamış, babası ata nasıl davranıyorsa, atı nasıl besliyorsa tek tek izlemişti. Ömer Seyfettin’in “Kaşağı” hikâyesini çok iyi bildiği için atını incitmeden, ona nasıl şefkatle yaklaşacağını, nasıl tımar edeceğini de öğrenmişti.
Şimdi babasını çok özlüyordu Hasan. Küçücük bedenine bu acı ağır gelse de alışacaktı zamanla. İlk başlarda buna alışması zor olmuştu, doğru. Bazen evlerine bile girmek istememişti, eve girince babasının oturduğu köşeye bakamamıştı. Okula gittiğinde sanki herkes babasını soracak sanıyordu ya da ona biri dikkatli baksa babasını soracakmış sanıp hemen gözlerini indiriyordu. Herkes kendisine acıyor zannediyordu. Annesinin varlığı o kadar kıymetliydi ki. Dedesi vardı, amcası vardı ama annesi onun artık her şeyiydi.
Kitap okurken okuduğu yerde bir “baba” kelimesi geçse hemen gözleri doluyor, bütün sözcükler boğazına düğümleniyordu. Arkadaşları ilk başlarda onunla fazla ilgilenmemişti. Hatta birkaç arkadaşı konuşurken: “Senin baban yok ya.” demişti. Bu söz dünyanın en ağır yükü kadar üzmüştü onu. Öğretmen de olup bitenin farkındaydı zaten, Hasan’ın gelmediği bir gün öğrencilere dönerek:
Sevgili çocuklar, biliyorsunuz ki Hasan arkadaşınız babasını bir kazada kaybetti. Bu, onun için ne kadar büyük bir acı, değil mi? Kimse böyle acıyı yaşamak istemez. Bizler ona karşı daha anlayışlı olmalıyız. Babasızlığını hissettirmemeliyiz. Herkes babasını çok sever. Hasan’ın üzüntüsü anlamalıyız. Onu incitecek sözlerden, davranışlardan uzak durmalıyız, demişti.
O günden sonra bir daha arkadaşları Hasan’ın hiç incitmemişti. Hasan da fark etmişti bu değişimi. Arkadaşlarının ona daha yakın durmaya çalışmaları, ne yaparlarsa hemen onu da yanlarına çağırmaları Hasan’ın içini biraz olsun ferahlatmaya yetmişti. Çünkü Hasan kendisini hep yarım kalmış hissediyordu. Bir yanı göçüp gitmişti. Ne yapsa hep yarım kalıyordu elinde. Artık annesiyle tek kalmıştı ve şunu da anlamıştı ki annesi de çok üzülmüştü babasının yokluğuna. Onun da bir yanı yarım kalmıştı, boynu hep büküktü. Şimdi yapmaları gereken, birbirlerine destek olup ayakta kalmaya çalışmaktı.
Atları, eşekleri, inekleri, tavukları vardı. Annesi sımsıkı sarıldı bütün işlere. Peynir yaptı, yoğurt yaptı. Yumurtaları biriktirdi. Evde ekmek yaptı. Oğluyla birlikte pazara o gitmeye başladı. “İnsan çalıştıkça acılarını da unutuyor.” diyerek el ele verip ana oğul yaşamaya devam ettiler.
Dedesi, Hasan’ı hiç yalnız bırakmamaya çalıştı. Babasızlığını hissettirmemek için elinden gelen ne varsa gayretle yapmaya çalışıyordu. Camiye giderken mutlaka Hasan’ı da yanına alır, onunla giderdi camiye. Kasabadan gelince onlara da uğrar, cebinden Hasan için aldıklarını bırakırdı evlerine.
Bir gün dede, torunu Hasan’ı dizine yatırıp ona peygamberimizin babasını hiç görmediğini, daha doğmadan yetim kaldığını anlatmıştı. Bütün öğrendikleri Hasan’ın minik yüreğini biraz olsun rahatlatıyordu. Artık ona düşen annesine daha sıkı sarılıp ona yalnız olmadığını hissettirmekti. Yetim olmak büyük bir ızdıraptı ama bunu hafifletmek için yakınında bulunan herkese sımsıkı sarılmalıydı Hasan. Öyle de yaptı. Annesine sımsıkı sarıldı, bu sıcak kalpten kuşlar havalandı, bir çiçek açtı rengârenk, bir kuş en güzel şarkıyı söyledi. Hasan’ın yüzünde güller açtı.