CEVDET SAİD
ÜMMETİ DERT EDİNMİŞ BİR DÜŞÜNÜR
Enbiya YILDIRIM
Hicret nedeniyle çeşitli İslam ülkelerine yerleşen Müslümanlar ile onların çocukları, bulundukları yeni coğrafyalarda dinimize büyük hizmetler ifa etmişlerdir. Nasıruddin Elbani, Şuayp Arnavut, Abdulfettah Ebu Gudde, Muhammed Ali es-Sabuni ve benzeri pek çok âlim her zaman hatırlanacakları çalışmalar ortaya koymuşlardır. Bu yazımızda ele alacağımız Cevdet Said bu bilginlerden sadece biridir.
Sovyetler zamanında pek çok millet oradan oraya sürüldü. Çerkez kökenli Cevdet Said’in ataları da 1864 yılında Kuzey Kafkasya’dan çıkarıldı. Yurtsuz kalan ailesi, o vakitler Osmanlı toprağı olan Suriye’nin Golan tepelerine yerleşti. Said, bu bölgenin Bi’ri Acem köyünde 1931 yılında dünyaya geldi. Ailesi dinî eğitim alması için onu medreseye gönderdi. Üç yıllık medrese eğitiminin akabinde beş yıl da ilkokulda okudu. Sonrasında eğitimine devam etmek istemesine rağmen ülkedeki resmî eğitim sistemine karşı olan babası buna müsaade etmedi. Köylerinde Mısır’daki Ezher’de okumaya devam eden veya bitirip dönen öğrenciler bulunmaktaydı. Oğlunun orada iyi bir İslami eğitim alacağını düşünen baba 1946 yılında buna izin verdi. Yaşı daha on beşti.
Mısır’a gitmesinin ardından Ezher’de orta öğretimini tamamladı. Peşinden yükseköğretim olarak Arap Dili ve Edebiyatını okudu. On yıl süren bu eğitimi sırasında Hanefi fıkhı üzerine de derinlikli eğitim aldı. Kökeni farklı bir bölgeye dayandığından hayata daha geniş bakabilen ve İslam coğrafyasının sorunlarını gören Said, din adına sadece fıkıh eğitimiyle yetinmek istemedi. Kendisini geliştirmeye ve hayatın merkezi olan Kur’an’a yoğunlaşmaya karar verdi. Bu süreçte çağdaş İslam düşüncesine ilişkin okumalar da yapmaya başladı. Bu okuma süreci onun tefekkür dünyasını şekillendiren zaman dilimi olacaktır.
Malik bin Nebi’nin kitapları -özellikle de Rönesans Koşulları çalışması- ufkunu açtı. Onu İslam dünyasının problemleri ile çözüm yolları hususunda kafa yormaya sevk etti. Çünkü Malik bin Nebi Müslümanların sıkıntılarının dış kaynaklı değil iç kaynaklı olduğunu söylemekte, önce kendimize dönmemiz gerektiğini dile getirmekteydi. Cevdet Hoca ondan etkilenmesi hususunda sonraları şöyle diyecektir: “Malik bin Nebi’den çok istifade ettim, yolumuzu açtı. Onunla çok görüştüm. Kitaplarını insanlara tavsiye ettim.” Bu dönemlerde ve sonrasında diğer çağdaş Müslüman ıslahatçılar Cemaleddin Afgani, Muhammed Abduh, Muhammed İkbal, Muhammed Esed, Ali Şeriati, Muhammed Arkun gibi entelektüelleri de okuyarak düşünce dünyasını zenginleştirdi. Okumaları sırasında ulaştığı kanaat kendi ifadesiyle şu oldu: “Dünyanın bizim isteklerimizi yerine getirmek için var olduğunu ve dünyanın emirlerimize uymadığında bunun dünyanın değil, bizim hatamız olduğunu keşfetmeye başladım.”
Huzurlu yaşayamadığı ülkesi
Mısır’dan dönmesinin ardından bir müddet Suudi Arabistan ve Suriye’de öğretmenlik yaptı. Yazdıkları ve konferansları nedeniyle rejim tarafından gözetim altında tutulmaya başlandı. Çünkü rejimi sesli olarak eleştiren ilk insandı. İlki 1963 olmak üzere defalarca tutuklanarak hapse atıldı. Hapse girdiğinden dolayı öğretmenliği de elinden alındı. Önüne sürekli engeller çıkarılarak rahat bırakılmayınca köyüne yerleşmeye mecbur kaldı. Burada çiftçilik ve arıcılıkla meşgul olarak geçimini temin etmeye gayret etti. Hayatının bu aşaması beden gücü çalışmasıyla geçecektir. Bununla birlikte o, gerek kitapları gerekse internet yoluyla dünya ile irtibatını canlı tutmayı başardı.
Suriye’de başlayan iç savaş ve bombalamalar köyüne kadar ulaşınca ailesiyle birlikte 2012 yılında İstanbul’a taşındı. 2022 yılında doksan bir yaşında tedavi gördüğü hastanede vefat etti. Kabri, İstanbul’daki Karacaahmet Mezarlığı’ndadır.
Temel gayesi
Tüm çabasını İslam dünyasını uyandırmaya ve problemlerinin çözümüne adayan Said, Malik bin Nebi gibi İslam coğrafyasının kullanılabilir, yönlendirilebilir ve yönetilebilir hâle gelmiş olması üzerinde kafa yorar. Konuşmaları ile yazdıklarında bu hususu her zaman önceler. Dolayısıyla ona göre içeriden başlayan bir yenilenme ihtiyacı vardır. Bu yüzden kitaplarında şu ayeti çokça zikreder: “Şüphesiz ki bir topluluk kendisini değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.” (Rad, 13/11.) Onun bu yaklaşımı şu gerçekliği önümüze koymaktadır: İslam dünyasındaki problemlerde dış güçlerin etkisi olmakla birlikte esas problem iç bünyeden kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla her topluluk, içindeki bireylerle birlikte kendi davranış ve yaşam kalıplarını, konulara bakış tarzını düzenleyerek başka bir ifadeyle zihnine ve yaşantısına çekidüzen vererek değişim ve gelişimi gerçekleştirebilir.
Bütün öneri ve çözümlerini Kur’an ve sünneti merkeze alarak, ikisinden deliller getirerek sunar. Zamanımız insanı ile Kur’an ve sünnetin buyrukları arasında bir karşılaştırma yaparak öze dönüşü gerçekleştirmeyi hedefler. Ona göre İslam dünyasının yeniden ayağa kalkması, kendisini Kur’an’a ve sünnete uyarlamasıyla mümkün olacaktır. Bunu da geleneği inkâr etmeden ancak yeniden yapılanma ve farklı bir yaklaşım ile yapmak zorundadır. Çünkü tekrara düşerek sorunlara çözüm bulmak ve ümmete yol açmak mümkün değildir. Bu çerçevedeki çalışmalarına bakıldığında, çoğunlukla İslam’ın mahiyeti, İslam dünyasının sorunları, İslami düşüncenin yeniden ele alınarak düzeltilmesi, demokrasi, adalet, doğruluk, birlikte yaşama gibi temel konular yanında özel olarak da toplumsal değişim ile şiddet üzerinde durduğunu görürüz. Yaşamış olduğu bölge ile diğer Müslüman coğrafyalarda devamlı surette akan kan onu, şiddet konusuna özel olarak eğilmeye sevk etmiştir. Kaldı ki söz konusu kanlı savaşlarda ölenler her zaman müminlerdir. Ayrıca Müslüman ülkeler sürekli silahlandırılmakta ve bunların kullanımı teşvik edilmektedir.
Cevdet Said bir şeye daha dikkat çeker: İsrail İslam dünyası için büyük sorun olmakla birlikte daha büyük sorun Müslümanların kendi aralarındaki sorunlardır. Nitekim Amerika’nın koalisyon ortaklarıyla birlikte Irak’ı işgal ettiği 2. Körfez Savaşı’nda Müslüman ülkeler birbirlerini düşman olarak İsrail’den daha tehlikeli görmeye başlamış, en kötüsü de İsrail’i unutmuşlardır.
Şiddetin verdiği zarar
Düşünürümüz, İslam dünyasındaki sorunların büyük oranda yanlış inanış ve kabullerden kaynaklandığını, Müslüman coğrafyalarda ortaya konulan şiddetin de fikrî beslenmesi olmayan, zarar verici bir eylem olduğunu belirtir. Yanlış kabuller ile şiddetin ümmete ayak bağı olduğundan dertlenir. Kaldı ki birey ve toplumlar zorla değiştirilemez. Dinî kabullerin insanlara anlatılması ve benimsetilmesi silahla değil tam tersine bilgi ve hoşgörü ile olmalıdır. Said bunları derken silahla sözde İslam daveti yapan organizasyonların ne kadar zarar verdiğini de elbette gözlemekteydi. Bu nedenle başta Peygamberimiz olmak üzere Allah’ın elçilerinin yolları takip edilerek barışçıl bir yol tutulmasını elzem görmekteydi. Sonuçta adalet ve düzen asla silahla sağlanamazdı. Tam tersine ilim ve irfan ile bu mücadele verilmelidir. Ancak karşımızdakinin hoşuna gitmese de hakikati her halükârda dile getirmek gibi bir görevimiz de bulunmaktadır. Zaten bu da peygamberlerin yöntemidir. Onlar mesajlarını çok açık ve net bir şekilde ortaya koymuşlardır. Biz de aynı yolu takip etmek durumundayız. Çok ilginçtir, Cevdet Said’in pek çok kez hapse atılmasının nedeni de onun adalet talebidir. Bu bağlamda güzel bir tahlil yaparak Birleşmiş Milletlerde bazı ülkelerin veto hakkının olmasını şu hadisle izah eder: “Sizden öncekiler şu yüzden helak oldular: Onlar konumlu bir kimse hırsızlık yaptığı zaman hırsızı serbest bırakırlar, güçsüz bir kimse hırsızlık yapınca da ona ceza uygularlardı.” (Buhari, Hudud, 11, 12; Müslim, Hudud, 8, 9.)
İslam’ın tatlı dille, ikna edici bir yöntemle, şiddetten uzak şekilde tebliği üzerinde ısrarla duran Cevdet Said, Müslümanların günümüzde batılla mücadelelerinde Resulüllah’ın tebliğ metodunu kullanmaktan aciz olduklarını üzülerek dile getirmiştir. Hatta Suriye iç savaşının başlangıç aşamasında bu düşüncelerini seslendirmiş ve silahlı mücadelenin ülkeyi felakete sürükleyeceğini belirtmiş, bu nedenle çok eleştirilmiştir. Ancak onun ümmete çizdiği çizgi her zaman buydu ve belki de zaman onu haklı çıkaracaktır.
Dünyayı bir huzur yurduna çevirmek isteyen Cevdet Said’in şu bakışı onun kalbindekileri özetlemektedir: “Dünya bizimle başlamadı ve bizimle de bitmeyecek. İyilik ve takvada yardımlaşmamızı, günah ve düşmanlıkta iş birliği yapmamamızı, hakkı tavsiye etmede hırslı olmamızı, birbirimize hakkı tavsiye etmemizi ümit ediyoruz. Bu dünyadaki varlığımız boşuna, anlamsız, eğlence olsun diye değil. Bilakis insanın hayatı ve mutluluğu bir amaca hizmet etmek içindir. En büyük mesele de fesadın ve akan kanın durmasıdır. Hâlâ birbirimizle çatışıyor olmamız, insanlar ve bizler için büyük bir utançtır.”
Ulemanın görevi
Toplumların refahı ve istikrarı için İslami düşünce ile hayat tarzının yeniden ihyasının önemi üzerinde duran Said, bunun gerçekleşmesinde âlimlerin büyük sorumlulukları olduğunu dile getirir. Bu nedenle de bilginler toplumdaki ahlak dışılık adına ne varsa temizlenmesi ve değerlerin topluma egemen kılınması için çaba sarf etmek durumundadırlar. Bunun yanında toplumun ıslahı görevini üstlenen bu kişiler, çabalarının zor ve çileli bir yol olduğunu bilerek sıkıntılara hazır olmak, yeri geldiğinde de katlanmak zorundadırlar. Nitekim Kur’an’da zikri geçen önceki toplumların ahlaki çöküntülerine dair kıssalar bize bu gerçeği hatırlatmaktadır. Bu nedenle başta bilginler olmak üzere herkes bu kıssalardan ders almak ve çabalamak zorundadır. Bu konu bağlamında İslam dünyasının en büyük problemlerinden biri olarak dinimize göre yaşamamayı gösteren Said, bunun toplumsal bir hastalık olduğunu ifade eder. Bireysel hastalıkların izleri nasıl ki insanlar üzerinde görülüyorsa toplumsal hastalıkların da halkta görüleceğini, her iki hastalığı ortaya çıkaracak olanların da uzmanlar olduğunu belirtir. Dolayısıyla tıbbi hastalıklarda nasıl ki doktorların müdahalesi gerekiyorsa toplumsal hastalıkların tedavisinde de âlimlerin müdahalesi ve tedavisi gerekmektedir. Dolayısıyla öncelikli sorumluluk bilginlerdedir.
Önce yöntem belirlenmeli
Müslüman toplumlar sorunlarını çözmede nasıl bir yol takip edecekleri hususunda tarafsız bir yaklaşım sergilemelidir. Aksi takdirde çözüm üretmeleri mümkün değildir. Nitekim Müslümanlar karşılaştıkları toplumsal problemleri çözüme kavuşturmak hususunda yıllardır canlarından, mallarından ve enerjilerinden tasarruf ederek üzerlerine düşen görevi yerine getirmemektedirler. Bununla birlikte sorun sadece görevi yerine getirmek de değildir. Çaba yanında teknik şartları da hazırlamak gerekmektedir. Bu yapıldığı takdirde candan, maldan ve enerjiden yana ortaya konan fedakârlık gerçek değerini bulacaktır. Müslümanlar bu nedenle şunu bilmelidir: Sorunların yükseldiği zaman dilimlerinde hamasetle ortaya konan fedakârlık hiçbir zaman nihai çözümü getirmemekte, yöntem ve sistem olmadığı için sonuçlara ulaşılamamaktadır. Kaldı ki acı olan bir hakikat de şudur: Müslümanlar sorunlarını çözmek için uzun süreli araştırma ve tetkikler yapmak hususunda sabırlı değillerdir. Cevdet Said’in bu tahlilleri zamanımız İslam dünyasının problemlerini çok güzel ortaya koymaktadır.
Eserleri
Fikrî çalışmalarına 1960’lı yıllarda başlayan Said, İslami harekette şiddet sorununu ele aldığı Âdem’in İlk Oğlunun Mezhebi adlı birinci kitabını 1966 yılında yayımladı. Daha sonra pek çok eser yazdı. Said’in bazı mektupları, uzun makaleleri ve ders notları da kitaplaştırıldı. Bunların yanında dünyanın her tarafında konferanslar verdi. Çoğu Türkçeye ve İngilizceye çevrilen eserlerinden birkaçı şunlardır:
1. İslam’a Karşı Niçin Bütün Bu Korkular
2. Eylem: Kudret ve İrade
3. Değişim Kavramı
4. Sosyal Dengenin Kaybolması
5. Din ve Kanun
6. Kendilerini Değiştirmedikçe