ÇEŞME BAŞI
Şerife DOĞAN
Yaz sıcağı köyün içine çökmüş, temmuz ayının en sıcak günleri yaşanıyordu. İbrahim, rahmetli Helime ninesinin “Ağustos ayında sıcaklığın beli kırılır, havalar gevşer hatta 15’i yaz 15’i kış geçer.” sözlerini hatırladı. Ağustos gelse belki biraz nefes alırız diye düşündü. Onu boğan sıcaklık mıydı hayat mı anlayamıyordu. Geçen yaz vefat eden Helime ninesini çok özlediğini fark etti.
İbrahim’in babası Nafi köyde pek sevilmeyen, huysuz, kavgacı bir adamdı. İki ağabeyi vardı ve babasının istediği gibi hoyrattılar. İbrahim ise babası ve ağabeyleri tarafından korkak, beceriksiz olarak sıfatlandırılırdı. Babası onun, ağabeylerinden farklı mizaçta olmasına çok kızardı. Kötü, saldırgan olmalıydı. Bu özellikler de tuttuğunu koparmak olarak cesaret kelimesinin altında pazarlanıyordu. Oysa İbrahim nahifti, yalnızca kendisiydi.
İçinde bastırdığı çığlıkları vardı İbrahim’in. Ben neden sevilmiyorum, sorusu beynini kemiriyordu. Oysa yaşamak sadece bir varlık hâli değildi. İnsan sevilmek, değer görmek istiyordu. Babasının ağabeyleriyle olan muhabbetine imrenerek bakardı. Onlar İbrahim’i içlerine almazlar, geri tutarlardı. Annesi durumun farkındaydı ve İbrahim’i de kaybetmemek için gözü üzerindeydi. Diğer iki oğlunun doğru yola dönmesi için dilinden dua eksik olmazdı.
O sabah annesi Hanife, yanına iki komşu kadını alıp mercimek yolmak için erkenden tarlaya gitmişti. Babası ayçiçeği tarlasını sulayacaktı. Köyün en büyük çeşmesinin suyu sıra ile tarlaları sulardı. O gün sulama sırası alt komşuları Hüseyin’deydi ama Nafi için bunun bir önemi yoktu. Kavga gürültü her türlü suyu alırım diye aklından geçirdi. Ee, ne de olsa o ali kıran baş kesendi. İbrahim her zamanki gibi babasının arkasını önünü kovalıyor, verdiği her işi eksiksiz yapmaya çalışıyordu. Ne çok isterdi babasının başını okşamasını, onunla gurur duymasını ama gel gör ki babası için sanki varlığı bile yüktü. O gün İbrahim’in görevi ahırı temizlemekti. Kürekle ahırın tabanını temizliyor, hayvanların yemini veriyordu. Evleri çeşmeye yakın olduğu için çeşme başındakilerin sesleri her zaman duyulurdu. İbrahim birden seslerin arttığını fark etti. Babasının kalabalıktan gelen sesini hemen tanıdı. Küreği kenara bırakıp kayalığın dibindeki çeşmeye koştu. Babası komşuları Hüseyin’le kavga ediyordu. Hüseyin, “Sıra benim Nafi Abi” diye laf anlatmaya çalışıyordu ama Nafi’yi ikna etmek mümkün değildi. “Yarın işim var benim, bugün sulayacağım.” diyordu. Elindeki kürekle su yolunu kendi tarlasına giden yola çeviriyordu. Hüseyin, hak hukuk bilmez komşusu Nafi’den kendisinden umulmadık şekilde hakkını arıyordu. Bir anda kavga büyümüş, köy ahalisi çeşme başına toplanmıştı. Köylü iki tarafı da ayırmaya çalışıyordu. Fakat Nafi sözünün üstüne söz söylenmesini hazmedemiyordu. Haksız olması umurunda bile değildi, bugün o sulama yapacaktı, daha ötesi yoktu. Kafasında kaynayan su taşmıştı. Nafi gözünün ucuyla İbrahim’i gördü, el etti, yanına çağırdı ve “Kapının ardındaki tüfeği kap gel.” dedi. İbrahim bu emri hiç sorgulamadan eve doğru seğirtti. Tüfeği aldı, taktı omzuna, koşarak gitti çeşme başına. Nafi işaret etti İbrahim’e Hüseyin’e ateş etmesi için. On dört yaşındaki İbrahim, babası tarafından böyle büyük bir görev verildiği için içten içe mutlu oluyordu. Nihayet muhatap alınmıştı. İbrahim’in içindeki ses ateş ederse babasının gözünde kahraman olacağını, ağabeylerinin gördüğü değeri kendisinin de göreceğini söylüyordu. Ama diğer ses, yapma sakın, kıyma bir cana, babanın her zamanki zorbalığı bu, diyordu. Tereddütte kalmıştı, ateş etmeli miydi yoksa tüfeği atıp kaçmalı mıydı? O anda büyük ağabeyi ile göz göze geldi “Haydi İbrahim bir işe yara, çek tetiği!” diye bağırıyordu. İbrahim o kargaşa arasında Hüseyin’e yaklaştı ve tam sırtından nişan aldı. Bir anda elini tetikten çekiverdi. Çıkan patlama sesinden kayalığın üzerindeki kuşlar uçtu, anlam yitti, bütünlük dağıldı; etrafa anlar, sesler, çığlıklar, saçıldı. Zaman durdu sanki, herkes dehşet içinde İbrahim’e bakıyordu. Nafi’nin yüzünde, bana karşı gelene işte böyle yaparım, diyen gururlu bir ifade vardı. İbrahim’in nutku tutulmuştu, tüfeği yere attı, evlerine doğru koşmaya başladı. Koştu, koştu, samanlığa girdi. Başını kollarının arasında tutarak hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. İbrahim bir cana kıymıştı. Hüseyin’in küçük çocukları vardı. Şimdi onlar ne olacaktı? Annesinin yüzüne nasıl bakacaktı? Ya Rabbi, ben ne yaptım, diye feryat ediyordu. Büyük ağabeyi arkasından gelmiş, “Korkma, yaşın küçük, çok ceza almazsın.” gibi laflar ediyordu. Bir cana kıymaktan, isminin başına katil kelimesi gelmesinden büyük ceza mı olurdu.
İbrahim’in acısı annesini yataklara düşürdü. Suçsuz bir adamın günahına girildiğine mi yansın yoksa bıyıkları yeni terlemiş güler yüzlü İbrahim’in hayatının kararmasına mı yansın bilmiyordu. Hanife birkaç defa hapishaneye ziyarete gidebildi. Zaten İbrahim annesinden başka kimseyle görüşmüyordu. Babası ve ağabeyleriyle görüşmeyi reddediyordu. Annesiyle görüşmelerinde sürekli hapishaneye görevli gelen Kazım Hoca’dan bahsediyordu. Hoca, bol bol tövbe etmesini, Rabb’imizin af kapısının hep açık olduğunu söylüyordu, yeni sureler ezberletmişti. Hapiste kitap okuyordu ama hayatta yaşananların kitaplardan daha saçma olduğuna karar vermişti. Kazım Hoca, içi kötülük dolu bir babadan kabul görebilmek için hayatını mahveden gencecik İbrahim’e çok üzülmüştü. Aynı yaşta Bekir isminde oğlu vardı. İbrahim, konuşmazsa yok olacağını zannettiği dertlerini Kazım Hoca’ya açmış, o da merhem olmaya çalışmıştı. Her görüştüklerinde, “Benim köyüme gel, yeni bir hayat kuralım sana.” derdi. Hocanın da emekli olup memleketine dönmesine az kalmıştı.
Gel zaman git zaman sayılı günler geçmiş, İbrahim tahliye olmuştu. Hapishanedeyken annesinin ölüm haberini almıştı. Babasını da, ağabeylerini de görmek istemiyordu. Hapisten çıktığı gün akşam karanlığında mezarlığa gitti. Kimseyle karşılaşmaya takati yoktu. Önce annesinin mezarını ziyaret etti. Ezberlediği sureleri okudu, ağladı, konuştu, dertleşti. Sonra canına kıydığı Hüseyin’in mezarının başına gitti, daha çok ağladı, hıçkırdı. Tekrar tekrar tövbeler etti. Pişmanlık ateşi içini yakıyordu fakat heyhat, en büyük günahlardan birini işlemişti.
Hapisteyken bol bol düşünmüştü. Kötü anılarla dolu memleketinden ayrılması gerekiyordu. Geçmişini arkaya almadan ilerleyemeyecekti. Hapishanede onu ayakta tutan umuttu; iyi bir insan olma umudu. Kazım Hoca’nın dediği gibi bundan sonraki hayatında düzgün yaşamalıydı. Her şeyi aynı anda çözemezdi, zaman lazımdı. Gitmekle kendinden kaçıp kurtulamayacağını da biliyordu. Nereye gitse yürek yangını birlikte gelecekti. Bambaşka coğrafyada yaşayan Kazım Hoca’nın köyünün yolunu tuttu. Helime ninesinin, yılanlı bel kıvrımı diye tarif ettiği dağ yolundan son kez geçti. Hapisteyken adresini yazıp vermişti hoca. Kapım sana her daim açık demişti. El emeği yaptığı boncuktan hediyeliklerin satışından kazandığı bir miktar parası vardı. İnsanoğlu bazen var olduğu aile ile çok farklı düşebilir, kaynak su ile ırmağın akışı değişebilirdi.
Kazım Hoca emekli olunca memleketine dönmüştü. Hocalığı hep aşkla, şevkle yapmıştı. Hapishanedeki göreve de gönüllü olmuştu. Tek amacı bir yüreğe dokunmak, bir kalbi kazanmak, bir karanlığı aydınlatmaktı. Yaşadığı topluma kör değildi. Meslek hayatında çalıştığı şehirlerde çok sevilmiş, iz bırakmıştı. Kendi ailemizin dışında bir dünya, parçası olduğumuz bir toplum var düşüncesiyle hareket ediyordu. Ev halkına uzun uzun anlatmıştı İbrahim’in hikâyesini. Onlar da çoktan benimsemişti İbrahim’i.
İbrahim kültürü, rengi, dokusu bambaşka bir eşiğe geçmişti. Kazım Hoca’nın kurak köyünün topraklarına çok şaşırmıştı. Oysa memleketinin bereketli toprakları vardı. Ne eksen fazlasıyla ürün alırdın. Acıları dayanılır kılmak, kederini azaltmak için Anadolu’nun farklı bir coğrafyasını yurt edinmek için çabalıyordu. Anadolu’nun kadim insanı, temiz mayası sahip çıkmıştı İbrahim’e. Her geçen gün köy halkına alışıyor, ruhunun yeşerdiğini hissediyordu. “Yelen kuş aç kalmaz.” derdi yine Helime ninesi. Belki nehri yeniden akıtmak, geçmişi silmek mümkün değildi ama çalışıyor, çabalıyordu.
Sabahın ilk ışıklarıyla Bekir’le birlikte tarlada buğday biçeceklerdi. Arazi engebeli olduğundan biçerdöver giremezdi, elle yapılması gerekirdi. Güneş neşe, umut getirmişti İbrahim’e. İçindeki fırtınaları çok çalışarak dindirmeye çalışıyordu. Öğle vaktinin geldiğini ezan sesi ile anladı. Tarlanın köşesindeki çeşmeye gitti, abdest aldı, namazını kıldı. Gözyaşları içinde bolca tövbe istiğfar etti. Bu ıssız coğrafyada kendisine âdeta vaha bulmuştu. Zaman onu büyütmüştü. Köyündeki çeşmenin sesi hatırasından eksik olmuyordu. Sesleri duyuyor, işitiyor, hayalleri esneyip daralıyordu. Bazen bir kuş bazen bir evin çatısı köyünü hatırlatıyordu. Hafızada izi kalanlar sadece güzel anılar olsaydı sorun yoktu ama mahzende bekleyen kederli düğümler de vardı. Geçmişin izi sızmak için tetikte beklese de o geçmişin derin sularında bugününü boğmak istemiyordu. Tarlaya yeniden döndü ekinleri biçmeye devam etti. Rabb’ine şükretti kendisine verdiği bu yeni yaşam için. Bir kitapta “Herkesin, her işin, her ailenin ve her toplumun bir ‘altın çağ’ı mutlaka olur. O güzel çağa ulaşmak için epey merhaleler, fırtınalar, kışlar filan da atlatılıyor ama hepsi hayatın olağan akışının ta kendisidir zaten.” diye bir cümle okumuştu. Meğer beklediği o çağ hayatın kendisiymiş. Göğsünde yanan alevi başka topraklarda susturmaya çalışıyordu. Hissediyordu, güzel günleri olacaktı. Bir ses, bir anlam gelmişti hayatına. Değer gördüğü bu topraklarda kök salmak istiyordu. Kapısını açınca mutlu olacağı bir yuva kurmak istiyordu. Zaman çarkında kirli bir rüzgâra kapılmadan, emek emek ilerliyordu. İnsanoğlu suyla yazılmış bir hayata sahipti. Dalgalı başlayan yıllar dingince devam ediyordu. Kalbindeki pişmanlık hiç geçmiyordu. Belki de aydınlığı kullanmaktaki marifeti karanlığa hâkimiyetinden geliyordu. Geçmişin külfetinde ezilmeden yeninin hikâyesinde sakince yol alıyordu İbrahim.