ÇEŞM-İ BÜLBÜL İLE TAÇLANAN
CAM SANATI
Mefra Bilge DÖNMEZ
Bursa Osmangazi Kur’an Kursu Öğreticisi
Hayatımızın merkezinde yer alan, her alanda ihtiyaç duyduğumuz, sanatla taçlanan bir kıymettir cam. Bazen temizliğin, berraklığın timsali olur bazense renk ve ahenginde bambaşka bir letafet bulur insan. Cam her zaman sevilen, beğenilen, yekdiğerine tercih edilen bir unsur olarak karşımıza çıkar. İnsanlık, yüzyıllardır cam ve camcılık üzerinde kapsamlı araştırmalar yapmış, bu konu üzerinde itina ile çalışmıştır. Zira pek çok alanda ihtiyaca cevap vermesinin yanı sıra, estetik açıdan da benzersizdir. Hele ki sanatla olgunlaşıp “çeşm-i bülbül” gibi estetik algısıyla taçlandırıldığında gözler hayran bakışlarla müşahede eder ortaya çıkan şaheseri.
Bardak, sürahi, şekerlik gibi gereçlerin yanı sıra maneviyat ve anlam yüklü ikramlıklara ev sahipliği yapan, insanı hem madden hem manen şifalandırıp besleyen şerbetlere layık bir sunum özelliği taşıyan çeşm-i bülbüllerin isminin kesin olarak neden verildiği bilinmemekle birlikte, fabrikanın bulunduğu yerin çeşm-i bülbül adını taşıması ve camın içindeki “renkli paralel çizgilerin bülbülün gözündeki harelere benzetilmesi neticesinde bu isimle tesmiye edilmeye başlandığı düşünülmektedir.” (Üzlifat Özgümüş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.7, s.38-41.)
Evet, bazen laledan olur çeşm-i bülbüller. Kültürümüzde Allah’ı temsil eden lale ve Resul-i Zişan’ı temsil eden gülün kıymetine şayeste bir özen ve sanatla icra edilir. Bazen gülabdan diye isimlendirilen, gül-i Muhammedî’nin kokusunu bir nebze olsun ruha ihsas eden gül suyunu, mübarek gün ve gecelerde ümmete ikram eden bir letafet timsali olarak şekillenir.
Çeşm-i bülbüllerin tarihî seyrine baktığımızda cam sanatına verilen önemin neticesinde, estetik ve maneviyat kaygısını azami derecede taşıyan Osmanlı’nın gayretinin izleri görülmektedir. XIX. yüzyılda İstanbul’da Beykoz civarında çok değişik özellikler taşıyan cam eşyaların üretildiği atölyelerin kurulduğu bilinmektedir. İlk atölye ise III. Selim zamanında (1789-1807), opal camın yapım tekniğini Venedik’te öğrenip İstanbul’a dönen Mevlevi dervişi Mehmed Dede tarafından kurulmuştur. (Üzlifat Özgümüş, TDV İslâm Ansiklopedisi, c.7, s. 38-41.)
Farklı teknikler ve amaçlarla üretilmesine karşın genel olarak silisli kumun potas veya soda, kireç ve bazen daha başka katkı maddeleriyle birlikte eritilmesiyle elde edildiğini ifade etmemiz mümkündür. Erimiş hâldeyken; 1500-1600 °C gibi fevkalade bir sıcaklıkta akıcı olup 1100-1200 °C’de şekillendirilen cam, maharet, sabır ve azmi gerektiren, tamamen soğuduğunda ise çok sert ve kırılabilir bir yapı kazanan, hijyen ve sağlık açısından da en çok tercih edilen ve hak ettiği itibarı gören vazgeçilmez bir sanat eseridir.
Üfleme piposunun erimiş cama batırılması ve tamamen el işçiliği ile şekillendirilerek hizmete sunulması, bütün sanat dallarında olduğu gibi cam sanatında da kıymeti artıran en temel unsur olarak karşımıza çıkar. Lakin yalnızca özen, sabır ve itinanın değil aynı zamanda tabir yerindeyse ateşten bir gömlek giymenin adıdır camcılık. Bu sanatın erbabı olan camgeran, sanatının olgunlaşmasından evvel atölyesinde ilkin kendisi kıvam alır ve olgunlaşır. Sanat onu, tahammül sınırlarında müntehaya, sabrın yamaçlarından doruklara ulaştırır. Bu yönüyle fevkalade takdir edilesi, hayret ve ibret ile tefekkür etme vesilesi olarak karşımıza çıkar.
Cam sanatı insana pek büyük hakikatleri de hatırlatır. Zira insanın aslı olduğu gibi camın menbaı da topraktır. Şekil alması, kesafetinden sıyrılıp letafet kazanması, bir billur olup kemal bulması için nice emek, mihnet ve gayret gerekir. İnsan da dünyanın imtihan, mücadele ve mihnetlerinde yoğrulduğunda olgun ve kıymettar bir hâle gelir. Hayatı kulluk şuuruyla insanca ve yaratılış gayesine uygun yaşamak da ateşten gömlek giymek gibi değil midir? Evet, dünya nefisle yapılan çetin bir cihad, masivadan içtinab, marifetullaha iştiyaktan ibaret olması gerektiği cihetiyle çok güzel ve kıymetli fakat bir o kadar da zorlayıcı mücadele barındıran bir serüvendir. Camın öyküsünde olduğu gibi insan da ruhunda berrak hakikatler saklayan, letafet barındıran, olgunlaşıp kemal bulan bir hâl ile hemhâl olabilmek için zaman zaman imtihan ve mihnet ateşiyle kavrulur.
Evet, sanat pek çok ibret ve öğreti barındırır her safhasında. Ne mutlu sanatla olgunlaşıp ubudiyetle taçlanıp âlemlerin Rabbine layık bir kulluk ile dünya hayatını nihayete erdirenlere. Ne mutlu bir gülabdandan dökülen gül suyu misali, tertemiz ve latif, hayat nehrinden geçerek “hitamühü misk” sırrına erenlere…