BÜYÜYEN ŞEHİRLER
KÜÇÜLEN HAYATLAR
Mahmut BIYIKLI
Tanzimatla birlikte başlayan modernleşme projesi, en büyük darbeyi aile ve mahalleye vurmuştur. Geleneği devam ettiren bu iki dinamik yapı yara alınca toplumsal yapıdaki çözülme de hızlanmıştır. Bir anlamda, toplumun dönüştürülme çalışmasına mahallenin ilgasıyla başlanmıştır.
Tanzimat sonrası imar hareketlerine baktığımızda planlı bir şekilde geleneksel dokunun tahrip edildiğini net bir şekilde görürüz. Tanzimat’la başlayıp sonrasında hızlanan mahalleden kopuşun acı faturalarını, millet olarak çok ağır ödedik ve ödemeye de devam ediyoruz. Çünkü mahallenin bitişi, şehrin bitişi demektir. Şehri korumak için mahalleyi muhafaza etmek gerekir. Mahallenin huzuru kaçarsa şehre güven kaybolur. İnsan, kendisini mahallede emniyette ve güvende hissetmek ister. Bu güven duygusunun kaybolması, kaosa sebebiyet verir, telafisi mümkün olmayan problemlere kapı aralar. Saygının ve sevginin devam etmesi, mahremiyetin korunması, komşuluk kültürünün yaşatılması ve dayanışma ruhunun devam etmesi, yardımlaşmanın doğal bir süreçte sürmesi ancak mahallede mümkün olur.
Usta Yazar Ahmet Hamdi Tanpınar, “Mahallenin Düşüşüne Dair Beş Şehir” isimli makalesinde şu tespitleri yapar: “Bugünün mahallesi artık eskiden olduğu gibi her uzvu birbirine bağlı yaşayan topluluk değildir; sadece belediye teşkilâtının bir cüzü olarak mevcuttur. Zaten mahallenin yerini yavaş yavaş alt kattaki üsttekinden habersiz, ölümüne, dirimine kayıtsız, küçük bir Babil gibi, her penceresinden ayrı bir radyo merkezinin nağmesi taşan apartman aldı.”
Mekanik Mekânlar
Bizler, modern hapishanelere dönüştürülen apartmanlarda ve sitelerde kapitalizmin katı kurallarına kurban edilen bir hayatı yaşıyoruz. Birbirimizin kalp atışlarını duyabilmenin çok uzağına düşürüldük. Bireyselleşmenin sonucunda ortaya çıkan bunalımlar, gün geçtikçe artıyor. Bir merhaba sıcaklığına hasret bırakıldı modern insan. Zorluk yaşadığında “Bu da geçer ya hu.” tesellisini verecek bir dosttan yoksun bırakıldı. Çok katlı binalar, bunalım merkezlerine dönüşmüş durumda. İnsana hayat sunan, kimlik kazandıran faziletli şehirlerden, beton kentlere düşüşün trajik sonuçlarıyla karşı karşıyayız. Manayı dışlayan seküler zihnin inşa ettiği yapılarda, kalbin sesi duyulmuyor. Aklın, hâkimiyetini tek başına ilan ettiği yerde, gönül daralır. Gönlün dışlandığı yerde de sevgi, saygı, merhamet ve diğerkâmlık gibi yüce duygular da kaybolur.
Merhamet hissini besleyen mekânlar, değerlere bağlı insanlar yetişmesine vesile olur. Mekânın insan psikolojisi ile toplum sosyolojisini doğrudan etkilediği apaçık ortadadır. İnsanı merkeze almayan mekânlarda, insani olan hiçbir şey bulunmaz. Ruhsuz mekânlardaki bütün ilişkiler mekaniktir. İnsanı insan olmaktan çıkaran yapıların mimarlarının da insan olması ne tuhaf bir durumdur. Üstat Nuri Pakdil’in “İnsan seni savunuyorum sana karşı” diye haykırışı bundan olsa gerek.
Dünyaya gökdelenler inşa etme telaşındaki insanlar cenneti ararken aslında cehennemi yaşamaktadır.
Oysaki ilahi kanundur; dünyada rahat yoktur. Mutlak mutluluk, altından ırmaklar akan cennettedir. Dünyada cennet huzurunu ancak dünyayı güzelleştirme gayesiyle gayret gösteren ve bu uğurda mücadele gösterenler duyabilir.
Mahalle Kültürü
Mahallenin temel unsuru insandır. Mahalleyi mekân olarak değerlendirdiğimizde mekânı şereflendiren şüphesiz mekîndir. Yaşadığı yere abıhayat sunan, ruh katan, şüphesiz insandır. Kâmil insanların kurduğu mahallelerde, aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim vardır. Kavga ve gürültü olmadan, barış içinde yaşanır. Böyle bir mahallede yaşamak, âdeta sanata dönüşürdü. Sözünün ağırlığı olan ve kanaat önderi sayılan kişiler mahkemeye taşınmadan birçok sorunu çözerdi. Sulhu sağlayan bu şahsiyetler, birliğin beraberliğin de teminatıydı. Darda olan bilinir, hasta olana gidilir, yaşlılar ziyaret edilirdi. Yani kimsesiz kimse yoktu. Çünkü kimin insana ihtiyacı olsa mahalleli topyekûn orada olurdu. Ortak bir paydada buluşulan mahallede, kader birliği vardı. Mahallede aidiyet duygusu güçlü tutulur, hiç kimse kaderine terkedilmezdi. Düğünlerde sevinçler, cenazelerde acılar paylaşılır; cami cemaatine devamsızlık edenler hemen aranıp sorulur, bir derdi olup olmadığı merak edilirdi. Eşrefi mahlukat olan insan içindir her şey. Mahalle kendi içinde insanı önceleyen, insana hak ettiği değeri veren bir kültürü oluşturmuştu.
Gençler ve çocuklar için mahalle, aynı zamanda mektep olmuştu. Büyüğü sayma, küçüğü sevme, yaratılan her şeye karşı kendisini sorumlu hissetme bilincini, yeni nesiller, yüzyıllar boyunca mahalleden almıştı. Başkası için yaşamayı, kendi iyiliğinden önce başkasının iyiliğini düşünmeyi öğreten de mahalleydi. İstanbul özelinden söylemek gerekirse eski İstanbul hanımefendilerinin ve beyefendilerinin, hâlleriyle, dilleriyle ve mükemmel Türkçeleriyle verdiği dersi, bugün hiçbir eğitim müessesinde bulmak mümkün değildir. Onların yaşadığı mahalle; açık bir üniversite, dev bir kütüphane, içinde zengin kültürleri saklayan büyük bir müzeydi.
Mahallede Tekkenin Rolü
Mahalle kültürü, toplumsal patlamaların ve krizlerin önlenmesinde önemli bir rol üstlenir. Bu manada devletin de yükünü alır. Özellikle, Osmanlı Dönemi’nde mahallenin huzurunun korunmasında, tekkeler büyük vazife üstlenmişti. Belli bir nefis terbiyesinden geçen kişiler, çevresine faydalı olmak için çırpınan insanların iyiliği için yarışan bireyler hâline dönüşüyordu. Bu mekânlarda manevi eğitiminin yanı sıra, adabımuaşeret, insan sevgisi, komşuluk hakları, özetle mahalle kültürü içinde olması gereken bütün güzel hasletler bulunurdu.
İmamın Fonksiyonu
Osmanlı Dönemi’nde mahallede imamın etki gücünün yüksek olması, aynı zamanda dinin belirleyici gücünü de göstermektedir. İslami bakış açısı, mahalleye hâkim olduğu gibi dinî anlayış sonucu doğan diğerkâmlık, merhamet, saygı ve sevgi gibi ulvi kavramlar da diri bir şekilde yaşanmaktaydı. Türk İslam mahallesinde, imam sadece caminin içinde aktif değil, mahallenin tamamında önderdir, öncüdür. Cami mekân olarak nasıl merkezdeyse imam da şahsiyet olarak merkezdedir. İmamların sosyal hayatın içinde yol göstericilikleri, sorunların çözümündeki pratiklikleri, iyiliğin ve güzelliğin yerleşmesinde gösterdikleri gayret muhteşemdi. Gönlünü yaslayacak gönül arayanların ve sonu gelmez sorularına cevap arayanların aklına ilk gelendi imam. Çünkü gönle yakın dururlardı. Yeniden kendi medeniyetimize uygun mahalleler kurup şehirler inşa edebilirsek bu tecrübeden faydalanmamız gerekir.
Neyi Kaybettiğimizi Hatırlamak
Şehirlerimiz, kafa karışıklığımızın, yönümüzü şaşırmışlığımızın ve yolumuzu kaybetmişliğimizin acı bir göstergesi. Ne taklitte sınır tanımadığımız Batı şehirlerini tam kopyalayabildik ne de muhteşem örneklikleri olan ve Batılı düşünürlerin bile cennet şehirleri olarak tarif ettiği kendi şehirlerimizi koruyabildik. Şehirlerimizin sorunları gün geçtikçe derinleşiyor. İdeal şehirleri inşa edecek idealist nesiller yetiştirmedikçe havanda su dövmeye devam edeceğiz. Ruhunu kaybetmiş toplulukların kurdukları şehirler de ruhsuz olur. Bu manada bize neyi kaybettiğimizi hatırlatacak yeni bir ruh aşısına ihtiyacımız var.
Mahalleyi Yeniden Kurmak Mümkün mü?
Geçmişteki mahallenin fonksiyonunu anlatıp bugünkü hâlini de tasvir ettikten sonra gelecekte nasıl bir yol izleyeceğimize dair de cümleler kurmamız gerekir. İnşa edilmekte olan modern şehirlerde, insanın kültürle olan ilişkisine yönelik bir kaygı söz konusu değil. Toplumun büyük kesimi, çıkar odaklı bir anlayışla hareket ediyor. Daha fazla kazanma hırsı insanların gözlerini kör, kulaklarını sağır etmiş durumda.
Peki ne yapacağız, bu savaştan vaz mı geçeceğiz? Elbette ki hayır. Bu insanlara İslam şehrinin hususiyetlerini, Osmanlı mahallesinin toplum için vazgeçilmezliğini anlatacağız. Fuat Sezgin Hoca gibi para makam düşkünlüğü olmayan, muhayyel bir nesil için malzeme derleyeceğiz, fikir üreteceğiz. O nesil bir gün kendilerinde öz güven bulup, yeniden köklerine dönme iştiyakı hisseder ve harekete geçerse onlara yol haritalarını hazır edeceğiz. Ben bu konuda umutsuz değilim. Başta mimari olmak üzere, bir gün her alanda öze dönüşün gerçekleşeceğine inanıyorum. Biz yeter ki üzerimize düşeni yapalım. Sadece Turgut Cansever Hoca’yı anlatabilsek ve onun derdini yeni nesillere aktarabilsek bile epey yol almış oluruz.
Cansever, medeniyet kırılmalarını hakkıyla kavrayan ciddi bir düşünür olarak milletimiz adına esaslı bir muhasebe yapmış ve meseleye bilgece yaklaşarak çözüm önerilerini dile getirmiştir. Son yüzyılın ve daha öncesinin sadece hasar tespitini yapmamış, aynı zamanda onarıma ve yeni tasarıma dair de düşünce üretmiştir. Onun mimarlık, şehir, mahalle ve ev üzerinden geliştirdiği fikirler ayakları yere basan somut, uygulanabilir fikirlerdir. Cansever örneğini özellikle vermemin sebebi, çaresiz olmadığımıza, istersek yapılabileceğimize dikkat çekmektir. Cansever gibi ufuk şahsiyetlerin izinden gidip onun fikirlerini de aşacak yeni bilgeler yetiştirmek de ödevlerimizdendir. Gelecek nesilleri ve gelecekteki şehirleri düşünmek, dinî ve millî hatta insani bir sorumluluktur.
Mahalleyi kurtarmak, mahallelilik ruhunu korumak başlı başına bir beka problemidir. Gelecekte kurulacak yeni şehirlerin mahalle kültürünü yaşatacak şekilde inşa edilmesi toplumsal bir zarurettir. “İnsanı yaşat ki devlet yaşasın” sözünden mülhem, biz de "Mahalleyi yaşat ki şehir yaşasın." diyelim.
Mekânın insan psikolojisi ile toplum sosyolojisini doğrudan etkilediği apaçık ortadadır. İnsanı merkeze almayan mekânlarda, insani olan hiçbir şey bulunmaz. Ruhsuz mekânlardaki bütün ilişkiler mekaniktir.
Mahallenin temel unsuru insandır. Mahalleyi mekân olarak değerlendirdiğimizde mekânı şereflendiren şüphesiz mekîndir. Yaşadığı yere abıhayat sunan, ruh katan, şüphesiz insandır. Kâmil insanların kurduğu mahallelerde, aklıselim, kalbiselim ve zevkiselim vardır.
Mahalleyi kurtarmak, mahallelilik ruhunu korumak başlı başına bir beka problemidir. Gelecekte kurulacak yeni şehirlerin mahalle kültürünü yaşatacak şekilde inşa edilmesi toplumsal bir zarurettir.