BURADA O ESKİ RAMAZANLAR

Dr. Öğr. Üyesi Mevlüt DEDE
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi

Belirli bir yaşın üzerindekilerin söylediği meşhur sözdür; nerede o eski ramazanlar! Hicretin ikinci yılı yani 624 tarihi Müslümanların ilk ramazan ayıydı. Hatta Bedir Savaşı ramazan ayının ortalarında gerçekleşmişti. Dolayısıyla tam bin dört yüz yıllık bir geçmişimiz var ramazan ile… Elbette her devrin kendine göre bir ramazan algısı olacaktır. Dünyanın her yerinde yaşayan Müslümanların ramazan ayı İslam dairesinde ortak olsa da değişen zaman, dönüşen şartlar, tarihî, coğrafi ve kültürel etkenler birbirinden farklı da kılacaktır elbet. Biz bu toprakların Müslümanları ve kadim bir İslam toplumu olarak sıkı sıkıya bağlıyız ramazan ayına. Ancak günümüzde “eski ramazanlar” deyince akla şüphesiz Osmanlı ramazanı gelecektir. Hatta Cumhuriyet Dönemi’nin ilk yıllarından dem vurarak bahsedilen ramazanlar da aslında bir Osmanlı mirasıdır babalarımızdan annelerimizden ve tüm büyüklerimizden bizlere...
Ramazandan Önce Gelen Ramazan
Başta Saray olmak üzere bütün halk ramazan öncesinde hazırlıklara başlardı. Yani ramazan ramazandan önce gelirdi Osmanlı’ya… Günümüzden farklı olarak ramazanı ve oruç tutmayı sadece aç kalmak olarak değerlendirmeyen bir kültür vardı. Özellikle nefsin her türlü terbiyesi olarak değerlendirilmişti oruç. On bir aylık sürenin ardından gelen ramazan, Müslümanların kendine gelmesini, manevi anlamda daha derinleşmesini sağlayan ve tabiri caizse hâlden anlamayı öğreten bir mürebbi gibiydi âdeta! Yılın diğer dönemlerinde de edep, adap ve adalet algısına dikkat edilse de bunlara ramazan ayında daha bir özen gösterilmişti.
Her konuda olduğu gibi ramazanda da tebaasını düşünen devlet aklı, halkın bu mübarek ayı sıkıntılardan uzak geçirmesi için, ramazan başlamadan önce tembihnameler yayımlardı. Bu tembihnamelerde ay boyunca fiyatların artmaması gerektiği vurgulanırdı. Ayrıca mesai saatlerinin iftara göre düzenlenmesi, Müslümanların bu ayda daha çok ibadet etmeleri, israftan uzak durulması gibi toplumsal öğütler de verilirdi. Hatta gayrimüslimlerin mahallelerinde onların rahatsız olmaması için davul, zurna çalınmaması da tembihnamelerde yazılırdı. Kısaca tembihnameler, ramazan ayı gelmeden önce insanları ramazana hazırlayan resmî bir öğretiler bütünüydü. Özetle Osmanlı’da ramazan, ramazandan önce başlardı.
Muhabbetin Makamı Olmaz!
Osmanlı’da hazırlıklarını ramazan başlamadan önce yapan Saray’ın ramazan ayında tebaasına kapısını daha fazla açtığı görülür. Saray mutfağı olan “matbah-ı amire”de yapılan iftarlıklar, ramazan öncesinde sarayda yaşayanların ihtiyacını karşılarken on bir ayın sultanı geldiğinde kapılar ağzına kadar açılır ve binlerce kişiye aynı anda iftar yaptırılırdı. Tevazunun bir aynası olarak yemek konusunda saray ahalisi ile halk arasında bir ayrım yapılmaz, herkese aynı yemekler ikram edilirdi.
Saray, halkına böyle izzetüikramlarda bulunurken elbette tebaa da geri kalmayacaktı. Başta İstanbul’da olmak üzere halk iftar vakti evlerinin kapılarını açardı. Misafirperverliğin ve hayır anlayışının zuhuru olarak yemekler ailenin ihtiyacından fazla hazırlanırdı ki yolda kalanlar, garipler veyahut iftara evine yetişemeyenler olursa bu kişiler evlerinde misafir olsunlar ve kendileriyle oruçlarını açsınlar diye. Yani “Muhabbetin makamı olmaz.” anlayışı üzere nasıl ki sarayda binlerce kişi ağırlanıyorsa halk da kendi imkânları doğrultusunda aynı şeyi yapıyordu. Hatta misafir edilen kişi yoksul ve muhtaç ise misafirliğin bitişinde kendisine bir miktar para verilirdi ki “Efendim sizleri buraya kadar yorduk, zahmet ettiniz, yemeğimizi yerken de ağzınız yorulmuştur, âcizane bu da diş kiramız olsun.” denerek yardımın karşıdaki kişiyi rencide etmeden yapılması sağlanmıştır.
Gönül Köprüsü: İnsandan İnsana Minareden Minareye…
Ramazan, Müslümanların birbirleri arasında bir gönül köprüsü olurken her şeylerini borçlu oldukları Rab’leriyle de bağlarını güçlendiren bir sebepti. Manevi olarak derinleşen duygu hâli, mahyalarla Müslümanlara sürekli bir çağrı ve nasihat olacaktır. Günümüzde çok daha kolay şartlarda kurulan mahyalar, Osmanlı Dönemi’nde çok zor şartlarda hazırlanmaktaydı. Ve aydınlatma kandillerle yapıldığı için biten kandil yağlarının yerine belirli aralıklarla yağlarının tekrar konulması gerekmekteydi. Dolayısıyla mahyacılık sadece bir meslek olmaktan ziyade hem bir sanat hem de fedakârlıktı. Bu fedakârlığın da herhâlde dünyada bir karşılığı olamazdı. Ancak birden fazla minaresi olan selatin (sultan) camilerine asılabilen mahyalarda başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennem azabından kurtuluş olan ramazanda bu anlayış üzere ayın başında, ortasında ve sonunda farklı mesajlar verilirdi. Minareler arasında kurulan mahyalar, âdeta Allah ile kul arasında kurulan gönül köprülerinin manevi simgeleri olmuştu.
Mahyalarla Allah ile kul arasında daha yakın bir bağ kurulurken kimi zaman bu bağ, birbirini tanımayan, belki de ruz-i mahşerde karşılaşacak olan insanlar arasında da kurulabiliyordu. Maddi durumu iyi olan tebaadan Müslümanlar, fakir mahallelerine gidip buradaki dükkânlara girerek günümüzde veresiye defteri dediğimiz “zimem defteri”ni alarak içerisinden rastgele bir yeri seçer ve borçlu olan fukaranın borçlarını öderdi. Veren elin alan eli bilmemesi şiarının en güzel örneklerinden biridir bu. Çünkü ne borcu silen kimin borcunu sildiğini bilir, ne de borcu silinen borcunu kimin sildiğini bilir! Günümüzde bu gelenek tekrar canlandırılarak kısmen de olsa yaşatılmaya çalışılmaktadır.
Fitrelerin yanında zekâtlar da özellikle ramazan ayında verilmiştir. Hicri takvime göre yılın herhangi bir miladi ayına ve mevsime gelecek olan ramazan, hem verilen zekâtın daha fazla faziletli olması ümidiyle hem de her yıl verilmesi gerektiği için kolay hesap edilmesi düşüncesiyle bu ayda verilmiştir.
Bu Ayda Eğlenmek de Var!
Osmanlı’da ramazan elbette ki uhrevi bir derinliktir. Lakin bunun yanında başta Saray olmak üzere her yerde farklı eğlenceler de düzenlenmiştir. Özellikle teravih sonrası başlayan eğlencelerle insanların daha keyifli vakit geçirmesi sağlanmıştı. Başta çocukların en çok sevdiği ve bir nevi sinema diyebileceğimiz gölge oyunu Karagöz-Hacivat olmak üzere, geleneksel tiyatro oyunları olan meddah ve orta oyunu yaygın eğlencelerdendir. Bunların dışında da farklı dönemlerde imkânlar dâhilinde farklı eğlenceler de düzenlemiştir Osmanlı ramazanında.
İşte Burada Eski Ramazanlar!
Osmanlı ramazanı da bu yazılanlardan ibaret değil elbet. Zaten burada esas olan, mazinin bir hatıra olarak anılmasından ziyade hayatımıza dokunabilmesi ve bize sunduğu o kadim tecrübelerle ibret olabilmesidir herhâlde! Modern dünyanın gündelik hayatı hızla topraklarımıza girerken, her geçen zaman bize “Nerede o eski ramazanlar?” dedirtmekte. Ramazan öncesinde yapılan zamlarla yahut oruç tutmayı sadece midenin aç kalmasından ibaret gösteren bir algı oluştu zihinlerde. Esasında eski ramazanları yaşamak ve yaşatmak bizim elimizde. Dinimizle kurduğumuz kuvvetli bağlar her yönüyle eski ramazanları yaşatacaktır bize. Dinimizle kendimiz arasında inşa edeceğimiz gönül köprüsü aradaki bu bağı tekrar kurmamızı sağlayacaktır. Osmanlı ramazanları ya da eski ramazanların asıl amacı kâmil bir mümin ve eşref-i mahlukatı ortaya çıkarmaktı. Yani bizim de ihtiyacımız olan bir kemalatı koyar insana hedef olarak. Bu konuda Osmanlı’dan ve eski ramazanlardan alacağımız çok örnek olsa gerek. Mesela iftar vaktinde hazırlanan atıştırmalık “iftariyeler”, oruç açıldıktan sonra yenilir ve akşam namazı kılınırdı. Namazdan sonra asıl yemeğe geçilirdi. Mahyalarda yazılan “Oruç tut ki sıhhat bulasın.” hadisi modern tıbbın da bize öğretisi ve tavsiyesi olarak karşımıza çıkar. Ayrıca “Müslüman Müslüman’ın kardeşidir.” hadis-i şerifinden hareketle dünyanın farklı coğrafyalarında yaşamaları dahi lüks görülen Müslüman kardeşlerimizin geçirdiği ramazanı da unutmamak gerek! Çünkü “Komşusu aç iken tok gezen bizden değildir.” ve bu nebevi söz ramazandan da beri değildir!

Taride bu ay neler oldu
Mimar Sinan vefat etti.
(9 Nisan 1588)
Türkiye’de internet ağı ilk defa kullanıldı.
(12 Nisan 1993)
RTÜK kuruldu.
(13 Nisan 1994)
İlk yerli kâğıt imal edildi.
(18 Nisan 1936)
TBMM açıldı.
(23 Nisan 1920)
Kût’ül-Amâre zaferi kazanıldı.
(29 Nisan 1916)

Osmanlı ramazanları ya da eski ramazanların asıl amacı kâmil bir mümin ve eşref-i mahlukatı ortaya çıkarmaktı. Bu konuda Osmanlı’dan ve eski ramazanlardan alacağımız çok örnek olsa gerek.