BUHRAN DÖNEMİNDE MÜSLÜMAN BİR MÜNEVVER: SAİD HALİM PAŞA
Koray ŞERBETÇİ
Takvimler 5 Aralık 1921’i gösterirken 1. Dünya Savaşı depreminin siyasi artçı sarsıntıları devam etmekteydi. Bu sarsıntılı iklim içinde, ne İstanbul’a ne de Mısır’a gidebildiğinden İtalya’nın başkenti Roma’da sıkışıp kalan Said Halim Paşa, kiraladığı konağın kapısında kendisine doğrultulan bir silahla karşılaştı. Bu silah, Arşavir Şıracıyan adlı bir terörist tarafından kendisine doğrultulmuştu. İşte o gün, çok okuyan, geniş kültür sahibi bir Müslüman aydın ve kibar, iyi ahlaklı, dürüst bir Osmanlı devlet adamı bu silahtan çıkan kurşunlarla dünya hayatını tamamlayacaktı.
Peki, bir yandan başarılı bir devlet adamı iken aynı zamanda devrin derin bir entelektüeli olan Said Halim Paşa kimdi ve tarihimize hangi düşünce mirasını bırakmıştı?
Eğitim ve Siyasi Kariyer İnşası
Said Halim Paşa, II. Mahmud devrinde Osmanlı Devleti’ni bir hayli uğraştırmış olan Mısır valisi Kavalalı Mehmed Ali Paşa’nın torunuydu. 19 Şubat 1864’te Kahire’de dünyaya geldi. Elbette Mısır’ın bu yönetici ailesine mensup Said Halim Paşa’nın yetişmesi de bu minvalde şekillendi. Onun fikir dünyasını şekillendirecek hamle, ailesiyle birlikte 1870’te İstanbul’a yerleşmesiyle başladı. Zengin ve köklü bir ailenin çocuğu olarak ilköğrenimini özel hocalardan yaptı. Ardından Arapça, Farsça, Fransızca ve İngilizce öğrendi. Sıra yüksek tahsiline geldiğinde ufukta Avrupa göründü. Yüksek tahsilini İsviçre’de siyasi ilimler alanında tamamladı. İşte tüm bu sağlam tahsil kendisini Doğu, İstanbul ve Batı eksenini iyi anlayan bir Müslüman aydın hâline getirdi. Açıkçası onun döneminde, tüm bu alanlarda düşünür sayısı sınırlıydı.
Sağlam bir eğitimden sonra siyasi kariyeri de aynı çizgide parlak bir biçimde ilerlemeye başladı. Devir Osmanlı Devleti’nin fırtınalı bir siyasi iklimde var olma ve yok olma mücadelesi verdiği zor yıllardı. Osmanlı Devleti sadece kendi siyasi varlığı için değil hem İslam dünyası hem de Batı’nın sömürgeci saldırganlığına karşı tüm mazlum milletler için ayakta kalma mücadelesi veriyordu. İşte bu mücadelenin başındaki isim Sultan II. Abdülhamid, bu parlak gence iltifat gösterdi ve kendisine sivil paşalık rütbesi verdi. Ardından da Şûrâ-yı Devlet üyeliği gibi önemli bir makama tayin etti.
Said Halim Paşa kendisine emanet edilen bu makamların hakkını verdikçe siyasi kariyeri de yükseliyordu. Görevindeki başarısından dolayı kısa zamanda Rumeli beylerbeyliği payesine yükseltildi. Böylece Sultan II. Abdülhamid’in en güvendiği bürokratlardan biri oldu.
Fakat devir, zor bir devirdi. Osmanlı Devleti içeride de bu var olma yok olma mücadelesinin önemini kavrayamayan, küçük çıkar hesaplarıyla bu mücadeleyi baltalayan şahsiyetlerin de saldırısı altındaydı. Bir bürokrat olarak yükselen Said Halim Paşa da bu küçük şahsiyetlerden nasibini aldı. Onu, Yeniköy’deki yalısında zararlı evrak ve silah bulundurduğu gerekçesiyle saraya ihbar ettiler. Bu olay âdeta dönüm noktası oldu. Paşa, Şûrâ-yı Devlet’teki göreviyle ilgisini azaltıp yalısına çekildi. Bir taraftan kitap okumakla sosyal ve tarihî incelemelerle diğer taraftan eski eserleri toplamakla meşgul oldu.
Yeni Bir Sayfa
Said Halim Paşa’nın kültürel inzivaya çekildiği yalısı aslında inziva kelimesinin zıddına çok hareketliydi. Bu yalıda ilim ve siyaset adamları ile edebiyatçılar bir araya gelerek sohbet ederlerdi. Said Halim Paşa Yalısı, âdeta dönemin sivil bir akademisi hâline gelmişti.
Fakat Said Halim Paşa’nın ilmî faaliyetleri, yönetime bambaşka yansıtılınca kendisi İstanbul’dan uzaklaştırıldı. Önce doğum yeri Mısır’a ardından da Avrupa’ya gitti. İşte tam bu noktada hayatına yön verecek yeni bir sayfa açıldı. Üzerindeki siyasi baskının da etkisiyle devrin muhalif siyasi akımı Jön Türklere yaklaştı ve ardından harekete dâhil oldu.
Doğal olarak II. Meşrutiyet’in ilanından sonra diğer Jön Türklerle birlikte İstanbul’a döndü. Yeni siyasi ortamda yine bürokrasinin önemli makamlarında görevler almaya başladı. Henüz tahtta olan Sultan II. Abdülhamid’in 14 Aralık 1908’de kendisini Âyan Meclisi üyeliğine tayin etmesi, Said Halim Paşa’nın devlet yönetimine yüksek bir noktadan dönüşü demekti.
Bütün Yollar Mekke’ye Çıkar
Said Halim Paşa bunalım ve buhran içinde gördüğü İslam toplumunun kurtuluşu için fikir sahasında ciddi emek harcar. Eserlerinde sıklıkla İslam ve Batı toplumları karşılaştırmalarına yer verir. Said Halim Paşa’ya göre Doğu, Batı’dan o kadar farklıdır ki çok defa aynı kelimeler iki toplumda farklı anlamlar taşıyabilir. Said Halim Paşa’nın bunu vurgulamasındaki maksat, Avrupa’nın bilim ve sanayi alanındaki gelişmelerini kanıt göstererek kültürel üstünlüğünü de ilan etmesidir. Zira bu baş döndürücü teknik gelişmeler karşısında çözüm yolları arayan Müslüman dünyanın gelenekten kopan aydınları, kültürel sahada da teslim olmayı kabul ederken geleneksel yaklaşımdaki aydınlar da tamamen içe kapanış refleksi göstermişlerdi.
İşte Said Halim Paşa’ya göre en önemli nokta burasıydı; Batı’ya karşı nasıl bir tepki verileceği! Bu noktada o, ısrarla toplumların farklı sosyopsikolojik kodları olduğunu vurguladı.
Örneğin Said Halim Paşa Jön Türk hareketine mensup olmasına rağmen aynı harekette yer alan pek çok isimden farklı olarak Batı’dan kayıtsız şartsız siyasi sistem ithal edilerek devletin çöküşünün önlenebileceği fikrine katılmaz. Ona göre Müslüman toplumlarda siyasal mücadeleler Batı’da olduğu gibi çatışma ve farklılaşmaya değil uzlaşma ve dayanışmaya dayanır. Bu nedenle aynı siyasal sistem, aralarındaki farklılıklar nedeniyle bu iki topluma birden yararlı olamaz.
Yine İslam toplumunun krizini analiz eden Said Halim Paşa, İslam toplumunun bugünkü geri kalmışlığının maddi olduğunu, eğitim eksiğinden kaynaklandığını ifade eder. Batı toplumlarının içerisine düştüğü bunalım ise manevidir. Doğal ahlaki yasaların bilinmemesinden kaynaklanmaktadır. Özetle İslam toplumu maddi, Batı toplumu ise manevi mutluluktan yoksundur. İslam toplumu maddi geriliğini ortadan kaldırmak için Batı’dan yararlanmalı, Batı toplumları ise bu manevi buhrandan kurtulmak için İslam’ın öngördüğü ahlaki ve toplumsal yasaları öğrenmek amacıyla İslam toplumuna yönelmelidir.
Said Halim Paşa’ya göre bir toplumun dinsiz mutlu olması düşünülemez. Çünkü her toplum ruhunda bir inanç ihtiyacı duyar. Batı toplumları bugün Hristiyanlıktan uzaklaşmıştır ama dinden uzaklaşmamıştır. Çünkü Hristiyanlık yerine kendilerine bilimcilik felsefesini din edinmişlerdir. Artık Batı’nın manevi rehberleri ruhbanlar değil bilim adamları ve filozoflardır. Bu yeni din kendilerine mutluluk verecek midir? Paşa’ya göre bunu zaman gösterecektir. Çünkü kendi ifadesiyle “Batı için her yol Roma’ya giderse, İslam dünyası için de Mekke’ye gider.”
Kanun-u Esasî hakkında Başka Bir Görüş
Said Halim Paşa, temel amacı Osmanlı Devleti’nde bir anayasa ilan edilmesi ve meşruti bir monarşi kurma gayesindeki Jön Türk hareketinin içindedir. Ama bir fikir adamı olarak ülkenin sosyal şartlarından koşullarından hareketle ve Osmanlı ülkesi değil Avrupa ülkeleri esas alınarak hazırlandığını söylediği 1876 Anayasası’na şiddetle karşıdır.
Said Halim Paşa’ya göre Batı’nın siyasi ve sosyal ihtiyaçlarına göre hazırlanan anayasa, Balkanlardan Arabistan çöllerine kadar uzanan Osmanlı Devleti’ndeki farklı toplulukların bünyesiyle bağdaşmamaktadır. Çünkü ona göre Osmanlı milletinin çoğunluğu henüz dünyaya kapalı kırsal bir hayat sürmektedir.
Dahası, bu kapalılık yanında Batı toplumlarında büyük bir rol oynayan aristokrasi ve burjuva sınıfı Osmanlı toplumunda yoktur. Osmanlı toplumunda en faal ve aydın sınıf memurlardır. Dolayısıyla Osmanlı toplumunda ayrıcalıklı sınıf anlayışı bulunmadığından sınıflar arası bir mücadele de yoktur. Dolayısıyla, anayasanın başka ülkelerin deneyimlerinden faydalanmakla beraber ülkenin sosyal şartlarına ve değerlerine uygun olarak hazırlanması gereklidir.
Bu ilke sadece anayasa ile ilgili de değildir. Batı’dan getirilen tüm yenilikler, ülkelerin sosyal, kültürel şartları ve değerleri ile uyumlu olmalıdır. Aksi takdirde, başkalarının deneyim ve kanunları ile sorunlarımızı çözmeye kalkışmak Said Halim Paşa’ya göre ülkenin kendi kimliğini yitirmesi ve çözümsüz bir teslimiyetten başka bir şey değildir.
Fırtınalı Yıllarda Yöneticilik
Said Halim Paşa, sadece yüksek bir bürokrat değil aynı zamanda devrin önemli fikir adamlarındandı. Kendisi Âyan Meclisi üyesi olabilirdi fakat Cem‘iyyet-i Tedrîsiyye-i İslâmiyyenin (Darüşşafaka) idare meclisi üyeliğinde de bulunarak kültürel hayata da dâhil olmaktan geri durmuyordu.
Fakat II. Meşrutiyet’ten sonra Osmanlı Devleti en zor günlerine girdi. Gerek dışarıdan kendisine yapılan saldırılar, gerek dünyayı bir savaşa doğru sürükleyen milletlerarası gerginliğin had safhaya varması ve gerekse de Osmanlı iç politik çekişmeleri her geçen gün bunalımı arttırıyordu.
İşte tam da bu fırtınalı iklimde Said Halim Paşa gerçekten kritik görevler üstlendi. Said Halim Paşa, Balkan Harbi’nin bu bunalımlı ve yıkım yıllarında 1912’de Şu’ra-yı Devlet Reisi, 1913’te ise Hariciye Nazırlığı (Dışişleri Bakanlığı) görevine getirildi. Ama ne Osmanlı siyasi hayatında ne de dünya siyasetinde tansiyon düşüyordu. Bütün işaretler büyük bir dünya savaşını işaret ediyordu. İşte tam bu iklimde bir suikast ile Osmanlı kamuoyu çalkalandı. Sadrazam Mahmut Şevket Paşa öldürülmüştü. Osmanlı iç siyasetinde gerginliğin son haddine geldiği bu noktada hem deneyimli devlet adamı hem de bir fikir adamı olan Said Halim Paşa’ya ağır bir görev verildi: Osmanlı Devleti’nin ikinci adamı olmak yani sadrazamlık. Paşa, 11 Haziran 1913’te kendisine vezirlik rütbesi verilerek önce sadaret kaymakamlığına, ertesi gün de sadrazamlık makamına getirildi ve hükümeti kurdu.
Said Halim Paşa Devletin İkinci Adamı
Said Halim Paşa’nın sadrazam yani devletin ikinci adamı seçilmesi âdeta yükselen gerginliği onun mutedil, aklıselim sahibi ve bilge duruşu ile dengeleme gayreti gibiydi. Zira sadrazamlıktaki gayretleri de bu fikri doğrular nitelikteydi.
Said Halim Paşa, sadrazamlığı döneminde Osmanlı Devleti’ni bunaltacak olayları kararlı duruşu ve soğukkanlılığıyla çözmeye gayret etti. O dönemde millî bir travma olarak ortaya çıkan eski başkent ve sembol şehir Edirne’nin kaybedilmesi bunların başındaydı. Yeni sadrazam, Edirne’nin geri alınmasında ve Adalar meselesinde büyük hassasiyet gösterdi ve bu hassasiyeti sonuç verdi. Yine yaklaşan savaş bulutları içinde 2 Ağustos 1914 tarihinde Almanya ile ittifak antlaşması onun yalısında yapıldı. Fakat bütün bu ince diplomasisi ve soğukkanlı duruşu büyük felaketi önleyemedi. Sadrazamlığı döneminin en önemli olayı, kendisinin onayı alınmadan Rusya’ya yapılan saldırı sonucu Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’na girmesi oldu.
Said Halim Paşa’nın sadrazamlığı zor savaş yıllarında İttihat ve Terakki’nin önemli ismi Talat Paşa ile arasının açılmasıyla önce göstermelik bir hâle geldi ardından da rahatsızlığını ileri sürerek istifa etmesiyle
(3 Şubat 1917) sona erdi.
Sürgün Yılları
Mütareke yıllarında 1915 Olayları ile ilgili olarak suçlanmış ve Dîvân-ı Âlî’ye verilmiştir. Dönemin ileri gelen İttihat ve Terakki mensupları gibi önce tutuklanarak Bekirağa Bölüğü’ne konuldu, ardından da Malta’ya sürüldü. Malta’da da İngilizler tarafından 1915 olayları ile ilgili olarak yargılandı ama delil bulunamadığından serbest bırakıldı.
Said Halim Paşa arada kalmıştı. İstanbul’a dönmek istedi ama isteği sakıncalı görülüp reddedildi. Memleketi olan Mısır, İngiliz işgali altında olduğundan oraya da gidemiyordu. Roma’da bir konak kiralayıp oraya yerleşti. Ama burada da vatanı için faaliyet göstermeye devam etti. Hatta uluslararası alanda tanınmışlığını ve saygınlığını kullanarak Anadolu’da bir Ermeni devleti kurulması fikrini destekleyen ABD başkanı Wilson’a bir mektup yazdı. Wilson’un fikirlerinin değişmesinde bu mektubunda önemli bir payı olduğu söylenir.
Tüm bu şartlar içinde Said Halim Paşa 5 Aralık 1921’de konağın önünde kendisini 1915 Olaylarından sorumlu tutan terörist Arşavir Şıracıyan tarafından öldürüldü. Paşa’nın naaşı 26 Ocak 1922’de İstanbul’a getirildi ve 29 Ocak 1922’de cenaze namazı Ayasofya Camii’nde kılınarak Sultan II. Mahmud Türbesi bahçesindeki babasının mezarının yanına defnedildi.