BUGÜNÜN HAYALİ
Merve YURTSEVER
Kırık dökük kapılardan, dışarıdaki rüzgârı içeri taşıyan pencerelerden, kat kat boyadığı hâlde rutubetten dökülen duvarlardan kurtuluyordu artık. Uçarak vardı kiracısı olduğu evin kapısına. Ne de olsa artık bu evden taşınacak, kendi evine geçecekti.
Yıllardır bugünün hayaliyle yaşadı. Çocuklarını ikinci el kıyafetlerle büyüttü. Kendine en son ne aldığını düşünse bile hatırlayamazdı herhâlde. Zaten bir önemi de yoktu artık. Çekilen tüm sıkıntılar bugün içindi. Elinde tuttuğu tapu, her türlü fedakârlığa değdiğinin kanıtıydı. Dişinden tırnağından arttırdı. Çok çalıştı. Nihayet onun da bir evi vardı. Sıkıntıları hatırlamak anlamsızdı. Düşünmekten vazgeçti, yaşadığı anın lezzetine odaklandı. Mutluluğunu anlatmaya ne hacet, bir kere yüzüne bakan her şeyi anlardı.
Eşi işinde, çocukları okulda, Feriha’nın ruhu ise yeni evindeydi. Sabah herkesi yoluna uğurladığı gibi koşmuştu tapu dairesine. Vedat Bey, “Bekle, öğle arasında gelirim, beraber gideriz.” dese de dayanamazdı ki beklemeye, ödü kopuyordu bir aksilik çıkacak diye. Çıkmasın diyeydi uğraşları. Çok şükür çıkmadı da. Elinde tuttuğu tapu değildi sadece, hayaldi, umuttu.
Soluklanmak için oturduğu kanepede uzun uzun baktı tapuya. Birbirine hasret sevdalıların fotoğraflara daldığı gibi, aşkla. Kanepenin rahatsız edici yaylarının da etkisiyle “Kalk!” dedi kendine. “Kalk toparlan, yarın yolcusun…” Bunca yıl sonra ilk defa dudakları kulaklarına bu kadar yakın dolaşıyordu. Yaşadığı mutluluk taşınma telaşıyla harmanlanıyordu. Önce koynunda saklamak istedi tapuyu ancak katlamaya kıyamadığından gönlüne en güvenilir yer, duvarda asılı Kur’an oldu. İtinayla yerleştirdi tapuyu Mushaf kabının içine.
İşe koyulmalıydı. Bir bir boşalttı bazanın altındakileri. Çeyizinde aldığı yemek takımları, fincanları, çatal bıçak takımları, evim olunca kullanacağım hayaliyle bu ana dek beklemişti. İlmek ilmek umutlarla ördüğü dantelleri hurçlardan çıkarmayı bugüne saklamıştı. Küflenmesin diye arada çıkarır, havalandırır, içi gide gide tekrar yerleştirirdi. Bu son iç çekişiydi. Ya o sürahi takımı? Nasıl da tatlı gelecekti kenarları yaldızlı bardaktan içeceği su. Özendiği ne varsa hepsine kavuşma vaktiydi.
Eli çabuktu her zaman Feriha’nın. Kısacık zamana çok iş sığdırırdı. Çalışırken zamanın nasıl aktığını anlamazdı. Nihayet biriktirdiği tüm umutlar kutuların, kolilerin, hurçların içinde koridora çıktı. Çok fazla eşya götürmeyecekti yeni evine. Yorulmuştu ama yorgunluğuna da değmişti. Dönüp şöyle bir baktı eski kanepelerine. O an bir panik dalgası sarıldı bedenine. “Eşyalar!” dedi. Eşyaları ya unuturlarsa. Telefona koştu Feriha aceleyle. Mobilya mağazasına sıkı sıkı tembihledi, yarın erkenden yeni mobilyaları gelecekti. Yine rahata erdiremedi içini. Diken üstündeki hayata alışkın hâllerinin göstergesi ortaya çıktı, dayanamayarak eşine mesaj attı. “Ben aradım ama gelirken mağazaya uğrayıp mutlaka sen de tembihle. Bir aksilik olmasın.”
Geçen yıl taksitle almışlardı. Yeni koltuk takımları, yemek masası, yatak odası takımı ve iki yavrusuna da çocuk odası. Mağazada beklemesini kabul etmişti müdür de pırıl pırıl sokacaktı yarın evine. Yoksa bu evde yeni eşya bekler mi hiç? Rutubetten, nemden kullanılmadan eskirdi alimallah. Beyaz eşyaları da önceki yıl almışlardı. Yine taksitle, yine mağazada beklemesi sözüyle. Tapu dairesinden dönerken yol üstünde uğramıştı beyaz eşyacıya da ondan yana içi rahattı. Telefonda verilen sözlere güvenemiyor, içini türlü endişeler kemiriyordu. O yüzden eşi mutlaka mobilyacıya uğramalıydı.
Akşam Vedat Bey eve geldi. Yemekler yendi, çaylar içildi. Çocukların ödevleri bitti. Herkes sabaha biran önce kavuşma isteğiyle erkenden yattı. Bir Feriha’nın gözleri kapanmıyor, heyecandan uyuyamıyordu. Parıltılı hayallerle sabaha ulaştı.
Alelacele yapılan kahvaltı sonrası bir kamyonet kapıya yanaştı. Büyük bir araba kiralamamışlardı, mobilya denmeye şahit isteyen teferruatları burada bırakacaklardı. Çabucak yüklendi eşyalar. Son kez ardına dönüp bakmadan vedalaştı can komşularıyla. Allah size de nasip etsin dileklerini gönülden sundu her birine. Komşuluğu severdi Feriha. Yol, yeni komşularının ve onları evinde nasıl ağırlayacağının hayaliyle tükendi. Şüphesiz her şey çok güzel olacaktı.
Yeni evleri tertemizdi ama içine sinmedi Feriha’nın. Tekrar süpürüp sildiler hep birlikte, neşeyle. Çok geçmeden mağaza yetkilileri sözlerini tutmuş, eşyaları kapılarına gelmişti. Özenle sıyırdılar muşambalarından. En pahalı parfüm kokularına değişmeyecekleri yeni eşya kokusu sardı etraflarını. Derin soluklar alıyordu her biri. Bu anın, bu kokunun hayaliyle uzun zamandır yaşıyorlardı. En çok da Feriha. İşte, hayalleri gerçekliğe bürünmüştü. Marangoz atölyesi havası sinmiş evlerinde keyiflerine diyecek yoktu. Her bir parça olması gereken noktada yerini aldı. Bakmaya doyamadıkları manzaranın seyrinden, o an çalan kapı uyandırdı Feriha’yı. "Nasıl da güzel çalıyor?” dedi Feriha’nın iç sesi. Gülümseyerek açtığı kapıda sıcacık bir yüzle karşılaşınca, gülüşleri ne kadar büyüyebilirse o kadar yayıldı yüzüne. “Hoş geldiniz komşum. Ben karşı dairede oturuyorum. Yorulmuşsunuzdur. Size çayla kek getirdim.” Mutluluk her saniye artıyordu yeni hayatlarında. Belli ki komşularından yana da yüzü gülecekti. Komşuluk önemliydi. Yeri geldi mi akrabadan daha yakındı insana. İçeriye davet ettiği komşusunun “Off bu koku da bir ay gitmez şimdi evden. Neyse ki havalar sıcak da cam kapı açar nefes alırsınız.” diyerek yüzünü buruşturmasını garipsese de aldırmamayı tercih etti. Sonradan pişman olacağını nerden bilsindi! O gün, dişlerinin ortaya çıkmış parıltısına, gözlerinin kenarlarındaki kırışıklığın belirginleşmiş görüntüsüne, hiçbir olumsuzluğun gölge düşürmesine izin veremezdi. Kim ne derse desin, o bu kokuyu uzun müddet solumaya yıllardır razıydı.
Taşındığı gün her şey çok güzeldi gözünde de, şimdi... Boğulduğu düşüncelerde üzerine düşürdüğü gölgelerin pişmanlığını yaşıyordu. O gün vermediği izin bugünün tek gerçeği oluverdi. Ne vardı ki azıcık şüpheyle baksa? O mis kokuya burun kıvıran insana burun kıvırabilseydi o da... Bugün huzuru solumaya devam ederdi muhakkak. Kader gerçekten de ayrıntıları görebilmekle mi şekilleniyordu? An’lara verdiğin tepkiler mi geleceğine dönüşüyordu? Sahi, kimden duymuştu bunları? Hatırlayamıyordu. Bugünlere kadar her şeyi ince hesaplarla yoluna koyan mahir aklı da ona ihaneteydi. Odanın ortasında dört dönüyor, bir çıkar yol bulamıyordu. İlk taşındığı güne tekrar dönebilse... Ahh şimdiki aklını da yanında götürebilse... O günün kapıdan giren komşusu, bugünün eşikte yaşayanı oldu. O günün gülümseme sebebi, bugünün kurtulabilmek için çare arayışına dönüştü.
Dalıp dalıp gidiyordu Feriha. Çok uzaklara değil yakın çıkmazına. Birkaç gün içinde tanıştığı diğer komşuları onu uyarmıştı aslında ya... Feriha hatırşinastı. İlk gün kapısını çalan komşuna karşı vefa borcu hissediyor, diğerlerinin söylemlerini kulak arkası ediyordu. Gözü gibi baktığı, hayallerinin yaldızlı resmi, tapulu evinde yıldızlar bir bir sönüyordu da karanlığa sürükleniyormuş hissiyle nasıl baş edeceğini bilmiyordu. Kuytu düşünceler içten içe onu kemiriyor da Feriha boğuluyordu sanki... Çıkmazlar dehlizinde şaşmış kalmış, çaresizliğin orta yerinde düşüncelere dalmıştı.
Biraz önce yine kapı çalmış, bir telaşeyle komşusu Zehra elektrik süpürgesini istemişti. Verdi Feriha, tıpkı öncekiler gibi. İçi gide gide tutuşturdu eline. Dün de kargo parasını denkleştirememiş, zili çalmıştı. Önceki gün misafiri gelecekmiş yemek takımlarını önden almıştı. Kendininkiler eski modelmiş, el içine öyle çıkamazmış… Kısa süre sonra yine kapıya varmış, çatal bıçak takımı çok uyumsuz kalmış, e çok ayıpmış onu da almalıymış… Cevabını bile beklemeden alıp götürmüştü hepsini. Hadi aldı almasına da onca yıl kendisinin kullanmaya kıyamadığı takımı, bir tabağı kırılmış, salata kâsesi çatlamış olarak geri getirdi. Ya kahve fincanları! Tepsi Zehra’nın elinden düşmüş, kendisinin bir yudum keyfini süremediği fincanların kırıkları eline tutuşturulmuştu.
Komşu komşunun külüne muhtaçtı muhtaç olmasına ya… Bu kadarı da biraz fazlaydı sanki… Bu komşu küle değil, tüm ateşe talipti resmen. Ne umutlarla yeni bir yaşama adım atmıştı. Kapı zili artık kâbusu olup çıkmıştı. Belki de biraz kendini dışarı atmalıydı. Düşüncelerin içinden değil, evden. Temiz hava, sık alıp vermeye başladığı soluklarını düzene sokardı belki. Kim bilir evin içini kaç kez turlamıştı. Halıları eskitecekti böyle giderse. Hem evinin karşısı yürüyüş yoluydu. Bilge çınarlarla çevirmiş, kırmızı toprakla patikaya döndürmüştü belediye. Ayakkabıları bu yolda kiremit tozuna bulanmış hâle büründüğü için esasen sevmezdi orada yürümeyi. Ancak şimdi ayakkabılarını düşünecek hâlde de değildi. Ağaçların kokusunu içine çekmek istiyordu. Anksiyete dedikleri böyle bir şey miydi acaba? Bu fikri de hemen kovdu aklından. En iyisi sokakları eskitmekti. Belli mi olur? Her zaman övündüğü, işleri yoluna koymayı beceren aklına tekrar kavuşabilirdi bu sayede.
Feriha, ayakkabılarını feda etmiş bir saattir yürüyor, yürüdükçe daha çok batıyordu düşünce balçıklarına. Bir çıkar yol olmalıydı muhakkak. Ama ne? Nasıl? Bu kadar yumuşak yüzlü olmamasını tembihleyen insanlara hasetler ne olacak düşüncesini yapıştırmıştı zamanında. Şimdi bir de onun utancını hissediyordu üzerinde. Yorgun adımlarla evinin yolunu tuttu. Yorulan zihni mi bacakları mı emin olamıyordu. Her neyse... Belki bu yorgunlukla biraz uyurdu. Çocuklar anahtarlarını yanlarına almış mıydı acaba? E kapı sesine uyanırdı elbet... Sahi, kapı zilini sökse kurtulur muydu? Evet ya, nefes alırdı en azından. Zehra’nın yumruklarını da duymayıverirdi canım. Hele şu elektrik süpürgesi bir gelsin de ilk iş zili kendi elleriyle susturacaktı. Acaba elektrik süpürgesi sağlam gelir miydi?