BOŞ BARDAKLAR
Beyza EFE
"Çay demle, geliyorum.”
Nasıl da özler olduk bu sözleri. Çat kapı gelenleri... Ani gelen bir telefonla, “Yoldayım geliyorum.” ya da “Simit aldım, sana geliyorum.” cümleleri bir ucunda olurdu kulaklarımızın.
O mutluluk ve heyecanla bir demlik çay atılırdı ocağa, şipşak bir kızartma yapılır, sarımsaklı yoğurtla taçlandırılırdı. Aslında amaç ne yemekti ne de çay, maksat muhabbet olsun. İki gönül buluşsun. Çaya atılan şekerin çay kaşığı ile buluştuğu o ses bile içimizdeki huzursuz sıkıntıları gidermeye yetiyordu.
Önceden haberdar olduğumuz gelecek olan misafirlerimiz için evleri titizlikle derler toplar, yastıkları kabartırdık. Oturan kişi, yaslandıkça sırtı rahat etsin diye vurdukça vurup içindeki tüm kamburlaştıran ağrıları dökerdik kırlentlerin üzerinden, ne de masum severdik komşularımızı, akrabalarımızı, evimizde ağırladıklarımızı. İşin mutfak kısmına gelince de sofralar kurulur, dolu dolu tabaklarda poğaçalar, kekler, börekler ve kısırlar yer alırdı. Kısırı güzel yapanlar tariflerini yarıştırır, kekleri kabarık olanlar püf noktalarını konuştururdu. Herkesin birbirini dinlediği ve en önemlisi birbirini anladığı zamanlardı. Kimse kimseyi kıskanmazdı yaptıklarıyla, daha iyisini nasıl yaparım diye öğrenir, sorar, en azından denerdi iyi olanı pişirmek için. Olmadıysa o poğaça yumuşak, tekrar yapılır, tekrar sorarlardı. Masaların kurulumu bile heyecanlıydı. Masalar düzenli tertipli olsun diye peçeteler özenli bir şekilde üçgen katlanır, çatallar peçetelerin üzerine düzgünce koyulurdu. Böyle küçücük şeylerle ne kadar da mutlu olurduk. Gelen misafirlerle demlik demlik çaylar biterdi de sıcak muhabbetler bitmezdi. Hiç eskimeyen tebessümler zihinlerimize kazınır, bugün bile tazecik anılarla hatırlanırdı.
Hasta olan birisi varsa tüm tanıdıklar seferber olurdu iyi olması için. Bitkisel çözümler aranır, otlar kaynatılır, bal ile karıştırılırdı. Öksürük bulaşmışsa boğaza yaşlı, çocuk kim olursa olsun Safiye Teyzeler, hoop koşar gelir imdada… Karışımlar hazırlanır; zerdeçal, zencefillere bulanırdı hasta olan evler. “Eee biraz da tereyağını kızdırıp içtin mi, bişeyciğin kalmaz biiznillah” cümleleri yakalara iliştirilirdi. Musa Amcalar işten çıkışta yavrucaklar hasta olmuş diye, en canlısından vitamin dolu portakalları, mandalinaları asardı kapı kollarına içinde bir iki çikolata ile beraber. Nasıl da bilirlerdi çocukları mutlu etmeyi. Çünkü onlar oldukça yaşlı bedenlere sahip gencecik kalpleri olan insanlardı.
Hane sahibi acısını yaşardı ancak yalnız hiç bırakılmazdı. Kalpleri hep tomurcuk olan teyzelerdi onlar. Akşamları Yasinler okunur, yaralar sarılır, dertler dinlenir, vefat eden kişinin güzelliklerinden bahsedilir, dualar eşliğinde tekrar yâd edilirdi, çaylar da yudumlandıktan sonra uyku için vedalaşırdı gönüller.
Gel zaman git zaman…
Şimdi masalarımızda bir çatal yalnızlık suyuna, bir lokma mutsuzluk bandırıyoruz. En modern tabaklarımızda en leziz yemeği yiyeceğimizi, en şık takımlarla gözlerimizi şölene, midemizi ziyafete çekeceğimizi zannediyoruz. Cezbedildiğimiz yerde, hapsediliyoruz farkında olmadan belki de...
Evlerimiz o kadar ıssız ki sessizlikten kurumuş duvarlarımıza astığımız tablolar tutmuyor. Kapılarımız çalmaz, çay bardaklarının içindeki kaşıklar şıngırdamaz oldu. Her güzel ve anlamlı hatıranın yerini bambaşka bir çerçeve alıyor. Kapıda beliren kuryeler dışında gördüğümüz komşumuz dahi selamı esirgiyor bizden. Biz tam bir tebessüm ile başını okşayacakken küçük bir kız çocuğunun, annesinin nefesi keskin bir rüzgâr gibi saplanıyor ensemize: “Yabancılara yaklaşma, onlarla konuşma!” Aslında niyetinizde incitmek diye bir tabir asla yok ancak dünyanın kiri üzerlerimize o kadar bulaşıyor ki korkularımız ceplerimizden taşıyor. Ağız dolusu kalp kırıkları biriktiriyoruz.
En sevdiğimizi toprak altına bıraktığımız gün tüm ilişkimizi kesiyoruz hayatla. Hanemizi şenlendirecek bir canlı türü bile çalmıyor kapımızı. Bunca kederle nasıl başa çıkarım derken iyice battaniyemizi yüzümüze çekip düşüncelerimize sağırlaşıyoruz.
Bedenimizdeki eklem sancılarından hareket edemez hâlde iken bir yudum çorba içmek için mutfağa kadar adım atacak hâl olmuyor. Oysa tomurcuk yanaklı tonton bir teyze gelse “Al, yavrum sana sıcak bir çorba yaptım.” dese dünyanın en şirin anı yaşanırdı değil mi? Acaba biz hep bir şeyler mi bekler olduk bu hayattan da umduğumuzu bulamıyoruz, bulduğumuz ise umduğumuz değil. Taşın altına elimizi koyup, güneşe mutlulukla bakıp sımsıcak enerjiyle dolsak, yanımızdan geçen asık suratlı sandığımız insanları kocaman bir tebessümle selamlasak belki değişir dünya ne dersiniz?