BİREYSELLEŞME VE YALNIZLAŞMA
KISKACINDA İNSAN
Prof. Dr. Ali ERBAŞ
Diyanet İşleri Başkanı

Son iki asırdır dünyamız bireysel ve toplumsal düzlemde çok hızlı, büyük çaplı ve köklü değişimlere sahne olmaktadır. Modern dönemin araçları ve argümanları geleneksel değerleri hayatın dışına iterek sınırları aşan bir etkiyle değişim süreçlerini hızlandırmış; kurumsal yapıları, kültürel değerleri, insan ilişkilerini ve alışkanlıkları büyük oranda dönüşüme uğratmıştır. Varoluşun anlamının ve hikmetinin ötelendiği söz konusu süreçte, insanın yaratılmışlar içindeki farkı ve üstün özellikleri, gaye ve sorumlulukları göz ardı edilmiş; insanı bireyselliğin ve onun etkisiyle yalnızlığın kıskacında bırakan yeni yaşam biçimleri öne çıkmıştır. İnsanın, canlılar dünyasının sıradan bir üyesi gibi güç ve çıkar merkezli hareket ettiğini savunan görüşler; onu adalet ve merhamet gibi değerlerden uzaklaştıran ve sadece kendini düşünmesini salık veren bir bireyciliği gelişmenin itici gücü olarak görmüş ve bütün beşerî olguları ve oluşumları bu bakış açısına göre değerlendirmiştir.

Bireyi üstün tutma idealiyle insanın toplumla bağlarını koparan bu düşünce, insanı, benmerkezci yaşamayı arzulayan, her şeyi kendi menfaat perspektifinden ele alan ve başkalarını anlama çabasından yoksun olan bencil bir kişi haline getirmiştir. Bireyselleşme adına yaşanan savrulmalar, nefsani arzuları ve haz merkezli tercihleri tahrik ederek insanı maneviyattan, toplumsal ve insani değerlerden uzaklaştırmıştır.

Hayatın amacını mutlulukla eş tuttuğu tüketime odaklayan modern çağ, iç ve dış dünyasıyla bağını koparıp varoluş sebebini unutturduğu insanı, “yalnızlık salgını”nın ortasında bırakmıştır. Toplumsal dokuyu örseleyen bireyselliği özendirerek insanı bencilliğe ve âdeta narsisizme dönüşen yalnızlığın esaretine mahkûm etmiştir. Bireyselliği bir hayat tercihi olarak insana sunan modern çağ, onun hayatı anlamlı kılan değerlerden yoksunlaşmasına ve ortak gayeye matuf sosyal ilişkilerden uzaklaşmasına sebep olmuştur. Bugün modern insanın bireyselleşme serüveni neticesinde çeşitli biçim ve suretlerde kendini aşikâr eden yalnızlık, insanlardan kopuşun, mutsuzluğun, anlamsızlığın ve hatta umutsuzluğun bir ifadesi olarak her yerde görünür olmuştur.

Fikrî bağlamına ait referansları Batı tarafından oluşturulan ve insanı varlık âleminden koparan bir bireyselleşme tasavvurunun İslam düşüncesinden referans bulması elbette mümkün değildir. İslam’ın insanlığın ufkuna berrak bir portre olarak resmettiği ideal insan, benmerkezci yaşayan, kendi isteklerine öncelik tanıyan, çıkarlarına şartlandırılmış bir özne değil; bilakis akıl ve kalbin uyumuyla tercihte bulunan, sorumluluk sahibi özgür bir şahsiyettir. Bu yönüyle eşref-i mahlûkat ve yeryüzünün halifesidir. Yüce Yaratıcı’nın dilediği emir, hüküm ve bilgiler, peygamberleri aracılığıyla ona iletilmiştir. İlahi vahiy onun için indirilmiş, peygamberler onun için gönderilmiştir. Tabiat ve tabiatın sağladığı bütün imkânlar, sınırlı, süreli bir yararlanma için onun istifadesine verilmiş, ona emanet edilmiştir. O, bütün seçkinliğiyle aynı zamanda kâinatın bir parçasıdır. Dolayısıyla o, modern kültürün sınırları belirsiz, silik bir üyesi haline gelen ve bencilliği, dünyevi çıkarı, şahsi menfaati ifade eden “birey” gibi kavramlarla tanımlanmaktan ve doğal yapısına aykırı düşen “bireycilik”ten ve “yalnızlık”tan uzaktır.

İnsanın aklını ve iradesini kullanması, özgün kişiliğini ve varlığını muhafaza etmesi, kendi tercihleriyle hareket etmesi, İslam’ın insana öğrettiği ve kazandırdığı vazgeçilmez değerlerdendir. Bu durumun insanı bencilleştiren ve yalnızlığa mahkûm eden indirgemeci bireysellikten çok farklı olduğu açıktır.

İnsanın, ferdî kimliği yanında içtimaî kimliği de vardır ve bu kimlik ona birtakım sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumlulukların hayat bulacağı alan ise tartışmasız toplumdur. Sağlıklı bir toplum, ferdî kimliğinin farkındalığıyla topluma dâhil olan ve kişisel çıkar ve arzularını öncelemeksizin çevresiyle ilişkilerini emanet bilinciyle sürdüren fertlerden oluşabilir. Bununla birlikte Kur’an-ı Kerim’de, “Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır ve Allah her şeyi kuşatmaktadır.” (Nisa, 4/126.) buyurulmak suretiyle insanın çevresine, yaşadığı topluma ve bütün kâinata karşı sınırı olmayacak şekilde sorumsuz davranmasının da önü kapatılmıştır. Bu engelleme, insanın düşüncesini, aklını ve bunlara bağlı olarak şahsiyetini/kişiliğini oluşturacak bir dünyanın inşası içindir. Yani yaratılış gayesine uygun bir hayatın sorumluluğunu üstlenmiş bir insan inşa etme amacını taşımaktadır. İslam, bu inşa sürecinde sadece kendi müntesiplerine değil bütün insanlık için hayati öneme sahip ortak değerlere de kaynaklık etmektedir. İnsanı hem ferdî hem de içtimai varlık olarak ele alan İslam, insanların birbirleriyle dayanışma içinde olmalarını ve yardımlaşmalarını istemektedir. Bireyselliğe değil, şahsiyet sahibi olmaya, yalnız yaşamaya değil, birlik beraberlik içinde bir arada bulunmaya önem veren İslam’ın hedefi, kâmil insanlar yetiştirmek, imanıyla ve ahlakıyla kemale ermiş fertlerden müteşekkil ideal bir toplum oluşturmaktır.

Bu sebeple Kur’an-ı Kerim, birçok ayette doğruluk, iyilik, çalışkanlık, sabır, takva gibi kişisel erdemlerin kıymetine değinirken aynı zamanda insanları bir arada yaşamaya sevk eden, onları bir arada tutan, sevgi, saygı ve yardımlaşma içinde hayat sürmelerini önceleyen toplumsal değerleri de insanlara telkin etmiştir. Diğer taraftan da dağınık bir görüntü yerine fertlerin birbirine kenetlendiği güçlü bir yapı için dayanışma, paylaşma, yardımlaşma gibi toplumsal değerlerin önemine vurgu yapmış, iyiliği emredip kötülükten sakındırma, işleri iyi yapma, yoksulu gözetme gibi davranışlara toplumsal ahlakın dinamikleri olarak yer vermiştir. Yüce Allah, insanı toplum içinde görmek istemiş, Müslümanlara, parçalanıp bölünmemeleri için birlikte hareket etmelerini emretmiştir. (Âl-i İmran, 3/103.) İnsanı bir kısır döngü içine dâhil eden, onu derin savruluşlara iten bireysellik ve yalnızlık salgınını ortadan kaldırmanın yolu da buradan geçmektedir.