BİR’DEN BİNLER YENİLGİ SANILAN ZAFERLER
Rümeysa OĞUZ
Hayat bir bütünün iki parçaya ayrılmasına benziyor bu günlerde. Bu günler; bir yıla tekabül ediyor. Şimdi coğrafya bilgime başvursam; dünyanın güneş etrafında tam tur dönmesi olarak açıklarım bir yılı. 365 gün. Dile kolay. Mı? Coğrafyanın sorularıma yetersiz kaldığı yerde fizik kitaplarını aralıyor parmaklarım. Zamanın izafiliği. İki nokta üst üste. Zaman izafidir, yani kişiye göre değişken bir hâl alır. Bunu biraz açalım. Hepimizin malumu, bir saat altmış dakikadan, bir dakikaysa altmış saniyeden oluşur. Burada sıkıntı yok. Öyleyse biraz eskilere dalıp hayatımızın film şeridi gibi gözlerimizin önünden geçmesine müsaade edelim. Çok sevdiğimiz bir insanı ameliyathane kapısında beklerken misal. Bakışlarımız, tik taklarıyla sessizliği bölen saatle her karşılaştığında dehşetle fark ediyoruz. Zaman hiç ilerlemiyor! Saat durmamış, hayır. Fakat beklemenin zamanı yavaşlatmak gibi bir etkisi var ve bunu bütün hücrelerimizle idrak ediyoruz. Öyleyse bütün saniyeler aynı geçmiyor.
Ama konumuz bunlar değil. Dersimiz de coğrafya yahut fizik değil. Bugün başka bir şeyden bahsedeceğim. Tam bir yıldır kesilmeyen seslerden. Zaman algısını yitirmiş korkulu gözlerden. Parçalardan. Toprak parçalarından, duvar parçalarından, ekmek parçalarından ve maalesef parçalanmış insan bedenlerinden bahsedeceğim bugün.
Dersimiz: Gazze
Konumuz: “Dirilmek yeniden / Yerin uyanması gibi, kımıldaması gibi toprağın” (E. Beyazıt)
Bir uykudan uyandı Dünya gördünüz mü? Gördünüz mü, baharda topraktan biten otlar gibi baş verdi, filizlendi. Filistin kanayan yaramız. Yaramız derinleşti ya, derdimiz de bütünleşti gördünüz mü? Buraya uzun cümleler yazmak istedim. Acıdan, kederden ve haksızlıklardan dem vurmak. Sonra gözlerimi kapattım. Bir yıl, dedim. Dile bile zor gelen bir yıl. Sürekli büyüyen bir direncin yıl dönümü aslında. Umutsuzluğumuza ve acımıza dair onlarca sayfa yazılmışken ve yazılanlar yaşananların zerresini tasvir edecek kerteye ulaşmamışken mümine ümit yakışır diyerek olanların oldurduklarını anlatmak istedim.
Ancak anlatmak istediğime gelene değin uğradığım durakları göstermeliyim önce. Bir avuç toprağın üzerine yağmur gibi yağan mermilerle dehşete kapıldım ilkin. Sonra mermilerle birlikte toprağa düşmüş gencecik fidanları gördü gözlerim. İsimlerini bildiklerim de vardı isimsiz olanları da. Ayşenur Ezgi Eygi misal. Onlarcasından yalnız bir tanesi. Arkadaşlarıyla daha adil bir düzen, insanca bir hayat dilerken bütün yaşayanlara; bir zeytin ağacının altında, kanıyla suladı toprağı. Böylece yok edeceklerini sandılar direnci. Öyle saydılar. Yok saymak istedikleri gençler daha çok var oldular ama. Birken bin oldular. Hiç bilinmeyen birer isimken kimlikte, büyüdüler, dev oldular.
Bir yer düşünün, bomba sesi annelerin ninnisine karışmış. Bir yer düşünün, babalar poşetlerde taşımış evlatlarının bütünlüğü bozulmuş naaşlarını. İnsanın ciğerim, dediğini, ciğer gibi göz göz etmişler. Düşünün. Çünkü unutmak en büyük zaafımız. Unutmak en belirgin alışkanlığımız. Öyleyse zor olsa dahi düşünün. Başınızı koyduğunuz yastıktan sabah tüy gibi hafif uyanmışken bir gece daha sabaha çıkabilecek miyim korkusuyla hiç geçmeyen dakikaları geçirmeye çalışanları. Zamanımızın içinde, zamanımıza denk düşmeyen anları yaşayanları düşünün. Bu yaz çok sıcak geçti, diye hayıflanırken bombaların yalımında kavrulanları, yağışlar gelse diye gözümüzü bulutlara dikmişken, evsiz kalmışların duvar diplerinde yağana ve yağmayana olan tevekküllerini düşünün. Çocukların, evin, işin, işçinin, patronun tavırlarına söylenirken; evsiz, evlatsız, ana babasız, ekmeksiz, aşsız kalmışların teslimiyetini düşünün.
Bütün duraklar nefesimizi kesse de umutsuzluğa kapılmayın sakın. Gördünüz mü dünyanın dört yanından yükselen sesleri. Boykotla kolu kesilmişe dönen şirketleri. Sesimizden ürken zalimleri gördünüz mü? Yolun başındayız, evet. Nice zamandır yediğimiz ekmek, boğazımıza oturmuş taş gibi. Ne zamandır içtiğimiz suda ılık bir kan tadı var. Uykularımız bölünmüş, rüyamıza kan bulaşmış. Ama yine de ne mutlu bize. Ne mutlu, diriliyoruz yeniden. Bir avuç insanın elinden, koca bir âlem, ölü toprağını silkeliyor. Elimizden ne gelir, umutsuzluğunu bıraktığımızdan beri ellerimizden dualar, pankartlar, boykotlar dökülüyor. Onların demirden savaş uçaklarına karşı, bizlerin kâğıttan maket uçakları. Olsun. Onların öfkeyle küfreden dudaklarına karşı bizlerin duayla şükreden ağızları. Onların dehşetle inen tokatlarına karşı, müminin inançla kalkan avuçları.
Bomba uzakta atılsa da herkes kendine karşı bir zırh kuşandı. Her karınca kendi suyunu, her ebabil kendi taşını yüklendi. Şimdi derin bir nefes alma vakti. Şimdi zamanın içinde zamanlar olduğunu, görünenin ardının görünmeyenlerle dolu olduğunu idrak etme vakti. Şimdi anlama vakti, ki bu insanın da hayattaki ilk dersi.
Birinci ders; insanlar zalim ve mazlum olarak ikiye ayrılır. Zalimlerden olmamak için mazlumun yanında yer almak şarttır. Savaşmak yalnız silahla olmaz. Boykotu sürdürmek, zalime buğzetmek, mazluma ses vermek de savaştır. Bunu başarınca insan dirilir. Bunu başarırsa insan; bir nesil dirilir. Benden ne olur, demek yerine birden çok olduğunu görür.
İkinci ders; birinci dersi daima hatırlamaktır. Çünkü her şey gibi bu olanlar da bitecek elbette. Herkes kendi hesap gününü sırtına yüklemiş, günlerini tüketmekte. Yokuşlar dik, yollar çetin, zaman zamansız. Kendi köşe başını tutmak hepimizin boynunun borcu. Kendi mahallesinin avazı olmak, kendi sokağında ses çıkarmak, kendi davasında direnmek. Bir bir büyüyecek insan böylece. Büyüdükçe güçlenecek. Başına her ne gelse de yenilmeyecek. Minik bir tohumun yarması gibi toprağı. İnsan, insanlığını unutmazsa boy verecek. Kâğıttan uçaklar, demirleri yenecek.