ÇOĞALSIN
Gülşen ÜNÜVAR
Dinle bekleyen!
Zaman dedikleri nedir ki? Su gibi akan mı yoksa olduğu yerde öylece duran mı? Dünyanın rengine kapılıp, zevki sefayı kendine kanat yapanlara coşkun su gibi geçer zaman. Hızına ne kendisi yetişebilir ne de heves ettiği geçici emeller. Son zamanlarda benim yaşantıma eşlik eden ikinci olasılıktı sanırım; olduğu yerde öylece donakalan sular. Ben diyeyim sazlıklarla çevrelenmiş bir gölet, sen de; etrafı bentlerle örülmüş ıssız bir göl. Tek başına suların tam ortasında kalmış bir ağacım; ben diyeyim çınar, sen de söğüt. Belki yüz yıl bekledim belki bin, zamanı tezahür etmek zor! Ondandır mektuplarımın önce seyrekleşmesi, sonra hepten kesilmesi. Yazmayı, anlatmayı diledim ancak elim varmadı, aklım sarmadı, gözüm aymadı. Öylece, uzun uzun suya bakmak istedi gönlüm, ben diyeyim varmak, sen de dalmak. Uzunca bir süreden bahseder gibi yazıyorum sana meramımı ancak belki de sadece bir an idi yaşananlar. Bir göz kırpış, bir nefes alış, bir çınlayış…
Bunca teferruatın içinde bir gerçek vardı. Beni yanına alıp her an gökyüzüne çıkarmaya hazır bir çift kanat. Issız gölün ortasına kadar süzülerek gelen mavi sandalda bir çift kürek. Rüzgârlarda hasar görmüş dallarıma merhem sürmeye bir bahane. Bahane ki bana ışık, bana yol, bana güneş. Bahane ki susuz kalmış toprağın umuduna eş!
Bir bekleyenim, merak edenim var bilirim. İnsanın bir bekleyeni varsa şayet, yaşamaya ve hayata şevkle tutunmaya da sebebi var demektir. Vakit erdi, işte şimdi bekleyenlerimize güzel, hayırlı haberlerimizi ulaştırma vakti. Mürekkep hokkada, kalem elde, kâğıt desen nicedir hazır olda. Bir ben eksikmişim meğer şu derli toplu, örümcek ağlarının cirit attığı derme çatma odada.
Hazırım ey bekleyen! Gönül, sığındığı o sazlıklarla çevrelenmiş göletten çıktı. Ay, gölgesine çekildi, gün doğdu. Küreklere asılıp kıyıya yanaşma vaktidir artık. Bekleyeni bekletmemek, özleyeni daha fazla özletmemektir bize yakışan.
Bilmem hatırlar mısın, son mektubumda şöyle demiştim; İnsanın kötüsü yalancı olandır. Kötünün kötüsü sözünden cayandır.* Sana verdiğim sözü elbette unutmadım. Elim erdiğince yazmaya devam edeceğim! Sözümüzden caymak, kavlimizi yok saymak, sevdiklerimizi yarı yolda koymak da yakışmaz bize.
Öyleyse yeniden, taptaze bir merhaba! Belki dünden belki yüz yıl öncesinden dopdolu bir merhaba. Satırlar dolusu yazdım, meramımı arz ettim sana. Şimdi hal hatır sorma, iyi dilekleri sunma vaktidir. Sen benim kusuruma bakma, insan yaş aldıkça anlatacakları da çoğalıyor. Kelimeler, tek bir halkadan uzunca bir zincire dönüşüyor.
Dilerim sağlığın sıhhatin yerindedir evlat! Kalbine, niyetine, özüne, tözüne hoş bakmışsındır dilerim. İyilik tohumlarını toprağa saçıp, sabırla beklediğini ümit ederim. Çünkü bilirim ki; Kötülük tohumu ekersen biter kötülük. O kötülük yarın boynuna olur yük.* Yük dediğin demirden bir pranga, ne atılır ne satılır. Kurtulman imkânsız, seni ne koyuverir ne adım attırır. Dönenir durursun bir çarkın içinde. Tohum bu, toprağa düşmeyegörsün; bereketlenir, ürer, yayılır, çoğalır. Senin tohumun iyilikten yana olsun evlat. Bırak iyilikler çoğalsın, bırak iyiler kazansın. Sen sadece vesile ol, niyet al, dua et.
Tohumun hasını seçenler ona göre has ürünle ödüllendirilir; daha gür, daha içli. Ancak tohum dediğin nazlı olur, ihmal etmeye gelmez. Nemli yerde bozulur, havasız kalınca bunalır, ne aşırı sıcağa gelir ne de aşırı soğuğa. Diyeceğim o ki bir çocuk gibi bakım ister, emek ister, zaman ister. Evet, tohumdan daha gayretlisi yoktur şu dünya yüzünde ama dediğim gibi; beslenmek ister her can. İyilik tohumlarına lüzumlu ilgiyi gösterirsen bir değil bin yıl yürür gider bu damar. Kötülük tohumlarını saçarsan etrafa, işte o zaman vah ki vah! Atanın evlada bırakabileceği en elim mirasların baş çekeni olur çıkar.
Bilirim evlat, senin gönlün hastır. Sana emanet edilen iyilik, güzellik, erdem, tahammül, sadakat tohumlarını üstün bir gayretle muhafaza eder, vakti gelince toprakla buluşturmaya can atarsın. Filizlenip yeşerince bereket, baştan aşağı güneşe boyanır derya, maviye çalar uçsuz bucaksız ovalar, gül rengine döner insanların yüzündeki gülümseme. Çünkü iyilik var işin özünde, emek var, inanç var, saflık var.
Sana itimadım tamdır evlat! Bunu bilir, bunu hissederim. Gönül dediğin aldatmaz insanı, olanı olduğu gibi açık seçik seriverir gözlerinin önüne de bunu görebilecek göz gerek. Hislerini yorumlayacak öz gerek. Senin diyarından çıkıp benim diyarıma kadar uzanan bu güven duygusu az yol katetmedi, bilirsin. Az sınavdan geçip az engelleri aşmadı. Çalışıp öğrenilecek bir beceri değildi üstelik bu. Tamamen kalbi duyguların rehberlik ettiği, bizim için sonuna kadar aralanan yüksek ve genişçe bir kapıydı. Anladık, hakkını verdik ve vereceğiz. Ne demişler; Ben insanım diyen insanoğlu, bilip ayırmalı sıcağı soğuğu.* Bilirim, bilirsin. Ayırmak da marifete tâbi, idrak etmek, tecrübe kazanmak, düştüğün hataya bir daha düşmemek. Ne var ki bunda, sıcakla soğuktan kolay ne ola, deme. Nice insanlar tanıdım ben, aydınlık ile karanlığı ayıramayan, nicelerini gördüm, kuru ile yaşın ayrımına varamayan, nice âmâlar, nice laller, nice hissizler. Kimdir bunlar bilir misin? Hırsı cüssesinden büyük olan beşerler. Her daim oldu böyleleri ve yine olacaklar. Ben gördüm, sen de göreceksin; insanım deyip de sıcak ile soğuğu bile ayıramayanları.
Diyeceğim o ki insandan insana fark vardır, herkesi bir bilmeyesin. Bildiğim bana yeter deyip de bir başkasını hor görmeyesin.
Çok söyledim çok ünledim, vakit susma vaktidir. Sana güzel ömürler diler gözlerinden öperim evlat. Selametle…
*Kutadgu Bilig