BİR VARMIŞ BİR YOKMUŞ
Mahinur ÖZDEMİR
Varlık ve yokluk arasında gidip gelen bir salıncak gibi dünya. İnsanın bizzat kendisinden tutun, sahip olduğu ve eksikliğini çektiği her şey, zaman denen ve kopmaya her an hazır bir ipin ucunda sallanır durur. Bize de bu ipin ucundaki tahtadan salıncakta, rüzgâra teslim olmak düşer. Kimi zaman fırtınaya dönüşen kimi zaman hafif bir meltem gibi yanağımızı okşayıp geçen bu rüzgâr, kaderin toz tanelerini bazen önümüze koyar bazen de toprağın en derinlerine gömer. Önüne konanı kendisinin sanma gafletine düşen insan için bu varlık ve yokluk kavramlarının derin kuyusundan sağ salim çıkabilmek pek mümkün olmaz. Çıksa da zihin dünyasının her bir zerresinin, bahsettiğimiz toz taneleriyle karışıp rüzgârın büyüsüne kapılması, ortada ne var bırakır ne de yok…
Peki sizce olan ve olmayan şeyler üzerine hangi birimiz, ne kadar düşünmüşüzdür? Ya da bu kavramların tam olarak neyi karşıladığına dair bir fikrimiz var mı? Yanımızdaki insanlar, sahibi olduğunu düşündüğümüz eşyalarımız, güvencemiz olarak gördüğümüz mal varlığımız hatta biz. Hakikaten biz ne kadar varız? Kendimizin yokluğunu hissetmiş miyizdir mesela? Rutine bağlanmış gündelik hayatlarımız, klişenin bizzat kendisi olmuş sözlerimiz, ayıp olmasından doğma yapmacık gülümsemelerimiz, sırf ölmedik diye nefes alıyor oluşumuz sizce bizi var etmeye yetiyor mu? Bugün ölsek; dün yaptıklarımızla yarınlara neler bıraktığımızı düşündük mü hiç? Bir insanın kendi varlığı mıdır mucize olan yoksa varlığıyla can ve kan olduğu manevi mirası mı? İnsanın en şerefli mahluk olarak seçilmesi biyolojik muhteşemliğinden midir yoksa kendisine bahşedilen yüksek şuuru kullanma ve harekete geçirme kabiliyetinden mi? Bir kadına verilen insan meydana getirme yetisinden tutun, bir çocuğa sunulmuş saf merak duygusuna kadar insanın eline tutuşturulmuş ve fıtratına işlenmiş neredeyse bütün bu hazineden değerli özellikler, nihayetinde “var etme” amacına dayanır. Annesinin rahmine düşüşüyle maddi boyutuna bürünmeye başlayan insan, ölümüne kadar bu maddeden başka maddelere ve kâinata ruh olma arzusuyla yaşar. Birçoğumuz farkında olmasak da aslında hepimiz kısacık ömrümüzde bir şeyler ortaya koyma ve var etme içgüdüsüyle hareket ederiz. Aklımıza yatmayan, mantıksız ve boş olarak nitelendirdiğimiz birçok uğraş dahi, aslında yok olmaya karşı gösterdiğimiz bir direnç ve hayatta kalma motivasyonumuzu artırmaya yönelik bir çabadır.
Peki, tüm bu var olma arzusu ve var etme gayesi içinde insan; dönemin modern ama bir o kadar da ilkel şartlarının kendisine sunduğu kumdan kalelerle dünyadaki ahvalini baki kılabileceğini sanırken elinde koca bir sıfırla kaldığında ne düşünür? Maneviyat deryasının içinde kendisine maddesel kırıntılar bulan ve işin garibi bulduklarına inci muamelesi yapan, varlık yokluk dualitesine sakıncalı ve aldanıcı bakış açısına sahip insanın, dünya denen “bir varmış bir yokmuş” masalında kendisine düşen kötü sonu beklemiyor oluşu içler acısı. “Birkaç dönüm arazi daha, beş kat olmaz on beş kat, bu eskidi daha yenisi…” gibi yokluğa tepki olarak verilen refleksler, akıl ikliminden nasibini alamamış, kuru ot nispetinde kurulan bu cümleler, onun varlık ve yokluk kavramlarıyla zihninin ne kadar allak bullak olduğunun sadece birkaç göstergesi. Çokluk ve bereket mefhumlarına aynı gözlükle bakmak; arpayla buğdayı karıştırıp sapla samanı aynı kefeye koymak kadar abes. İşte tam da bu noktada asıl meselenin maddesel bir yokluktan ziyade “fikri yoksulluk” olduğunu anlıyoruz.
Algılarımızdaki yoksulluk ile hakiki yoksulluk arasında o kadar çok mesafe “var” ki… Bu varlık ateşinde eriyen yokluk; kendisini bir anda ucu bucağı olmayan ve kafaları karıştıran bir curcuna içinde buluyor. Azalana tahammülsüzlük, çoğalana nankörlük döngüsü içinde kalan insan, bu curcunayı ve kafa patlatıcı gürültüyü varlıkla bir tutup dikenli tellere takılı kalmış nefsine zulmetmekten geri durmuyor, durmadığı gibi de bahsi geçen birbirine zıt bu iki yoksulluğun arasını iyice açmakta da herhangi bir beis görmüyor.
Maddesel olanın pençesine takılıp kalmış bir zihnin, neyin var neyin yok olduğunu anlayabilmesi, kırk bin kat düğüm olmuş bir ipin kendiliğinden çözülmesi kadar zor maalesef. Oysa elle tutulur, gözle görülür her şeyin akıbetinin “yok” olduğunu idrak etmek için öncelikle bu pençeden kurtulmak gerekiyor. Bilincimizi zorlayıp olan ve olmayana daha içten bir nazar ile bakarsak işte o zaman, yüzeyde var olarak algıladığımız her şeyin ezelden ebede yoklukla iç içe olduğunu anlayabiliriz. Var ve yok kavramlarını birbirine kenetlediğimiz zaman ortada ne sahip olmak kalıyor ne de kaybetmek. Bunu başardığımızda o kırk bin kat düğüm olmuş ipi çözmüş ve varlık ucuyla yokluk ucunu birleştirmiş oluruz. Farabi’nin “Sen var mısın ki yok olmaktan korkuyorsun?” diyerek zamana, mekâna ve sığ bakış katmanlarına meydan okur. Onun daldığı bu derin su, güvenli kıyılarda dolaşmayı yeğleyen bizler için boy vermeye cesaret edemediğimiz bedenimizi tehdit etse de bir kere cesaret gösterip yok olmayı göze aldığımız zaman “hakiki” varlığa doğru yelken açtığımızı görebileceğiz.
Ontolojik ve şeklen var olmaktan ziyade, üstün ahlak sahibi insan olarak “var” olmaya odaklanırsak inanıyorum ki oyalayıcı bir “kendini gösterme” çabasından kurtulup yokluğun toprağından biten, filizlenip kâinata nefes olan bir varlık ağacına dönüşebileceğiz. Varlık konusunda ruhunu teskin edememiş bir insan için zenginlik, yoksulluk, bereket, noksanlık gibi kelimelerin yalnızca fiziksel bir karşılığı olabilir. Üstelik bu kelimeler salt bir zıtlık zemininde değerlendirileceği için birbirini tamamlayan kavramlar olduğu da anlaşılmayacaktır.
Bu zamana kadar gerek felsefenin gerekse tasavvufun konusu olan kavramlar, zaman zaman birbirlerine meydan okumuş zaman zamansa birbirlerine ihtiyaç duymuşlardır. Her şeyin zıddı ile kaim olduğu dünyada onlar da tanımlanmak için zıtlarına muhtaçtır. Çünkü dünyanın yaratılış kaidelerinden tutun insanın doğum ile ölüm arası yaşadığı ömre kadar her şey varlık ve yokluğun aynı havanda dövülmesiyle meydana gelmiştir. Varlığa ateş, yokluğa su dersek; ateşin haddini su, suyun haddini ise ateş bildirir diyebiliriz. Aksi takdirde maddesel varlığa körü körüne bağlanmış bir nefis yanmaktan, yokluğu şiar edinmiş bir nefis boğulmaktan kurtulamayacaktır. İşte bu yüzden hafif bir su ateşi harlarken gereğinden fazla su ateşi söndürebiliyor. Yahut yeteri kadar ateş bir suyu ısıtmaya yeterken şiddeti artmış bir ateş o suyu kaynata kaynata bitirebiliyor. Bizler hem ısınmak hem de suya kanmak istiyorsak ne varlığın müptelası ne de yokluğun isyankarı olabiliriz. Bu yalnızca maddesel bir mesele değil aynı zamanda ruhsal bir dengenin de tezahürüdür.
Gelene, olana, gerçekleşene, varana, dokunduğumuza “var” demeden önce “yok olabilir” demeyi; gidene, bitene, kaçana, uzaklaşana “yok” demeden önce “var olabilir” demeyi öğrenebilmemiz, ikisine de şükredebilmemiz için Allah’ın Hayy ve Kayyum isimlerinde hakiki varlığı arayabilmemiz ve anlamak için çabalayabilmemiz gerek. Unutmayalım ki var ve yok kavramları Allah’ın eşsiz kudretinin bir tecellisi olduğu gibi aynı zamanda O’nun her daim “var” olan sevgisinin ezelde “yok” olan bedenimize işlenerek ruhumuzu ebede kadar “var” etmesinin bir göstergesidir.