BİR TÜRKÜN OLSUN

Gülşen ÜNÜVAR

Bir türkün olsun, Anadolu’nun bir ucundan başlayıp öteki ucuna kadar dolansın. Başı duman, pare pare dağlardan bahsetsin. Desin ki yârine ulaşmak isteyenler seher vakti düşsün yola. Umudu katık etsin gönlüne, azmi ise gözlerine fer. Olur ya ulaşamadı seven sevdiğine. İşte o zaman sitem etmesin karlı dağlara. Hiç küsmesin nazlı yâre. Ve dahi umudu kesmesin…

Velhasıl, devam etsin yolculuk. İnsan bu, gide gide bir söğüde dayanır belki. Yaralı gönlü ile yorgun ayaklarını dinlendirir gölgesinde. Söğüt teselli olur nice örselenmiş bekleyişlere. İncedir, tazedir ne de olsa yaprağı. Yerlere kadar eğilir de bana mısın demez dalları. Gerçi bilinmez; insanın ruhu mu daha incedir söğüt dalından, yoksa söğüdün dalı mı daha narindir insanın nazarından. Hasbihâl etmeli, bir sene dört mevsim geçirmeli hatta gölge gölgeye düşmeli. Düşmeli ki ayan olmalı, kim kimden daha narincedir. Kim ötekinden daha içlidir. Kimin gölgesi kiminkinden daha dertlidir.

Bir türkün olsun, oyalı yazmaların motiflerini anlatsın uzun uzun. Yürek ısıtsın yazmanın ebruli renkleri. Moru, yeşili, pembesi… İki keklik bir dereden su içsin tam o vakit. İkisi birden sevdalı, ikisi birden yaralı. Biri derdini anlatsın, öteki dinlesin. Irmak olsun aksın sözler. Dağ, ova, vadi ne varsa dolanıp gelsin cihanı boydan boya. Sonra sussun her iki keklik de. Susmanın şifasını hissetsinler ya da susarak söyleşsinler. İki gönül bir araya gelince kelimelere ne hacet. Ne hacet cümlelere, künyelere… Ancak bazen böyle gelmiyor türkülerin arkası. Güllük gülistanlık havalara bürünmüyor deyişler. Ayrılıklar çıkıveriyor nakaratların sonunda. Sevdalar tez geçiyor. Koşar adım uzaklaşıyor o tatlı bakışlar. İki kekliğin ikisi de ayrı yönlere uçuyorlar. Bir su içtikleri dere kalıyor arkalarında bir de öksüz susuşlar. Ne oyalı yazmalardan eser kalıyor ne de boyalı kunduralardan. Bir çift kanat sesi kalıyor gökyüzünün uçsuz bucaksız mavisinde. Bazen dedim ama ekseriyetle hüzünlü biter bizim topraklarımızda türküler. Ayrılık temasıyla bezenmiştir yazmanın kenarındaki incecik oyalar bile. Boyalı ama bağsız, konçsuz kunduraların çektiği eziyeti nakarat edip dillere dolamışızdır. Hatta alkış tutmuşluğumuz da vardır yürek dağlayan kimi ezgilere. Fakat ne kadar alkışlasak, ne kadar eğlensek, ne kadar gülsek de türküler hiçbir şey kaybetmez derinliğinden. Nağme biter bitmez ince bir sızı kalır her dinleyenin yüreğinde. Tuttuğumuz o coşkulu alkışlar yerini sapasağlam bir hüzne bırakır. Hüzün ki kıymık parçasından yoktur farkı. Acıtır ama tatlı tatlı acıtır. Kanatır ama ığıl ığıl kanatır. Geçer ama deler de geçer.

Eh hep böyle geçecek değil ya ömür. Zaman zaman neşeye gark olduğumuz günler de yok değil hani. Şen melodilerine alkış tuttuğumuz türküler, içimizi serinleten ezgiler, parmak şaklatarak tempo tuttuğumuz ritimler de var elbette. Bir nar tanesine yakılan türkünün insanları nasıl coşturduğunu kendi gözünüzle mutlaka görmüşsünüzdür. Güzellerin içinden sadece bir tanesini gören gözü mutlaka takdir etmişsinizdir. Hem müzik hem de sözler alkışa şayandır zira. Nar tanesi gibi teker teker dökülen notalar gönlümüzü şenlendirir. Kim bilir daha nice delikanlıların nice genç kızların nice ana babaların duygularına tercüman olmuştur ve olacaktır bu nar taneleri. Ha yaz ha kış, hiç fark etmez. Her mevsim ve her iklim yeri vardır neşenin, coşkunun ve alkışın.

Narın tanesine güzelleme yazılır da ağacına yazılmaz mı hiç? Narsız olmayan nar ağacından bahseder bir türkü. Öyle ya ağaç dediğin meyvesi ile yaprağı ve dalı ile gürler. Al al salınan narlar nasıl da yaraşır ağacın asaletine. Gerdanlık gibi dolanır boynuna da süs olur gövdeye. Gövde mağrur! Gövde gururlu! Gövde meyvesinden memnun. Ah nar ağacı! Bir bilsen, sevdalılar nice türküler yaktı sana. Kimi dedi ki nar ağacı budam budam. Kimi umutsuzluğa kapıldı; yar yitirdim gülüm, nerede bulam? Ama sonu tatlıya bağlandı her seferinde. Şükür ki umut her zaman bakiydi. Yârini yitiren, tesellisini yine kendi dilinden söyledi; üç güzel içinde gözlerinden bilem… Değil mi ki seven sevdiğini gözlerinden tanıyor, ne gam! Bize alkış tutmak düşer. Bize neşe, coşku, bir de ümit düşer. Ve elbette dua düşer; nar ağaçları narsız kalmasın. Yiğit olan yarsız kalmasın. Yağmur gibi etrafa saçılsın taneler. Bereket getirsin ömrümüze, gönlümüze. Tohum olsun toprağa düşsün. Çiçeklensin, mis gibi tütsün. Nihayetinde meyveye dursun ve güdebildiği kadar bolluk gütsün. Ve bir türkü olup dillerde, asırlarca sürsün.

Masal tadında türkülerimiz olsun bir de. Manda yuva yapsın mesela söğüt dalına. Yavrusunu ise sinek kapsın! Olur mu hiç demeyin. Hayal dünyamıza rengârenk motifler taşıyan türkülerimiz bize şu sihirli cümleyi kurdurtuyor; neden olmasın! Çocuk neşesiyle dinlemeye devam ederken bu harika ezgiyi, tirit kelimesi takılıveriyor aklımıza. Tiridine banmak acaba ne demek? Küçük bir araştırma ihtiyacı hissediyoruz. Yemeğin suyu olduğunu öğreniyoruz ve dağarcığımıza yepyeni bir kelime ekleniveriyor. Masal tadında dinlediğimiz türküye alkışlarımızla eşlik ederken aldığımız keyif ise yanımıza kâr kalıyor.

Bir türkün olsun. Her yöreden haber versin bizlere. Edirne’de kavak kavağa yaslansın. Dibinde bülbül beslensin. Göremesek de hissedelim yapraklarının hışırtısını. Duyamasak da şakıyan bülbüller ilham olsun bize. Nice dağlar aşa aşa yürüsün bu dinlendiren esinti. Kâh ırmaklara takılsın aksın gelsin kâh göllerde sallara binsin. Kâh kervan olsun, motif motif dizilsin kilimlere. Kâh derman olsun, kese kese katılsın heybelere. Dosttan, kardeşten, arkadaştan selam iletsin. Bilelim kim nerede, ne hâlde. Mektup taşır gibi taşınsın ezgiler. Sesimize ses versin şiirler, şarkılar, türküler. Öyle has gönüllü insanlar yaşar ki bu topraklarda, bir ah çekilse ta karşıki dağlardan, hasretin rengini seziverir bu yakadaki. Çile mi çeker, sefa mı sürer hemen anlayıverir. Anlamak! Türküler sayesinde. Tokmağın davula vuruşunda isyan. Mızrabın tele dokunuşunda özlem. Neva perdesinde çığlık. Dokuz boğumun dokuzunda da huzur duyarız. Velhasıl kelam ney seslenir, biz dinleriz.

Edirne’den ses gelir de Ardahan durur mu? Binbir çeşit çiçek arzıendam eder yemyeşil denizinde. At tırmıkları ile çayırlar toplanır, nehrin kenarında salınan bembeyaz kazlar ötüşür. Pamuk tarlasından oluşan coşkunca bir koro ya da bulutlar yeryüzüne inmiş de katar katar yürüyen ak bir tren. Ya yollar? Türkülere ilham olur Ardahan’ın tozlu topraklı, karlı buzlu yolları. Renk renk güllerle bezenir taş duvarlı bağları. Nazlı kızlar dolaşır yaylalarında. Kurt kuzuya karışır zemherinin tam ortasında. Kimi zaman ağıda döner türküler. Kimi zaman uzun hava olur. Öyle uzar öyle uzar ki bu havalar, Edirne’deki kavaklar bile duyar. Kavak kavağa yaslanır da dağ dağa yaslanmaz mı hiç? Göl göle, çöl çöle, nehir nehre ve şehir şehre… Yaslanır elbet. Bir şey bir şeye mutlaka yaslanır. Böyle böyle hafifler acılar, kederler. Böyle böyle küllenir ateşler. Böyle böyle diner sancı. İnsan da insana yaslanır. Ve hasrete böyle böyle katlanır.

Diyeceğim o ki türkü dediğin bir yolunu mutlaka bulur ve kapını çalar. Yüreğinin en ince, en narin teline dokunur da sen bile anlayamazsın bu sızının nereden süzülüp geldiğini. Gönlüne dolanır önce, sonraysa diline. Bir de bakmışsın senin türkün oluvermiş. Sadece ve sadece sana yazılmış. Şaşırırsın! Dersin ki; kim nereden bilmiş de hâli pürmelalimi, yazıvermiş?

Bir türkün olsun mutlaka dedik her cümlede. Ne çok türküsü vardır bu memleketin, yazayım desen satırlar yetmez. Söylemeye kalksan, dilin damağın yetişmez, sonu gelmez. İyisi mi sen öğrenebildiğin kadar çok türkü öğren. Her birinin hikâyesini araştır. Her hikâyeye hürmet et. Hürmet ettiğin her cümlenin hakkını ver. Hakkını verdiğin her durumdan ders çıkar. İşte tam da bu yüzden bir türkün olsun. Seni sana anlatan. Sana ayna tutan. İçini dışına yansıtan. Olur da bir gün seni anlamayan birisi çıkarsa, türkünü dinlet ona. Sevdiğin türküler, seni en iyi anlatan izdir. İz ki seni aradığın adrese götüren gizdir.

Elbette benim de bir türküm var; Ziya’nın türküsü. Çok muhabbetin tez ayrılık getirdiğini söyleyen içli bir ezgi. Uzunca bir ağıttır aslında bu. At üstünde dönen kuşlara benzetilir yâr. Öyle güzel, öyle çevik, öyle ustaca biner atına. Yıldırım gibi koşturur dağlarda bayırlarda. Yaylaların en yükseğine çıkar, suların en soğuğuna batırır ak ellerini. Bıçak gibi keser su. Yine de bana mısın demez! Üstüne üstüne gider zorun.

Henüz ham iken koparılan meyvenin hüznünü anlatır biraz da. Nazlı yardan zamansız ayrılmanın da en az dalından koparılan meyvenin talihsizliği kadar hazin olduğu söylenir.

Bu kadar elem dolu duygulara ev sahipliği eden gönüller elbet ferahlar. Nasıl mı? Bir türkü yakar seven sevdiğine ve durulur hasreti. Tenha bir köyün ücra köşesindeki küçük evde vuku bulur bu olay bazen. Bazen dağların doruğundaki bir kayanın kovuğu. Kimi zaman gürül gürül akan ırmak kenarı. Kimi zaman denizler ortasında sandal. Ekseriyetle, bozkırın boz topraklarına kilim gibi serilen buğday tarlaları. Ya da ot bile bitmeyen çöllerin, aslında hiç olmayan vahaları…

Rivayete göre, hiç ama hiç ölmezmiş türküler. Destan olur zamanla, dilden dile dolana dolana dünyaya yayılırmış. Kulaktan kulağa yol olur da gezermiş. Her gönle sapar, her göze nazar olurmuş. Uğramadığı hane, konmadığı dal, binmediği sal kalmazmış. Yani her halükârda ruhlara bir diyeceği mutlaka varmış.

Türkülerimizin diyeceği her kelam, vereceği her selam başımız gözümüz üstüne.

Mutlaka ama mutlaka bir türkün olsun! Ve bir gün bir radyodan yükselen ses pek tanıdık gelsin sana. Ziya’nın türküsü desin ki; çamlığın başında tüter bir tütün. Acı çekmeyenin yüreği bütün…