BİR ŞEHİT EMANETİ, SAFİYE

Büşra AR ŞİŞMAN

Safiye eve yaklaştığında 1940 yılının sıcak bir temmuz günü daha akşama kavuşmak üzereydi. Güneş yakıcılığını yitirmiş ve karşı dağların ardına doğru meyletmişti. Kalan son ışıkları ile şefkatli bir anne gibi son kez ovaların, dağların sırtını sıvazlayarak batmaya hazırlanıyordu. Safiye tarlaya çalışmaya giden işçilerin başında, tarla sahibi olarak bulunur, hem yemeklerini verir hem de onlarla birlikte var gücüyle akşama kadar çalışırdı. Eve girmeden elini yüzünü yıkamak için evin önündeki pınara yöneldi. Bu küçük köy pınarının suyunu büyük dedeleri dağdan bulup buraya kadar getirmişti. Yazın buz gibi, kışın ise ılık akardı bu su. Tadı çok güzel olduğu için köylünün hepsi içme suyunu buradan götürürdü. Aynı zamanda köyün nabzının atışını da tutardı bu küçük pınar. Ne olmuş ne bitmiş, kızlar gelinler bu çeşme başında havadis verirdi birbirine.

Safiye, pınarın suyu ile ferahlayınca ne kadar yorulmuş olduğunu fark etti. Bacakları onu yarı yolda bırakacakmış gibi geldi bir an. Kendini var gücüyle evin serin ve hafif karanlık sofasına attı. Tam oturmaya niyet etmişti ki merdiven başına sıra sıra dizilmiş kovalara ilişti gözleri. Belli ki akşamın son görevi de onu bekliyordu.

Yine de çömeldi olduğu yere ve sırtını kireçli kerpiç duvara verdi. Gözünü duvarda asılı duran av tüfeğine dikti. Gözleri duvarda olsa da gönlü maziye kayıp gitmişti bile. Bir yıldır askerde ve şu an Safiye bilmese de iki yıl daha askerden dönemeyecek olan kocasını düşündü. İçi ürperdi, belki şu an o da can yoldaşını düşünüyordu da kalbinin kalbine değdiğini hissetmişti. Eşi, bu evin en büyük oğlu Abdurrahman, hislerini içinde yaşayan, konuşmayı pek sevmeyen, sessiz bir gençti. Evin, bağ bahçe ve tarlaların işleriyle çoğunlukla o ilgilenirdi, işlerin ekserisi onun omuzlarındaydı. Babasından ziyade annesine benzerdi Abdurrahman. Beyaz kırmızı bir tene ve güçlü bir vücuda sahipti. Ama tüm bu soğukkanlı duruşun arkasında içli bir sanatkâr vardı. Şiiri ve hat yazmayı sever, camilerin iç süslemelerini ve hat yazılarını severek yapardı. Eskilerin “İbadet de gizli muhabbet de” ilkesine sıkıca bağlı olan bu genç, belki eşine bir kere bile sevgisini alenen göstermemişti ama yine de aralarında nikâh ile mühürlenmiş sağlam bir sevgi ve hürmet hissedilirdi. Eve bir gelin lazım olunca Abdurrahman’ın yaşının küçüklüğüne bakmadan daha 19 yaşındayken köyün en güzel kızı Safiye ile evlendirdiler. Ağırlığınca altın veririz diyenlere bile yar olmamış bu güzel kızın Abdurrahman’a eş olmasının bir anlamı vardı elbet. Safiye’nin babaannesi hiç kimseye değil sadece kendi kardeşinin oğluna emanet edebilirdi onu. Böylelikle iki genç birbirine hem hayat arkadaşı hem can yoldaşı oldular. Askerlik çağı geldiğinde ise Abdurrahman evlat sahibi, koca çiftliği çeviren bir yiğit adam olmuştu. Askere gitmesiyle birlikte ise sorumluluklarının çoğu Safiye’nin omuzlarına kalmış, evin hem gelini hem oğlu gibi her işe koşmaya, yetişmeye çabalar olmuştu.

Safiye’nin tam hayallere daldığı anda Hatice Ana, dokuma tezgâhının olduğu odadan ağır adımlarla sofaya çıktı. Beli bükülmüş bu yaşlı kadın, oğlunun, gelininin ve yine onların gelinleri Safiye’nin hürmette kusur etmediği, evin bereketi diye üzerlerine titrediği büyükanneleriydi. Savaş görmüş, yokluk yaşamış bu kadıncağızın tek oğlu olan Mustafa, evde başka erkek kalmadığı için, annesine yoldaş olsun diye askere alınmamıştı. Geri kalan herkes, babası, eşi, oğulları hep vatanı müdafaa için şehit düşmüşlerdi.

Hatice Ana “Geldin mi yavrum?" dedi, titrek ve merhamet kokan bir sesle. "Ne ettiniz, bitti mi mercimeğin işi?", “Yok Hatcana, yarın biter inşallah." dedi Safiye, “inşallah”a tüm kalbiyle yapışarak. "Hatun annen ineklerin sütünü sağsın diye tembihlediydi, bahçeye gitmeden önce."

Çömeldiği yerden doğrulurken, “Nuriye ile çocuklar nerede?" diye sordu. Küçük görümcesi Nuriye, yeğenini alarak annesinin peşi sıra bahçeye inmişti.

Safiye, inekleri de sağdı kendinde son bir güç toplayıp. Sonra abdestini alıp akşam namazına hazırlandı. Kayınbabası akşam namazını kılmadan oturmazdı sofraya. Bu namazı bekleme safhası Safiye’nin gün içinde tek soluklanma fırsatı oluyordu çoğu kez. Allah ne verdiyse sofralarına koyup şükrederek yemeklerini yemeden önce, bedenlerinin tüm yorgunluğunu alan namazla rahatlamak icap ederdi bu evde. İşte, köyün imamı ve müezzini olan kayınbabası, o davudi sesiyle başlamıştı bile ezana. Sesi öylesine gür ve güzeldi ki civar köylerden hatta ilçeden bile duyulurdu. Safiye, hürmetle dinledi ezanı. Ardından Osmanlıca yazılı Yunus Emre Divanı’nı aldı eline. Namaza durmadan bir ilahi tutturdu içli sesiyle. Evde dalga dalga bu ses yankılandı, Hatice annesi, eve dönen Hatun annesi, Nuriye ve ciğerparesi, evin farklı köşelerinde bu sese kendilerini bıraktı ve ruhlarını dinlendirdiler.

Namazlar kılınmış, Sofi Mustafa eve gelmiş, yemek için sofraya oturulmuş, zaman zaman sükûtun, zaman zaman çocuğun cıvıltısının eşliğinde yemeklerini yiyorlardı. Bir anda evin kapısı hızlı hızlı yumruklanmaya başladı. "Açın kapıyı, jandarma!" sesinin şiddetiyle ev halkının içini korku kaplamıştı. Sofi Mustafa, vakarlı adımlarla kapıyı açtı, "Buyurun evlatlar." dedi aynı vakar ve sükûnetle.

"Mustafa Hoca, biz seni gözaltına almaktan usandık, sen Arapça ezan okumaktan usanmadın." dedi en öndeki asker, biraz öfke biraz da sitemli. “Olmuyor evladım, yüreğim kaldırmıyor, hadi varın gidelim amirlerinizin yanına, siz de zor durumda kalmayın.” dedi, jandarmalara.

Sofi Mustafa, jandarmaların önüne düşüp gidince sofradaki herkes bir kenara çekilip derin bir sessizliğe büründü. Safiye, evladını uyutmak bahanesiyle odasına attı kendini. Gözünün ardı ardına süzülen damlalarını yazmasının ucuyla hızlı hızlı siliyor, korku ve merakla bakan evladına ağladığını belli etmemeye çabalıyordu. Ama göğsü bir körük gibi kabarmış, hızlı hızlı inip çıkıyordu. Evin köşesindeki cağlıkta yavrusunun ellerini, ayaklarını yıkayıp üzerini değiştirip döşeğe yatırdıktan sonra, hemen seccadesinin başına geçti. Her darlıkta hacet namazı kılmak âdetiydi, gözyaşlarını özgür bırakarak namazını kıldı. İçi alev alev yanıyor, sıkıntı göğsünü darlıyor, öfke, hayal kırıklığı, şaşkınlık, karmakarışık duygular hücum ediyordu yüreğine. "Ya Rabbi! Bunun için mi ben erimi askere yolladım? Kapımıza jandarmalar dayansın diye mi çekildi bunca çile? Hele babam, yüzünü hiç hatırlamadığım babam, bunun için mi şehit oldu? Bunun için mi vazgeçti, eşinden, yavrusundan, tatlı canından? Ah babam can babam!" Saatlerce ağladı, gözyaşları seccadesini ıslattı... Ve evin reisinin her gözaltına alındığında olduğu gibi o gece de üç ayrı kadın, üç ayrı odada üç ayrı seccadeyi gözyaşıyla yıkadı.

Safiye’nin babası Hacı Abdullah, Dumlupınar şehidi idi. Kendisi üç yaşında, kardeşi Abdullah ise annesinin karnındaydı babası askere gittiğinde. Yıllar sonra köyden giden sekiz erden sadece biri dönmüş ve babasının şehadetine tanıklık ettiğini hüngür hüngür ağlayarak anlatmıştı Safiye’nin annesine. İşte o gün bugün Safiye, baba hasretiyle yanar, kayınbabası Sofi Mustafa’ya babası gibi sevgi duyardı. Bir babasını şehit vermişken, erinin asker yolunu bekleyedururken, kayınbabasının ezan okudu diye gözaltına alınması kahrediyordu Safiye’yi.

Kayınbabası bir gün sonra gelir, işi biraz şakaya vurur, "Özlemişler bizi komutan beyler, göründük geldik." der, yine hayat kaldığı yerden devam ederdi. Sofi Mustafa, hem evin tek erkeği olarak gücünün yettiği her işe koşar hem köyün imamlığını yapar hem de Kur’an ı Kerim öğrenmek yasaklandığından alacakaranlıkta ev ev dolaşır, köyün çocuklarının dersini alır, onlara namaz dualarını ve elif bâ öğretirdi.

Gelini Safiye de arada fırsat bulursa köyün kadınlarına Kur’an okur, ilahiler söyler, dinlerini öğrenmelerine yardımcı olurdu. Safiye, çocukluğundan itibaren çok güzel ve bir şehit emaneti olduğu için babaannesi hiç kimselere güvenemez, onu kendi gözünden bile sakınırdı. O günün şartlarına göre durumları iyi sayılan bir aile olduklarından, Safiye’nin eğitimi için babaannesi eve özel hocalar getirtmişti Safiye, hem Osmanlıcayı hem Arapçayı çok güzel bir şekilde bilirdi.

Dedesinden kalma Ahmediyyeler, Muhammediyyeler, Yunus Emre Divanı onun can dostu gibiydiler. Ne zaman dara düşse hemen birinden bir sayfa açar, yüreğini ferahlatırdı. Köyün kadınları bazen derdi ki ona iş yaparken, Safiye işi biz yapalım, sen bize hikâyeler oku, ilahiler söyle, biz de seni dinleyelim.

İşte o akşam Safiye, hem okudu, hem ağladı. Hem ağladı hem okudu. Evin kireçli kerpiç duvarları da bir ruh gibi emdi içine bu gözyaşı ile yıkanan dokunaklı sesi. İnsanlar unutsa da duvarlar unutmadı o şehit kızının yürek dağlayan sessiz feryadını. Şimdi her okunan Arapça ezanda Safiye’nin yüreğinin yerine de ferahlarız biz. Kılınan her namazda ve hediye edilen her duada şehit olan o babanın ruhu bir kuş olur ve pencerelerden âminlerimize iştirak eder.