BİR RAMAZAN HATIRASI
Sema BAYAR
Ramazan ayı, ihtiva ettiği yüksek anlam ve manevi iklimiyle müminlerin hem ferdî hem içtimai yaşamlarına sirayet eden, nefsi teskin ederken kalbe sürur veren özel bir zaman dilimidir. Alışkanlıkların, günlük telaşların, koşuşturmaların içinde zamanı kırka bölen insanoğlu için yepyeni bir taksimle gelir ramazan. Sahur, imsak ve iftar vakitleri zaman algımızı yeni baştan dizayn ederken insanı da yıl boyu bedenin ve duyguların yürüdüğü yolu tekdüzeliğinden kurtarıp engin vadilere çıkarır. Teravih, mukabele, salat-ı ümmiye, Kadir Gecesi gibi kavramlar hayatımıza girer. Gönül teskin olur, sadır genişler, dünya telaşı bir kenara itilerek Rabbi ile kulu arasında onulmaz bir bağ kurulur.
Manevi dünyamızda meydana gelen bu değişim özden yol alıp söze yansır. Musikiden şiire, manilerden orta oyunlarına sanatın pek çok dalında makes bulur. Oldukça çeşitli ve bir o kadar renkli bir ramazan edebiyatı bu vesileyle neşet eder.
Bir muştudur ramazan; başı rahmet, ortası mağfiret, sonu cehennemden kurtuluş… Kimi şiirler onun gelişini müjdeler kimi bereketini anlatır. Kimi ramazanı uğurlarken gönle düşen hüzne çevirir kalemini. Ayet-i kerimelere ve hadis-i şeriflere atıflar yapılır, Peygamber’in dilinden dökülen müjdelerle aydınlanır satırlar.
Ramazan günlerinin en saf ve berrak hâliyle yansıdığı edebî tür ise hiç şüphesiz hatırat türünde kaleme alınan eserlerdi. Nice edip, çocukluğunun ramazan akşamlarını, konaklarda maaile kılınan teravihleri, herkesin buyur edildiği iftar sofralarını çeşitli vesilelerle dile getirir, bir devrin yaşantısına ışık tutulurken o günlerin kokusu ta buralara günümüze kadar taşınır. Refik Halit Karay, Üç Nesil Üç Hayat’ta Berat Kandili’yle birlikte başlayan ramazan hazırlıklarında asıl işin mutfakta olduğunu söyler. Zira on bir ayın sultanı bereketiyle gelir. Büyük konaklarda kurulan iftar sofralarında misafir olmak için ne bir davete ne de konak ahalisiyle tanış olmaya gerek vardır. İstediğin kapıdan girersin, hoş geldiniz, sefa verdinizlerle buyur edilir, türlü türlü yemeklerle karnını doyurursun: “Otur masanın bir kenarına; istersen ne konuş, ne dinle; yaranmaya çalışma; sekiz on türlü yemekten, tıka basa karnını doyur; kahveni iç, usulcacık sıvış git…” Öyle ya kimse sana kimsin, kimlerdensin diye sormaz, kılığına kıyafetine bakıp yadırgamaz. Kimselere yaranmana gerek yoktur. Arzu edilen, sadece ama sadece Rabbin rızasını kazanmaktır. Ahali, ramazanın bereketini Yaradan’dan bilir. Misafir de bu bereketin remzidir.
Konaklarda yapılan iftarlarla ilgili kalem oynatan bir diğer yazar da Samiha Ayverdi’dir. Gerek romanlarında gerek denemelerinde bir medeniyet rüyasını bütün veçheleriyle anlatan Ayverdi için ramazan, kutlu bir zaman dilimi, iftar sofraları bu zaman diliminin bedii temsilidir. İbrahim Efendi Konağı’nda makes bulan ve bugün hasretle yâd edilen bir dönemin anahtarıydı ramazan sofraları. “İftara yarım saat kala, evlerin içinde sessiz ve sabırsız bir telaş başlardı. Yüzler ruhanîleşip hafifçe solar, her zamankinden daha anlayışlı daha mülayim olurdu. Hatta tiryakilerin abus ve kavgacı çehrelerinde bile bir imanın felsefesini okumak mümkündü.” Zira ramazanda aslolan nefsi terbiye etmek, her türlü fenalıktan, kötü söz ve davranıştan uzak durmaktı. Ezan okunup ev halkı ve kıymetli misafirleri sofraya buyur edildiğinde tatlı bir alayiş başlar. İftariyelik denilen çeşit çeşit kahvaltılıkların, reçellerin ardından arzıendam eden börek tepsileri, yemekler ve nihayetinde meyve yahut çerez faslı… Beden kadar ruhu doyurmaya da önem veren ahali, namaz için tahsih edilen büyük salonda teravih kılar. Salon büyük bir özenle hazırlanmış, hanımların da namaza iştirak etmesi için paravanla bir bölme ayarlanmış, nakış nakış işli seccadeler, oyalı namaz örtüleri sandıklardan çıkarılmıştır. “Her iki rekâtta salâvat getiren güzel sesli müezzinler ve ilahicilerin de iştirakiyle sabadan, bestenigârdan, hicaz ve acemaşirandan ilahiler okunur mağfiret ayının bu toplu ibadeti ile yürekler yumuşar, bir hafiflik, bir huzur ufkuna doğru kayan gönüller, iyilik kabulüne ve güzellik zuhuruna elverişli bir zemin haline gelirdi.”
Hazırlanan iftarlık, hem onu hazırlayan hem de buyur edilenin gönlünü ziyadesiyle mesrur ederdi. İkram edilen şeyin ehemmiyeti de yoktu üstelik. Kimi zaman gönülden gelen bir selam ile harmanlanan küçücük bir ikram, mükellef sofralardan daha ziyade muhabbete vesile olurdu. Necip Fazıl da ramazan ayına tekabül eden bir anısını anlatacak, mahpusluk yıllarında tel örgülerden uzanan bir çift elin karşısında gözlerine dolan yaşı kâğıda dökecekti: “Üstü başı dökülen, amele kılıklı bir ihtiyar… Beni asla tanımadan: ‘Oğlum, içeride bir Necip Fazıl varmış! Şu karpuzu ona hediye getirdim; Allah rızası için götürüp verir misin?’ dedi. Gözlerim, hücum eden yaşlardan yangın içinde: ‘Ver, baba, hemen götüreyim!’ dedim ve aldım.” Yüzünü dahi görmediği fakat kalem ve kelam üzerinden rabıta kurduğu bir büyük şaire ikramda bulunmak isteyen bir Müslüman ve şairin “İşte, hasbî, her türlü nefs oyunundan uzak, Allah için verilen hediye...” dediği ikram. Şair “bu meçhul Müslüman’dan tüten edayı” ömrü boyunca unutamayacak ve Büyük Doğu’daki yazılarında bu tatlı hatırayı yâd edecekti.
Ramazan bereketiyle selamlıklarda kurulan sofranın kendine ait bir intizamı vardı. On-on iki kişilik sinilerde yer sofraları hazır edilir, bir hurma, zeytin yahut sıcak bir çorba ile orucun açılmasının akabinde akşam namazına geçilir, ardından yemek faslı devam ederdi. Ahmet Rasim, merhum pederinin bu fasla ehemmiyet verdiğini Ramazan Karşılaşması’nda anlatır: “Peder merhum iftar tepsisinde: biri yeşil, biri siyah olmak üzere mutlaka iki türlü zeytin bulundururdu ki, yeşili sirkeli, yağlı, siyahı da top atılır atılmaz iftar edileceği için sade idi. Davetliler, top atılır atılmaz iftar ederler, kalkıp akşam namazını kılarlardı.”
Ramazan akşamlarında teravih için muhakkak hafız efendi hazır bulunur, güzel sesli bir müezzin ona eşlik eder. İlahilerin, salavat ve tekbirlerin eşliğinde kılınan teravihin ardından âlâ Yemen kahvelerinin kokusunda sohbet başlar. Fuzuli’den, Baki’den, Şeyh Galip’ten beyitler okunur. Konak sahipleri yahut misafirler arasında musikişinaslar varsa sohbete sazlar da eşlik eder, ilahiler terennüm edilir. Halid Fahri Ozansoy, hatıralarında, bilhassa Mevlana’dan okunan Farsça beyitlerin bu şiir faslını ziyadesiyle tatlılaştırdığını söyler, çünkü iftara gelenler içinde divan edebiyatı kültürüne hakkıyla aşina olanlara rastlanır. “Dinsel bahisler açıldı mı, Kısas-ı Enbiya’dan ve daha böyle önemli eserlerden misaller getirilir.” Karagöz Hacivat yahut elinde asası, boynunda mendiliyle bir masalın peşinde bütün ev halkını ardı sıra hülyalara daldıran bir meddah… Konak sahibinin misafirlerinin gönlünü hoş etmek için tertip ettiği eğlencelerden sadece birkaçıdır. Çoğu vakit bu eğlenceler sahur davulunun gümbürtüsüyle nihayete erer “Misafirler evlerinde acele sahur yemeği yemek üzere vedalaşarak çekilirler ve mahalleye yalnız ara sıra bekçinin sopası ile ürperen derin bir sessizlik çöker.”
Ninenin dizi dibinde kılınan o ilk namazlar gibi, çocuk yaşta tutulan ilk oruçların da edipler nezdinde eşsiz bir hatırası vardır. Kelam erbabı ramazan hatıralarında bahusus ilk oruçlarını anlatır, muzipliklerini, büyüklerin onları nasıl oruca teşvik ettiğini dile getirir. Hüseyin Rahmi Gürpınar da ilk orucunu bu vesileyle anlatır. Küçük yaşında uzun ve sıcak bir yaz gününde Hacı Nine’sinin vaat ettiği bir mecidiyenin de hatırını hesaba katarak oruca niyetlenir Hüseyin Rahmi. İkdam Gazetesi’nde bu tatlı hatırayı kaleme alır: “…büyük validemle teyzem: ‘Zayıftır, dayanamaz.’ İtirazında bulunuyorlar, yalvarıyordum, yakarıyordum beni sahura kaldırmıyorlardı. (…) Nasılsa bir akşam hacı ninemle mukaveleyi sağlayarak sahur yemeğe muvaffak oldum. Sofradan kalktık. Beni kıbleye karşı durdurdular, yarının orucuna niyetlendirdiler. Ben o günü iftar topu patlayıncaya kadar bir şey yememeye Allah’a ve kullarına karşı söz verdim.”