BİR MESULİYET ŞUURU
Ahmet Edip BAŞARAN
İnsan doğar, büyür ve ölür. Bütün bir insanlık tarihi, çocukluk ve ihtiyarlık arasında salınıp duran o hamakta saklıdır. Mezar kitabelerinde iki tarih arasına kondurulmuş o kısa çizgi, hâlihazırda bizim ömür dediğimiz olgunun ibretlik bir karşılığı değil midir? Kısacık bir çizgi evet ve biz o kısacık çizgiye sığdırdığımız bir ömrün hasadı içinde her daim ayakta kalmak için bir meydan savaşı veriyoruz. O savaşı nelerin/kimlerin uğruna ve niçin veriyoruz? Elbette yaşamak ve yaşatmak için! Yaşamak için hayatta kalmaya çalışıyoruz, yaşatmak içinse hayatta kalmak yetmiyor bazen, ayakta kalmak da gerek.
İnsanın karakterini berkiten, ona bir şahsiyet ve iman ideali sunan en temel kavram “yaşatmak” fiilinde temayüz eder. Yaşatmak sadece bir canın idamesi için verilen mücadelenin adı değildir. Bir fikir, bir inanç, bir rüya, bir hakikat, bir iman idealinin yaşatılması uğruna verilen mücadele de bu cümledendir. Çünkü varlığın zekâtı bunu gerekli kılar. İrfani bir geleneğin izini sürersek sadece malın mülkün zekâtı değil, varlık ve varoluş gerekçesi bağlamında sahip olduğumuz her şeyin zekâtını vermekle mükellefiz. Gülümsemek yüzün zekâtıdır, der mesela Sezai Karakoç. Ömrün de zekâtı vardır ve eğer bizi yoktan var eden, o ömrü bize bahşeden yaratıcıya karşı gaflet ve hıyanet içindeysek o ömür israf edilmiş bir ömürdür. Yemek nimetinin israfı olur da beşikten mezara bir nimet olan ömrün israfı olmaz olur mu hiç?
İnsan, diye başladık yazıya. Yeryüzü imtihanımız da ilk insanla başlar. Başlangıçtaki hakikat. İmtihan insanın imtihanıdır. İnsan aslında dünyaya gelmez, o imtihanın mahşer yerine gelir. Dünyaya doğmak bu bağlamda hâlihazırda bir hakikate doğmanın anlamını da tazammun etmektedir. Manevi doğum dediğimiz bu olgu bizi hazreti insanın katına çıkartır. Bu sebeple doğduğumuz yer bir mesuliyet yeridir. Bu mesuliyeti ne kadar özümsersek o kadar insanız. Çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe doğru yaptığımız hayat yolculuğu işbu mesuliyet kavramının etrafında şekillenir daha çok.
Bizi dünyaya getiren, bu imtihan yurduna gelmemize vesile olan anne babalarımız vardır. Her nimet bir şükrü de beraberinde getirir ve bu sebeple anne-baba hakkı söz konusu olduğunda akan sular durur. Kur’an-ı Kerim, hadisler ve sünnet-i seniyye, İslam tarihinde anlatılan ve günümüze kadar gelen bütün kıssa ve menkıbeler bu hakkın önemi ve kıymeti üzerinde sıklıkla durur. O kadar hassas ve önemli bir haktır ki bu, anne babalarımıza karşı “Öf bile demeyin.” buyurur Cenab-ı Hak. (İsrâ, 23-24)
Her doğum bir şükrü de beraberinde getirir. Anne babalarımızın vesile olduğu bu dünyaya uyanma hâli, Allah’a ve O’nun sonsuz güzel nimetlerine muhatap olmanın sevinciyle iç içedir. O bizi yoktan var etmiş; bizi bir emanete, söze ve güzelliğe muhatap kılmıştır. O’nun dilemesiyle varız. Öncesinde yoktuk, şimdi varız, yarın yine olmayacağız. Sonsuz hükümran sahibi olan sadece O’dur. Dolayısıyla doğum, yeryüzünde sürekli devam eden bir mucize olarak da ele alınabilir. Ve elbet ölüm de. Aslında ölüm de bizimle birlikte doğar. Doğumumuzla birlikte. Doğmak bu bağlamda bir tecelli pınarıdır.
Anne babamız bu tecelli pınarının en başında en fazla ihtimam ve hürmet göstermemiz gereken biricik varlıklarımızdır. Bizim varlığımız onların varlığıyla ete kemiğe bürünür, bir anlam kazanır. Bu öyle bir yüce anlamdır ki bütün anlamların kaynağı ve özü oraya bağlıdır. O anlamdan yoksun olmak, hayattan ve kendimizden yoksun olmakla aynı kapıya çıkar. Bu öyle bir yüce anlamdır ki anne babaya isyan etmek, Allah’a isyan etmekle eş değer tutulur. Niçin böyledir? Çünkü bir imtihan yurdu olan dünya bir anlam mahşeridir. Anlam iman demektir. İmanı olmayanın anlamı yoktur. Anne babamız bizi bu dünyaya getiren, yaradılışımıza vesile olan köprülerdir. O köprüler yıkılırsa içimizdeki anlam/iman direkleri de yerle yeksan olur.
Anne baba hakkının ödenmesi en zor haklardan biri olmasının hikmetini, bu anlam/iman dünyasında aramak gerek. Bu meselenin bir yönüdür. Bir diğer husus bizim onlar karşısında tavır ve tutumlarımızla ilgilidir. Anne olmanın, baba olmanın mesuliyetleri üzerinde çokça durulur. Hatta yeri gelir anne baba hakkını konuşurken onların çocukları üzerindeki tasarrufları üzerinde durulur. İdeal anne baba tavırlarından bahsedilir sürekli. Bir doğuma vesile olmak yeterli değildir, o doğumun akabinde süren hayatın en güzel şekilde idamesinde bol bol görev ve sorumluluk listeleri çıkartılır. Anne babaların hakkından bahsederken bir de bakmışız çocukları için başka hangi tür fedakârlıklar yapılabileceğinin bitmek bilmeyen sorgulamaları eşlik eder konuşmalara. Ya bir evlat olarak biz ne yapmalıyız?
Evlat olmak, anne babalarımız karşısında bizi sorumlu ve vebal sahibi kılar. Doğmuş olmak bir mesuliyet sahibi kılar bizi. Bir annemiz, bir babamız vardır. Toplumsal statü açısından bakıldığında her şey kendi anlam ve mesuliyet dünyasında değer kazanır. Biz bir evin evladı olarak doğarız evet ama asıl mesele salih ve hayırlı bir evlat olabilme iradesinde, mücadelesinde tebarüz eder. Bu da aslında iyi bir insan olma uğruna verdiğimiz savaşımın bir başka veçhesidir. İyi bir insan olamayan nasıl ve ne şekilde iyi bir evlat olabilir ki? Doğrusu bu pek de mümkün değildir.
Mesuliyetimizin başladığı yer tam olarak o sahih kaynaktır, her zaman ve daima “iyi olma” fikri yani. Bir sorumluluğu içselleştirmek öncelikle bizim kim olduğumuzla ilgilidir. Hangi köke, kimliğe, aidiyete mensup olduğunu bilmeyen, yaşadığı hayatın içinde bir sorumluluk duygusu devşiremez. Yasa ve kanunlar yolunu kaybedenler içindir. Biz bir yolun yolcusuyuz. O yolda önümüzde anne babamız vardır ve bize kılavuzluk ederler. Evlat olma sorumluluğu ilk elde bu hakikati kavramaktan geçer. Bu kavrayış bizi bir mesuliyet sahibi kılar. Bu, bizi bir nasibe götürür. Aksi durumda nasipsiz kalırız. Çünkü bir mesuliyeti olanın bir mensubiyeti vardır. Ötesi, taneleri havaya savrulmuş bir ömür hasadı olur ki Cenab-ı Hak hepimizi muhafaza buyursun.