BİR KURBAN BAYRAMI
"Kızım hadi çabuk, yol ayrımında bekliyor Gülsüm Nine’n!” Gül, annesinin çağrısını duyar duymaz evden çıkarken Benekli ve onunla birlikte sürünün geri kalanı Gül’ün peşi sıra gidiyordu. Yemyeşil otların üzerinde koşuşturan kuzucuklara Gülsüm Nine’siyle birlikte çobanlık yapan Gül içinse koyu bir sohbet başlıyordu. “Şu senin Benekli’ye iyi bak ha kızım. Nasip olursa bayrama kadar kurbanlık koç olacak. Hepsini ama özellikle onu iyice besle ki güzelce büyüsün, sevginle hazırlansın o kutlu güne.” Sohbet koyulaşmıştı: “Kutlu gün dediğin o bayram gününü senden dinlemek ne de güzel olur, hadi anlatır mısın Gülsüm Nine’m?” Gül sordukça soruyor; daima tebessüm eden, nur yüzlü Gülsüm Nine de onun ardı arkası kesilmeyen sorularını cevaplıyordu.
Gül genellikle hafta sonu tatillerinde eğer hava durumu elverişliyse ödevlerini alıp Gülsüm Nine’yle birlikte kuzuları otlatmaya giderdi. Doğada ninesiyle birlikte geçirdiği vakitler kendisi için âdeta bir değerler eğitimi manası taşıyordu. Bugün başlayan sohbette hissesine kurbana dair konular düşmüştü. Gülsüm Nine’yi dinlerken birden ortaokul öğretmeninin anlattıkları da kulağında çınlayıverdi:
“Hz. İbrahim Allah’a söz vermiş, oğlu İsmail de gördüğü rüya üzerine babasına sözünü tutmasını söylemişti. Baba ve oğlu, Rablerine olan inanç ve bağlılıklarıyla yol alırken, şeytan da onları çıktıkları bu yoldan döndürmek için uğraşmaktaydı. Rabbine olan sadakatini, bir babanın evladına duyduğu şefkatten çok daha yukarıda tutan bir Peygamber ile oğlunun çetin imtihanı idi bu. Hakikaten zordu. Her ikisi de (ilahi buyruğa) teslim olunca ve babası onu yüzüstü yatırınca (Sâffât, 37/103) neredeyse oğlunu kurban olarak sunacak bir babanın imdadına yine Rabbi yetişmişti. Ve asırlarca devam edecek bir teslimiyet sembolü olan kurban ibadeti, Yüce Yaradan’ın onlara gönderdiği kurbanlıkla ifa edilecekti.”
Benekli, Küpeli, Akkız, Boncuk ve daha niceleri dünyaya geldi, yedi, içti, büyüdü Gül’ün ailesinin bahçesinde. Gül’ün annesi, Gülsüm Nine’nin sözünü dinlemiş ve kuzucuklardan en semizi olan Benekli’yi kendilerine kurban olarak ayırmıştı. Elbette en kıymetlisi sunulmalıydı kurban olarak. İnsan, malının en değerlisinden vermeye alışmalıydı. Zira İbrahim (a.s.) de aynısını yapmamış mıydı? Benekli de artık kurbanlık olacak kadar büyümüştü.
Gül’ün evinde ve mahallesinde bir başka olurdu kurbanın gelişi. Güzel bir Ege şehrinde mütevazı bir kasabada yaşıyorlardı. Daha bayram gelmeden hazırlıklar başlar, her tarafı ve her yaştan insanı tatlı bir telaş sarardı. Büyükler ellerine kına yakarlar, nefislerinin bitmek tükenmek bilmeyen isteklerini kurban etmek için hazırlanırlardı. Arifeden bir gün önce ya da arife günü tüm çamaşırlar yıkanırdı. Böylece duygularını da kirden ve pastan âdeta arındırmış olurlardı. Kadınıyla erkeğiyle küçüğüyle büyüğüyle herkes bir işin ucundan tutarak sorumluluk alırdı. Büyükler, elini öpen çocuklara verecekleri harçlıkları, mendilleri, çorapları ve şekerleri hazırlarken çocuklar da her bayram edindikleri tecrübelerle zihinlerinde bir ziyaret sırası belirleme telaşına kapılırlardı. “Tek bir kimse dahi kurban eti yemeden gitmesin.” düşüncesiyle lazım olacak her şey hazır edilirdi.
İşte gelmişti o kutlu gün. Giyilecek bayramlıkların heyecanıyla uyanılmıştı bayram sabahına. “Bugün ilk işimiz, bayram namazı kılmak, sonra dönüp kurban kesmektir. Kim böyle yaparsa sünnetimize uymuş olur.” (Buhari, Îdeyn, 3) buyuran sevgili Peygamberimizin sünnetine uyularak yola revan olunmuştu. Evde kalanlar son hazırlıkları gözden geçirmişti. Ama kimse bir şey yiyip içmemişti. Çünkü o gün ilk yenilen şey kurban eti olacaktı.
“Ey Allah’ın Resulü! Bu kurbanlar nedir?” sorusuna “Babanız İbrahim’in sünnetidir.” (İbn Mace, Edâhî, 3) diye cevap veren Peygamberimizi (s.a.s.) örnek alarak teslim olmuştu Gül. Tam da o esnada, Gül’ün abisi “Bismillahi Allahu Ekber” diyerek kurbanlıklarını Rabbine sunmuştu. Akan kan ile birlikte tüm aile itaati, sadakati ve teslimiyeti kuşanmıştı.
Gül, bu esnada derin bir tefekküre dalmıştı: Sevgili Peygamberimizin “… Şüphesiz benim namazım, kurbanım, hayatım ve ölümüm ancak âlemlerin Rabbi olan Allah içindir. O’nun hiçbir ortağı yoktur. Ben bununla emrolundum ve ben Müslümanların ilkiyim. Allah’ım (bu kurban) sendendir ve Muhammed ile ümmeti tarafından senin (rızan) için sunulmuştur.” (İbn Mace, Edâhî, 1; Ebû Davud, Dahâyâ, 3-4) beyanıyla beri olunuyordu tüm yanlış algılardan. Şirke değil tevhide yol alınıyordu. Aslında kim olduğunun, kime varılacağının sözü veriliyordu. Sunulan kurban, ruh ve bedenin hakikate adanmışlığına vesile oluyordu. Kesilen kurban eti ihtiyaç sahiplerine ulaştırılmak için pay edilirken aynı zamanda yardımlaşma ve dayanışma duyguları pekişiyordu. Akıllara hemen “Onların etleri ve kanları asla Allah’a ulaşmaz. Fakat ona sizin takvanız (Allah’a karşı gelmekten sakınmanız) ulaşır...” (Hac, 22/37) ayeti geliyordu.
İhlas ve takvanın derinlemesine yaşandığı bu bayram sabahında, sofradan gelen sesler olanca hoşluğuyla bayram sevincine eşlik ediyordu. Çocukların yüzünde açan gülücükler ulu çınarların nasihatlerine karışıveriyordu. Diğer taraftan bayramlaşmaya gelen gidenler de nasibini alıyordu. Sürekli ocakta olan bir tencere... “Aman bir lokma tadın.” diyen o güzel hane sahipleri...
Benekli’nin emanetçisi Gül mutlu. Çünkü emek verdi, katkı sundu bu mübarek ibadetin ifasına. Darda olana, zorda kalana veyahut ihtiyacı olana karşı sorumluluklarını öğrendi. Misafirin bereketini, büyükleri ziyaretin tatlı telaşını yaşadı. Böylece Gülsüm Nine’yle paylaşacağı pek çok anı biriktirdi yine bu Kurban Bayramı’nda.
Aradan yıllar geçmiş ve artık bir eğitimci olmuştu Gül. Hayatının en güzel yıllarında öğrendiklerini unutmamış, kendini evlatlarına, öğrencilerine ve çevresine örnek olmaya adamıştı.
Peki… Neydi kurban onun için ve tabii bizler için?
Tevhit üzere olmaktı, şirkten uzak durarak Allah’ı birlemekti.
Sadakatti, postmodern dünyanın aşındırdığı değerlere sahip çıkmaktı. Makam, mevki, varlık ve şöhrete değil Rabbe adanmış olmaktı.
Teslimiyetti İsmailce... Nefsani istekleri besleyen geçici menfaatlere rağmen, Allah’ın tüm emirlerine teslim olmaktı.
Birlik ve beraberlikti… Beraberce oturulan sofralarda muhabbeti ve bereketi paylaşmaktı. İkram edilen kurban eti vesilesiyle yardımlaşma ve dayanışmanın en müstesna hâliydi.