BİR KARDEŞLİK MÜESSESESİ
AHİLİK
Kadir KARGI
Din Hizmetleri Uzmanı

Ticaretin de ahlakı vardır. Ahlakı Kur’an olan İslam Peygamberi’nin (s.a.s.) nebevi öğretisi böyledir. Hani o Rahmet Elçisi (s.a.s.) pazar yerinde dolaşırken bir buğday satıcısına rastlamıştı da buğday yığınını eliyle yokladığında ürünün üstünün kuru, altının ıslak olduğunu fark etmişti. Satıcı buğdayların yağmurdan ıslandığını söylediğinde ise onu şöyle uyarmıştı: “Öyleyse insanların görmeleri için ıslak olan kısmı üste koyman gerekmez miydi? Bizi aldatan, bizden değildir!” (Müslim, İman, 164)

Yalnızca bu örnek dahi iman ehlinin iş ve ticaret ahlakının nasıl olması gerektiğini göstermez mi bizlere? İşini Müslümanca yapmanın evvela doğruluk ve dürüstlükten geçtiğini öğretmez mi? Ya helal bilinci? Bu bilinç, en çok da imandan beslenen sorumluluk anlayışına sahip kimselere yakışmaz mı?

İşte bu saikle Rahmet Peygamberi’nin (s.a.s.) sonucu ne olursa olsun daima ahlakı önceleyen nebevi öğretisini hayatlarına şiar edinen sufiler öncülüğünde oluşturulan “fütüvvet” düsturu, tasavvufla birlikte İslam ticaret ahlakının da nüvesini oluşturdu.

Fütüvvet ki yiğitlik demekti; gençlik, cömertlik ve fedakârlık demekti. Horasan erenlerinden Fudayl b. İyâz onu, “dostların kusuruna bakmama” şeklinde tarif etmiş; sufi müfessir Sehl b. Abdullah ise “sünnete uymaktır” diyerek fütüvvetin kaynağına dikkat çekmişti. Dahası fütüvvet, güzel ahlak ve nezaket demekti.

Eskiden Horasan ve Irak havalisi arasında kendilerine “fetâ” denilen ve en belirgin vasıfları kahramanlık, cömertlik ve fedakârlık olan gençlere içten bir hayranlık duyulurdu. Fetâ, nefsinin arzularına karşı çıkıp “nefis putunu kıran” yiğidin adıydı. Doğrusu onlar Allah’a yâr olabilmek pahasına nefsine ağyar olan Hakk âşıklarıydı...

İslam’ın ilk devirlerinde ticaret yapmak üzere Endonezya’ya yönelen fütüvvet ehli tacirler, yaşantılarıyla buradaki halkın ilgisini çekmişler ve çok geçmeden insanların topluluklar hâlinde İslam’ı seçmelerine vesile olmuşlardı. Böylelikle ehl-i fütüvvetle müşahhaslaşan İslam ticaret ahlakı, bugün İslam coğrafyasının en kalabalık nüfusunu oluşturan Endonezya’yı Müslüman kılan en önemli unsur oldu.

Her şeyden evvel fedakârlığıyla temayüz eden fütüvvet ehli, bir karıncanın dahi incitilmesine razı olmayan bilinç hâliyle sevgi ve merhametin bütün mahlukatı kapsayacak nitelikte olması gerektiğini salık vermekteydi. Allah’tan başkasına iltifat etmemeyi, başkasının hak ve menfaatlerini kendininkilerden üstün tutmayı, hataları görmezden gelmeyi, özür dilemeyi gerektirecek işlerden sakınmayı, özü sözü bir olmayı, kötülük yapana gönülden iyilik etmeyi...

İslamiyet’e büyük bir aşkla bağlanan Türkler, fütüvvet ülküsüne de yine aynı lahuti aşkla sarılmışlar ve Anadolu’yu vatan kıldıklarında bu nebevi ülküyü kendilerine has yiğitlik ve cömertlikle süsleyip Ahilik Teşkilatının ihya ve inşasına yönelmişlerdi. Bu durum, fütüvvetin Anadolu’daki kurumsal kimliğini Ahilik’le kazanmasını sağlayacaktı.

Müslümanlık, bir anlamda yerleşik hayatı gerekli kılmaktaydı. İbadetlerin yanı sıra eğitim gibi İslam toplumunun temelini oluşturan yapı taşlarının yerli yerine oturması için yerleşik hayat bir ihtiyaçtı. Dahası Rum diyarının gerçek manada Türk yurdu olarak payidar olmasının yegâne yolu da yerleşik hayattan geçmekteydi. Bu, en çok da sanat/zanaatla mümkün olabilirdi.

Esasen Anadolu’da Rum ve Ermeni tacirlerin tekelinde bulunan üretim sahasında Müslüman Türk’ün bulunmaması savaşı kaybetmeye eş değerdi. Bu savaşı kazanmanın yolu ise gayrimüslimlerden daha kaliteli üretim yapmaktan geçmekteydi. Lakin bu iş sanıldığı kadar kolay değildi. Zanaat; çıraklık, kalfalık ve ustalık gerektirmekteydi. Gayrimüslim esnaflar ise Müslümanlara işlerinin sırrını vermeye yanaşmıyorlardı.

O devirde henüz yeni fethedilen Anadolu coğrafyasında Müslüman zanaat ehli yok denecek kadar azdı. İşte böyle bir zamanda Türklerin yalnızca savaş meydanlarında değil ticaret sahasında da yedi düvelle rekabet edebileceğini gösteren teşebbüs Ahi Evrân-ı Velî’den geldi.

Asya içlerinden Anadolu’ya gelerek XIII. yüzyılda debbağlık mesleğini icra eden, bir müddet Denizli, Konya ve Kayseri’de ikamet ettikten sonra birçok şehir ve kasabayı gezip, Ahilik müessesesinin kuruluşunda ve yayılışında etkin rol oynayan Ahi Evrân-ı Velî, Kırşehir’e yerleşmiş ve vefatına kadar da burada kalıp esnaf ve zanaatkârlara rehberlik etmeyi sürdürmüştü.

Ahi, Kur’an dilinde kardeşim demekti. Ahilik ise İslam’la irfanın, kardeşlikle yiğitliğin, cömertlikle dürüstlüğün, sevgi ve saygının, hoşgörü ve yardımlaşmanın, bilgi ve dayanışmanın esnaflıkla eş değer oluşunu ifade etmekteydi. Bu birliktelik işe başlarken yapılan şu enfes duada çok açık bir şekilde görülmekteydi:

“Her sabah Besmeleyle açılır dükkânımız.

Hakk’a iman ederiz, Müslüman’dır şanımız.

Eğrisi varsa bizden, doğrusu elbet sizin.

Hilesi hurdası yok, helalinden malımız.”

Devletin de desteğiyle kısa süre içerisinde Anadolu’nun dört bir yanında teşkilatlanan Ahilerden hemen her meslek grubu için müstakil bir zaviye kuruldu. Selçuklular Dönemi’nde mesleklere ait problemleri hâl yoluna koyan Ahi Teşkilatı, mal ve kalite kontrolü, fiyat tespiti gibi görevleri titizlik içerisinde yürüttü. Artık köylere kadar yayılan bu güzide teşkilat, pek çok devlet adamını, askerî zümre mensubunu, kadı, müderris ve tarikat şeyhini bünyesinde toplamaya muvaffak oldu.

Ticaret ahlakının Anadolu’daki vücut bulmuş şekli olarak Ahilik müessesi Osmanlı Devleti’nin kuruluş ve gelişmesinde de büyük rol oynadı. Osmanlılar, fetihlerde askeri güç olarak Ahilerin desteğini yanlarında görmüşlerdi. Nitekim ilk Osmanlı sultanlarının ve devlet adamlarının çoğu Ahi teşkilatına mensup şeyhlerdi. Ahi şeyhlerinden olan Edebâlî, kızını Osman Gazi ile evlendirirken; Orhan Gazi Ahiliğe ait “ihtiyârü’d-dîn” ünvanını almış; I. Murad da Ahiliğinin sembolü olarak şet/peştamal kuşanmıştı.

Ahiliğe giriş, şerbet içmek, şet kuşanmak ve şalvar giymekle gerçekleşirken bu müessesenin esnaf birlikleri çırak, kalfa ve ustalardan oluşuyordu. Esnaf birliklerine fevkalade ehemmiyet gösterilen Osmanlılar Dönemi’nde her zanaat erbabı içinde yaşı ile birlikte ahlakı da kemal seviyesine ulaşmış bir üstat teşkilatın reisi oluyor ve bu üstada “Ahi Baba” deniliyordu. Ahi Babalar, genellikle Kırşehir’deki Ahi Evran Tekkesi’ne bağlı şeyhler ile bunların çeşitli illerdeki vekillerinden oluşuyordu.

Prensiplerini Kur’an ve sünnetten alan Ahiliğin nizamnamelerine, fütüvvetname adı verilirdi ki bu kitaplarda Ahiliğin ahlaki ve ticari kaideleri yazılıydı. Teşkilata girmek isteyenler evvela bu eserlerde belirtilen dinî ve ahlaki emirlere uymakla mükellef tutulurlardı. Fütüvvetnamelere göre, vefa, doğruluk, cömertlik, tevazu, affedici olma ve tövbe teşkilât mensuplarında bulunması gereken erdemler olup içki, zina, yalan, hile ve gıybet gibi davranışlar meslekten atılmayı gerektiren sebeplerdi. Söz gelimi bozuk ve hileli mal üreten esnafın ayakkabısı dükkânının damına atılır, böylelikle işini iyi yapmayan esnaf herkesçe bilinirdi ki bugün dahi dillerimize pelesenk olan, “pabucu dama atılmak” deyimi buradan gelir...

“Burada doğruluk vardır, haksızlıktan kaçılır,

Bir yudum su dahi helalinden içilir.

Gönül ne kahve ister ne kahvehane,

Gönül sohbet ister kahve bahane.”

İslamiyet’in temel prensiplerini, dünyaya ticaret penceresinden Anadolu tepsisinde sunan Ahilik Teşkilatı, maneviyat temelli, erdemli nesil yetiştirmeyi hedefleyen bir eğitim kurumu niteliğindeydi. Tarihe adını altın harflerle yazdıran bu muazzez kurum, doğrusu ticaret sahasında milletimizin ilelebet payidar olmasını temin ve tesis eden bir irfan mektebiydi.

Gün boyu alın teriyle çalışılan bu irfan mektebinde akşam tekkelere geçilir, burada kurulan sohbet ve zikir halkalarıyla gençlerin titizlikle yetiştirilmesine gayret sarf edilir, misafirlere de bolca ikram ve ihsanlarda bulunulurdu. Yiğitlikle (çırak) başlayan ve bilginin eyleme dönüşmesi hedeflenen bu erdemliler hareketinde davranışa dönüşmeyen bilgi yok sayılır, “işle doğrulanmayan her söz beyhude” kabul edilir, “Ahi, öğrencisine öğreteceği şeyi kendi yapa ki öğrencisi de görüp öğrene.” denilirdi.

Her kişinin harcı değildi Ahilik; Ahi’nin mayasında alın teri, kanaat ve helal bilinci vardı. Çıraklar mesleği çok iyi öğrenip ehliyet ve liyakate ulaşmadıkça dükkân açamazlardı. İsrafın haram olduğu bilinciyle hareket eden teşkilatın güzide mensupları, suni ihtiyaçlara iltifat etmedikleri gibi tüketim çılgınlığına da geçit vermezlerdi. Bu doğrultuda esnaf ve dükkân sayıları sınırlandırıldığı gibi üretim de yalnızca reel ihtiyaca göre belirlenmekteydi:

“Müşterilerimiz velinimet, yarânımız yârimiz.

Ziyadesi zarar verir, kanaattir kârımız.”

Ahilik zor zanaat... Azıcık bir dünyalık için her yolun mübah kılındığı, az bir dünyalık için her türden hile ve hurdanın havada uçuştuğu, doğruluğun para etmediği dahası işinin ehli dürüst esnafın saf dilli olmakla itham edildiği bir dünyada çok daha zor...

Peki ya ahlak yoksunluğunun akıbeti? Ahlakı ihmal eden toplumlar geleceklerini de imha etmiş olmazlar mı yani? Ahlak ve maneviyattan bigâne bırakılan her alan daha dünya hayatında eza ve cefa olarak geri dönmez mi insanlığa? Dahası hiç ölmeyecekmiş gibi yaşadığımız bu dünyanın bir de ahireti yok mu?

Gerçek şu ki o ebedî istirahatgâhta cennet yurdunu kazananlar, dürüst ve güvenilir şahsiyetler olacaktır. Bir hadis-i şerifte müjdelendiği üzere, “Dürüst ve güvenilir tüccar, peygamberler, sıddîklar ve şehitlerle beraberdir.” (Tirmizi, Büyû’, 4)

O hâlde fâni olan bu âlemde dünyalığımızı kazanırken ahiretimizi kaybetmeyelim. İktisat ve itidal, şükür ve kanaat üzere ahlakımızı yeniden ihya ve inşa etmeye gayret edelim. Bunu yaparken de ilkelerini İslam’ın temel kaynaklarından alan Ahilik müessesesinin şu öğütlerini hayatımıza şiar edinelim:

“Eline, diline, beline sahip ol!

Kapını, kalbini, alnını açık tut!

Eşine, işine, aşına özen göster.

Harama bakma, haram yeme, haram içme!

Yanlış ölçme, eksik tartma!

Dünya malına tamah etme!

Kuvvetli iken affetmesini, hiddetli iken yumuşamasını bil!”

Tarihte

bu ay neler oldu?

Fethi Gemuhluoğlu vefat etti. (5 Ekim 1977)

Ömer Nasuhi Bilmen vefat etti. (12 Ekim 1971)

Ankara başkent oldu. (13 Ekim 1923)

Posta ve telgraf teşkilatı kuruldu. (23 Ekim 1840)

Türkiye’de ilk nüfus sayımı yapıldı. (28 Ekim 1927)

Cumhuriyet ilan edildi. (29 Ekim 1923)

Boğaziçi Köprüsü açıldı. (30 Ekim 1973)