Endülüs’ün fethi
Nuh tufanından hemen sonra (İbn İzârî, el-Beyânü’l-muğrib fî ahbâri’l-Endelüs ve’l-Mağrib, II, s. 1.) Fenikeliler tarafından, Atlas Okyanusu iklimiyle Vadilkebir (Guadalquivir) nehrinin kıyısında kurulan, MÖ II. yüzyılda Roma hâkimiyetine girdikten sonra Romalı soyluların iskânı, kıymetli madenleri ve bereketli topraklarıyla Güney İspanya’nın en önemli şehirlerinden biri hâline gelen Kurtuba, MS V. yüzyılda Vandalların, VI. yüzyılda ise sırasıyla Bizans’ın ve Vizigotlar’ın hâkimiyetine girmiştir. Vizigot krallarının sefahate dalıp halkı ağır vergiler altında ezmelerini taht kavgaları takip etmiş, Ariusçu olan bu kralların, kilise baskısı sebebiyle Katolikliği benimsemek durumunda kalmaları ülkedeki Yahudi nüfusun zorla Hristiyanlaştırılmasını beraberinde getirmiştir. 616-711 yılları arasında ülkede Yahudiliğin tamamen yasaklandığı bu süreç toplum içerisinde yeni çatışmaları tetiklemiş, halkın huzur ve refah arayışı ile Sebte hâkiminin desteği İberya Yarımadası’nı, İspanya kapılarını Müslümanlara açan önemli unsurları oluşturmuştur.
Kuzey Afrika’yı Avrupa’ya bağlayan bu önemli köprü, Mağrip fetihleri öncüsü Ukbe b. Nafi’in Atlas Okyanusu kıyısında seslediği bir fetih niyazı olarak kalmış, Emevilerin İfrîkıye valiliğine sırasıyla atanan Hassân b. Numân ve Musa b. Nusayr tarafından Mağrip fetihleri tamamlanınca Endülüs’ün yolu açılmıştır. Musa b. Nusayr’ın azatlısı Tarık b. Ziyâd komutasında Mâleka (Malaga), İlbîre (Elvira) ve Kurtuba (Córdoba) şehirlerinin fethi Fransa topraklarına ulaşan yeni güzergâhın habercisi olmuş (İbn İzârî, II, s. 6-16; Makkarî, Nefhu’t-tîb min ğusni’l-Endelüsi’r-ratîb, I, s. 233-243; Mehmet Özdemir, Endülüs, DİA, XI, 211-212.), tebaanın haklarını adaletle teslim eden, idari, ilmî, sosyal ve kültürel gelişmeleri besleyen, yenileyen sekiz asırlık İslam hâkimiyeti, Endülüs kültürü ve medeniyetiyle Avrupa tarihini de şekillendirmiştir.
Endülüs Emevi hilafetinin başkenti: Kurtuba
Abbasi ihtilalinin kendisini bekleyen sonucundan kaçarak Endülüs’e sığınan, 756 yılında da Endülüs Emevi Devleti’ni kuran I. Abdurrahman, yüzüğüne hakkedilmiş “Abdurrahmân bi-kazâillâhi râzın (Abdurrahman Allah’ın hükmüne razıdır.)” (İbn İzârî, II, s. 57.) ilanının emniyetiyle Kurtuba’yı başkent ilan etmiş, bu mühim adım şehri batı İslam dünyasının merkezi hâline getirmiştir. Halife 786 yılında, Vadilkebir kıyısında Şam hasretinin simgeleri hâline gelen saray ve müştemilatının hemen yanında seksen bin dinar harcayarak Endülüs mimarisinden günümüze ulaşan en mühim yapıyı oluşturan Kurtuba Ulucamii’nin (Kurtuba Cami-i Kebiri) inşasını başlatmış, zaman içerisinde batı Avrupa’nın en büyük, cadde aydınlatması ve hamamları olan yegâne başkenti, Bağdat, Kahire ve İstanbul’un muadili, kara ve deniz ticaretinin düğümlendiği ilim, kültür ve medeniyet şehri Kurtuba’nın (Thomas B. Irving, Kurtuba, DİA, XXVI, 451-453.) değişen statüsünün, bölgedeki Emevi hilafetinin ve İslam iktidarının mekân kalıbındaki ifadesi Kurtuba Ulucamii olmuştur.
Kurtuba Ulucamii
Tabiinden yirmi sekiz kişinin kıble temelini attığı cami (Makkarî, I, s. 288.), dikdörtgen, sütunlu ve avlulu planıyla Emeviyye Camii örnek alınarak inşa edilmiştir. Devşirme malzemelerin oluşturduğu çok renkli granit, mermer sütun ve sütun başlıklarında Vizigot ve antik Roma etkisi görülen bu ilk yapı, kıble duvarına dik 11 sahndan ibaretken tadilat yanında şehrin inkişâfı ve artan nüfusun getirdiği mekân ihtiyacına paralel olarak kıble duvarına ve harime ilave edilen sütunlarla II. Abdurrahman, II. Hakem ve II. Hişam dönemlerinde üç aşamalı olarak genişletilmiştir. Son genişletme ile 19 sahnı ve 1293’ü bulan sütun sayısı ile cami, Samerra Ulucamii ve Ebu Dülef Camii’nden sonra devrin en büyük üçüncü camii unvanını almıştır.
Alt katta at nalı, üst katta yarım daire olarak çift kat kemer sistemiyle yükseltilen, oymalarla süslü, Turtûşe’den taşınan ağaçlardan mamul ahşap tavanı kapatan düz damda her bir sahnın üzeri üçgen çatı ile birbirinden ayrılmıştır. İslam mimarisinde bir ilki teşkil eden, eşsiz panoların çevrelediği hücre biçimindeki sekizgen mihrap, II. Hakem’in Bizans’tan getirttiği bir usta marifetiyle İstanbul menşeli mozaiklerle bezeli muhteşem bir mihrap önü kubbesi ile örtülmüş, her iki tarafına yerleştirilen kaburgalı kemerler üzerine yükselen, doğal ve yapay aydınlatmayı kademelendirmeye de yardımcı kubbeler, yonca ve dilimli kemerlerle ayrılan maksureyi daha da belirgin hâle getirmiştir. İlk yapıda harimin ortasına tekabül eden ve diğerlerinden daha geniş olan merkezî sahnın bağlandığı mihrap nişi ve mihrap kemeri ise oyma mermer, mozaik, bitkisel motifler ve hatla bezelidir. Şebekeli pencereler, yıldız ve bitkisel motiflerle ön plana çıkan iki yan mihraptan sağdaki saraya açılan Sabat Kapısı, soldaki ise Hz. Osman’ın mushafının da muhafaza edildiği beytülmaldir. II. Hakem tarafından sandal ağacı, abanoz ve fildişinden yedi yılda imal ettirilen, kıymetli taşlar ve altın çivilerle müzeyyen, bugün yerinde olmayan dört tekerlekli eşsiz minber mihrabın sağında yer almıştır.
Minaresi olmayan ilk yapının avlu kapısı bitişiğine I. Hişam bir minare ekletmiş, III. Abdurrahman ise onu sünger taşından, cephesi müzeyyen dört köşe, kırmızı ve mavi zeminin altınla işlendiği, iki merdivenli muhteşem bir minare ile yenilemiştir. Bugün yerinde portakal ağaçları olan revaklı avlu caminin kuzeyindedir. Kurtuba Ulucamii, taş ve tuğlanın münavebeli olarak kullanıldığı, payanda destekli yüksek duvarlı kale görünümüyle Sîdî Ukbe Camii’ni andırırken özgün, zarif ve göz alıcı detaylarının zenginleştirdiği bir mimari üslup olarak Medînetüzzehra Sarayı gibi pek çok yapıya, bilhassa Muvahhid ve Murâbıt mimarisine öncülük etmiştir. (Makkarî, I, s. 545-556; Engin Beksaç, Kurtuba Ulucamii, DİA, XXVI, 453-454; Feyza Yıldırım, Kurtuba Ulucamiinin Tezyinatına Genel Bakış, s. 22-215.)
Temelleri, tabiinin bereketli elleriyle kazıldığından Câmi-i A’zam, Câmi-i Mübarek olarak da anılan Kurtuba Ulucamii Endülüslü Müslümanların gözünde daima ayrıcalıklı bir yerde olmuş, ramazan ayı, mübarek gün ve gecelerde sevincin, ülkenin pek çok yerinden camiye akın eden Müslümanların gönül dünyalarının birer nişanesi olarak avizelerdeki bütün kandiller yakılmış, minare fenerlerle donatılmıştır. (Makkarî, I, s. 551; Mehmet Özdemir, Endülüs Müslümanları, s. 86.) V. Abdurrahman’ın hilafetini bu camide ilan ettiğine, daima camide asılı duran sefer sancağının birlikler yaz kış seferlerine çıktıklarında onlar dönünceye kadar caminin bir diğer duvarına asıldığına, bünyesindeki eşsiz kütüphaneye ve beytülmale bakılırsa cami idari, askerî, sosyal ve kültürel hayatın da nabzını tutmuştur. II. Abdurrahman caminin hemen yanına Müslüman ve gayrimüslimlerin ücretsiz olarak eğitim aldıkları yükseköğretim kurumunu kurmuş, Avrupa kralları yakınlarını burada okutmuş, bu kültür müesseseleri ulemayı doğudan batıya çağırmış, doğuda yazılan ve tedavülde olan pek çok eser Endülüs’e taşınmıştır.
Yürütülen eğitim faaliyetleri için birçok arazi ve akar vakfedilen caminin talebeleri binleri bulan, şeri ilimler yanında matematik ve astronominin de okutulduğu ilim halkalarında muhaddis Bakî b. Mahled ve Ebû Ali el-Gassânî, tefsir ve kıraat âlimi Mekkî b. Ebû Tâlib, şiir ve lügat âlimi İflîlî, astronom ve matematikçi İbnü’s-Saffâr gibi nice ulema ders vermiş (Şevket Yıldız, Kurtuba (VIII-XIII. Yüzyıllar), s. 165-172.), İbn Hazm’ın da iştirak ettiği şiir meclisleri düzenlenmiştir. İmam hatipleri arasında sayılan kâdılcemâa İbn Zekvân, Mâlikî fakihi ve muhaddis İbnü’t-Tallâ, dede Ebu’l-Velîd İbn Rüşd, hadis ve nahiv âlimi İbn Hayr ve niceleri Kurtuba halkını irşad etmiştir.
Endülüs Emevi Devleti’nin sükûtu, ülkedeki Müslümanların giriştiği iktidar mücadelesi ve iç zaaflar, Hristiyan İspanyolların reconquista (yeniden fetih) idealini hayata geçirmeyi kolaylaştırmış, 1235 yılında Kastilya ve Leon kralı III. Fernando tarafından kuşatılan şehir 1236’da teslim olmuştur. Kurtuba düşmüş, düşüşün simgesi olarak Kurtuba Ulucamii’ne haç asılmış, İslam tarihinin bir altın sayfası kapanmıştır. Şehrin zaptı esnasında caminin kütüphanesi yok edilmiş, kitaplar arasında Hz. Osman’ın Mushaf’ı da yakılmıştır. Tamamlandığında sayıları yirmi biri bulan, kemerli nişler ve bitkisel motiflerle bezeli, cuma geceleri çevreye ud ağacı ve amber buhurlarının yayıldığı kapılarının bir kısmı örülerek kapatılmıştır. 1523’te sütun ve kemerlerinin ekseriyeti, 1583’te minaresi yıkılan ve yerine çan kulesi dikilen caminin ortasına kilise yerleştirildiğini gören İspanya Kralı V. Karl, “Yapmak istediğiniz şeyden haberdar olsaydım yapamazdınız. Bu yaptığınızı her yerde bulabilirsiniz fakat bu yapıyı dünyanın hiçbir yerinde bulamazsınız.” diyerek esefini dile getirmiştir. (R. Hillenbrand, “Medieval Cordoba as a Cultural Centre”, The Legacy of Muslim Spain, s. 134-135.) 1931’de idareden güçlükle izin alarak camide namaz kılan Muhammed İkbal’in yazdığı Mescid-i Kurtuba şiirindeki “Ey Kurtuba Camii, senin varlığın aşktandır / Aşk büsbütün devamlılıktır, onda fânilik yoktur.” (Cebrail’in Kanadı, s. 111.) dizeleri, dünya Müslümanlarının hicran, hasret ve ümidinin bir nişanesi olmalıdır. Avlusunu çevreleyen portakal ağaçları arasında, belki de temelleri atılırken edilen duaların bereketiyle hâlâ Mezquita (Mescid) olarak anılan bu abidevi yapı, yaklaşık beş asır süren coşkun günlerinin aksine bugün sessiz bir katedral ve müze olsa da mihrap kemerine mozaikle işlenmiş “O, kendisinden başka hiçbir ilah bulunmayan Allah’tır. O mülkün gerçek sahibi, kutsal (her türlü eksiklikten uzak), barış ve esenliğin kaynağı, güvenlik veren, gözetip koruyan, mutlak güç sahibi, düzeltip ıslah eden ve dilediğini yaptıran ve büyüklükte eşsiz olan Allah’tır. Allah onların ortak koştuklarından uzaktır.” (Haşr, 59/23.) ayetinin ve duvarlarını süsleyen nice ayetlerin gölgesindeki emniyetle ziyaretçilerine hakikati, muktedir Endülüs Müslümanlarını, İslam’ın öncü günlerini hatırlatmaya devam etmektedir.