BİR ÇUVAL TOPRAK, BİR ZEYTİN AĞACI VE BİR KARINCA
Doç. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi
Umudun sesine kulak vermek için İslam tarihinin ve rivayet kültürünün peşinden gitmek gerekir. Aşere-i mübeşşereden olan sahabi kumandan Sa’d b. Ebu Vakkas, Kadisiye savaşında İslam’a davet etmek üzere İran hükümdarına bir elçi gönderir, elçi hükümdara, “Ya İslam’ı kabul et ya da İslam devletinin hakimiyetine boyun eğerek cizye vergisini ver.” der. Hükümdar buna cevap olarak elçiye bir çuval toprak verir ve küstah bir şekilde “Al, bunu Sa’d’a götür, ona cevabım ancak budur” demeyi de ihmal etmez. Elçi, kendisine verilen bir çuval toprağı sırtlanırken hükümdar ve maiyeti, elçinin yüzünün gözünün toza toprağa bürünmüş hâlinden pek bir keyif alarak bununla eğlenirler. Elçi ne yapsın, “Elçiye zeval olmaz.” diyerek boynu bükük vaziyette bir çuval toprakla komutanı Sa’d’ın huzuruna çıkar. Sa’d, bu duruma kızmak ne kelime, üzülmez bile. Bilakis çevresindeki komutanlarına ve askerlerine, beklenen zaferin ne kadar yakın olduğunu hatırlatır ve “Bakın, Allah size şimdiden fethetmek istediğiniz yerlerin topraklarını gönderiyor.” diyerek onların ümitsizliğini ümide, üzüntülerini kalp huzuruna çevirir.
Bu rivayetin ruhuna uygun bir başka anlatı, yine İran kisrası ile ilgilidir. Hükümdar, Nişâbur’da avdayken zeytin fidesi diken yaşlı bir Müslümana rastlar. Adamın bu hâline şaşıran hükümdar, “Sen kocamış, yaşlı bir adamsın. Bir zeytin ağacı ancak otuz yıl sonra meyvesini verirken ne akılla bu ağacı dikiyorsun, oysa sen bunun zeytininden bile yiyemeyeceksin.” der. Yaşlı adam istifini bozmadan “Ey hükümdar! Bizden öncekiler de fidanlar dikti, bu fidanlar büyüdü, ağaç oldu, şimdi biz onların meyvesini yemiyor muyuz? Evet, belki ben bu zeytinden yiyemeyeceğim ama torunlarım, onların torunları bundan yiyecek, bu yetmez mi?” diye karşılık verir. Bu söz, hükümdarın öyle hoşuna gider ki güzel söz söyleyenlere mükâfat vermek şeklindeki İran hükümdarlık geleneğine uyarak adama bir kese altın bahşeder. Altınları gören yaşlı adam, “Ey hükümdar! Az önce belirttiğiniz gibi zeytin ağacı ancak otuz yıl sonra ilk meyvesini verir ama Allah’ın şu işine bak, bu küçük fidan daha şimdiden çil çil altınlarla ilk meyvesini verdi bile.” diyerek gülümser. Bu cevaptan da çok hoşlanan hükümdar, ilk başta söylediği sözlere mahcup olmuş bir hâlde ona bir kese altın daha verir ve nedimine şöyle seslenir: “Tez elden buradan gidelim yoksa bu adam hazinede altın bırakmayacak…”
Kuşkusuz yaşlı adamın kulaklarında Allah Resulü’nün, “Bir kimse bir ağaç diker de onun meyvesinden bir insan ya da Allah’ın yarattığı herhangi bir canlı yerse bu, o kimse için bir sadakadır.” (İbn Hanbel, el-Müsned, 6/443.) nebevi sedası yankılanmaktaydı. Komutan Sa’d da yaşlı adam da vahyin dokunuşu ile aydınlanmış dünyaları içinde hikmetli sözler söylemekteydiler. Nitekim Yüce Allah, “Kime hikmet verilirse o büyük bir hayra nail kılınmıştır.” (Bakara, 2/269.) diyerek vahyin penceresinden hayata bakmanın, insanın önüne bambaşka ufuklar açacağının müjdesini vermektedir.
Müslüman duyarlılığı başkalarını düşünmeyi ve her varlığın bir emanet olduğu bilinciyle hareket etmeyi gerektirir. Vatan emanettir, ağaçlar, kuşlar, kediler, hatta cansız varlıklar dahi öyle… Allah Resulü, “Çorba pişirdiğin zaman suyunu fazla yap da komşu haneye de ikramda bulun, böylece onlara da bir hayrın dokunmuş olur.” (Müslim, Birr ve Sıla, 2625.) diyerek bizi bu duyarlılığa davet eder. Öyle ya! Bir ağacı kesmek, bir canlıyı öldürmek ve bir dere yatağını bozmak, Allah’ın bir ayetini yok etmek demektir. Allah, kabaran denize (Tur, 52/6.); Ay’a (Müddessir, 74/32.); gökyüzüne (Buruc, 85/1.) ve yeryüzüne (Tarık, 86/12.) yemin etmiş değil midir? Dahası Kur’an-ı Kerim, “Yeryüzünde yürüyen hayvanlar ve (gökyüzünde) iki kanadıyla uçan kuşlardan ne varsa hepsi ancak sizin gibi topluluklardır.”(Enam, 6/38.) diyerek merhamet şuurunu beslemekte değil midir?
Mesela karıncalar, insanların gözüne küçük varlıklar gibi görünse de onların toplumsal düzeni, çalışma azmi ve dayanışma ruhu büyük bir ibret kaynağıdır. Karınca, Kur’an-ı Kerim’de Neml adı ile bir sureye misafir olmuştur. İnsanlar, boyunun kaç katı erzakı itekleye sürükleye yuvasına götüren karıncalardan ibret almalıdır. Bu minik canlılar, cömertlik ve dayanışma hususunda, üzerinde düşünenlere büyük dersler verir. Doğadaki muhteşem sahneleri gözlemleyerek Yüce Yaratıcı’yı tanımak ve O’nun yarattığı düzeni takdir etmek, bir taraftan Allah’a şükrü diğer taraftan insanlara teşekkür etmeyi ve tabiata hürmet göstermeyi gerektirir. Her canlının yaşam hakkını kabul etmek, Allah’ın nimetlerine minnettar olmak ve bu nimetleri korumak, insanlar için ahlaki bir görevdir.
Tasavvufun örnek simalarından Bayezid-i Bistami bu hususta bize ufuk açıcı bir hatıra takdim eder. Rivayete göre o, hac dönüşü Hemedan şehrine uğrar ve oradan tohum satın alır. Memleketi Bistam’a gelip aldığı tohum torbasını açınca bir de ne görsün! Tohumların arasında birkaç karınca gezinmekte. Bayezid-i Bistami, kalkar, yola revan olur, geldiği yolları bir bir aşarak tohumları aldığı yere, Hemedan’a varır, karıncaları, tohum aldığı yere usulca bırakır ve memleketine döner. (Abdülkerim b. Hevazin el-Kuşeyri, er-Risaletü’l-Kuşeyriyye, thk. Yusuf Ali Bedevi, Beyrut: Darü’l-Yemame, 2014, 187.) Bayezid-i Bistami’nin bu öyküsü, tabiata olan saygı ve hürmetin İslam düşüncesinde ne denli derin bir anlayışla yaşandığını bize hatırlatır. Onun, bir avuç tohumun içindeki birkaç karıncayı dahi dikkate alması, doğanın her bir unsurunun dengesinin gözetilmesi gerektiğine bir göndermedir. Karıncaların dahi yaşama hakkına saygı göstermek, ne güzel şey! Bayezid-i Bistami’nin karıncaları yaşam alanlarından ayırmamak için verdiği mücadele, tabiatın mayasının bozulmamasının gerekliliğini vurgular. Aslında böylece insan, tabiatı ve çevreyi korumakla kendi öz değerlerine ve varlığına saygı göstermiş olur. Çünkü insan, tabiatın bir parçasıdır ve tabiat, insanın hayatını sürdürebilmesi için gereken kaynakları ona sağlamaktadır. “Allah, yeryüzünü sadece insanlar için değil, tüm canlılar için var kılmıştır.” (Rahman, 55/10.) Allah Resulü, “Her canlı varlığa iyilik, sevap kazanma yolunda bir fırsattır.” (Müslim, Selam, 153.) derken bize varlığa merhamet nazarıyla bakmayı öğretir. Kim bilir Bayezid-i Bistami’nin tohumları, Sa’d bin Ebu Vakkas’ın bir çuval toprağında filizlenmiştir. Yine bu filizler, yaşlı amcanın zeytin ağacıyla büyüme yarışına girişmiştir. Bu rivayetler ya da hikâyeler, İslam coğrafyasının neresinde yaşanmış olursa olsun ne önemi var? Kadisiye, Hemedan, İstanbul ya da Kudüs hepsi de vahyin örtüsüne bürünmüş değil midir?