BİR CAHİLİYE TUTARSIZLIĞININ MODERN GÖRÜNÜMÜ
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
Din, insanın hem kalp ve zihin dünyasının inşasında hem de varlık âlemiyle ilişkilerinde etkin bir role sahiptir. Bu evrensel rolün insanlığın huzur ve iyiliğini temin edebilmesi için dine dair bilginin hakikatle örtüşmesi hayati bir zorunluluktur. İnsanlar sahih dinî bilgiden yoksun bırakıldığında duygu ve düşüncelerin manipüle edilmesi ve toplumların istismara maruz kalması kaçınılmaz olmaktadır. İnsanı her türlü sapkın inanç, düşünce ve anlayış karşısında savunmasız bırakan din cahilliği, zararlı akımların toplumlarda kolaylıkla yayılmasına sebebiyet vermekte ve böylece insanlar duygu düşünde denkleminde devasa savruluşlar yaşamaktadır. Son yıllarda gündemi fazlasıyla meşgul eden deizmin böyle bir savruluş örneği olduğunu söylemek yerinde olacaktır.
Deizm gerçeğini olduğu gibi görebilmek ve doğru okuyabilmek için öncelikle meseleye doğru yerden, İslam’ın inançlar tasnifi perspektifinden bakmak gerekir. Biliyoruz ki İslam, insanları inanç bakımından mümin, münafık, müşrik ve kâfir şeklinde dört grupta ele alır. Mümin, Allah’ın varlığına ve birliğine, Hz. Muhammed’in O’nun kulu ve peygamberi olduğuna ve peygamberin getirdiklerine kalben inanıp tamamını kabul ve tasdik eden kimse demektir. Bütün bunları inkâr eden kimselere kâfir, bunlara inanmadığı hâlde inanmış gibi görünen kimselere münafık ve Allah’ın varlığına inanmakla birlikte başka varlıkları O’na aracı ve eş tutan kimselere de müşrik denir. Bu tasnifi “mümin” ve “kâfir” diye ikiye indirmek de mümkündür. Bu açıdan bakıldığında bugün deizm diye isimlendirilen anlayış ile Kur’an’ın şirk olarak nitelendirdiği inanç ve düşünce sistemi arasında ciddi benzerlikler olduğu görülecektir. Hatta nüzul döneminde vahyin muhatap aldığı Cahiliye dönemindeki müşriklerin Allah tasavvuru ile deizmin Allah tasavvuru karşılaştırıldığında aralarında büyük oranda örtüşme olduğu fark edilecektir.
Şöyle ki Allah’ın varlığını kabul etmekle birlikte vahyi, nübüvveti yok sayan deizmin Allah, varlık ve hayat tasavvuru, Yüce Yaradan’ın yarattıklarından elini çektiği varsayımına dayanmaktadır. Geçmişe bakıldığında Cahiliye dönemi müşriklerinin de aynen bu tarz bir iddiayla Hz. Muhammed’in (s.a.s.) risaletine karşı çıktıkları görülmektedir. Müşrikler, Allah’ın varlığına inanıyorlar fakat âlemlerin Rabbi olduğunu yani kâinatı her an sevk ve idare ettiğini reddederek Allah’ın fiillerini başka varlıklara izafe ediyorlardı. Allah’ın emir ve yasaklarını tanımıyor ve vahyi, nübüvveti, ahiret yurdunu inkâr ediyorlardı. Hayatın sadece bu dünya hayatından ibaret olduğunu ve kendilerini ancak geçen zamanın yokluğa sürükleyeceğini zannediyorlardı. Bu sebeple hayatın içinden alanlarda Allah’ın kendilerine karışmasını istemeyen müşrikler, hayatlarını sanki Allah yokmuş gibi sürdürüyorlardı. Nitekim Cenab-ı Hak, Kur’an-ı Kerim’de, onların bu hususta bir bilgi sahibi olmadıkları hâlde benimsedikleri zanna dayalı bu çarpık anlayışın haktan, hakikatten, akıl ve tefekkürden uzak olduğunu vurgulayarak sahip oldukları batıl inancı tamamen reddetmektedir. (Casiye, 45/24; Ankebut, 29/61-63.)
Deizm ile şirk, Allah’ın kâinata ve insanlığa müdahalesini yok saydıklarından, ortaya çıkan boşluğu doldurdukları argümanlar açısından da ciddi benzerlik göstermektedir. Şirkte genellikle bir nesne, kişi, put, totem gibi unsurlar üzerinden Allah’a ulaşılacağı düşünülürken deizmde bu alan, dönemin revaçta olan soyut argümanları ile doldurulmaktadır. Bu argüman bazen akıl ve duygu, bazen bilim ve tabiat, bazen de sezgi ve vicdan olabilmektedir. Esasen bütün bu unsurların kutsanmasında nefsin heves ve arzularının belirgin bir etkisi vardır. Bu bağlamda Kur’an’da, müşriklerin kendi nefislerinin arzularını ilah edindiklerinden bahsedilmesi son derece manidardır. (Furkan, 25/43-44.) Burada müşriklerin, Allah’ın varlığını kabul ettikleri hâlde kendi egolarını, duygularını, arzu ve ihtiraslarını vahyin önüne geçirerek bir bakıma onları ilahlaştırdıklarına dikkat çekilmektedir. Arzularına tabi olup ilahi davete kulak vermediklerinden hakikati idrak edemeyen cahiliye dönemindeki müşriklerin bu yaklaşımı ile benzer bir eğilimle aklı kutsayıp vahiyden yüz çeviren deistlerin durumu arasında tam bir paralellik olduğu söylenebilir. Bu da deist yaklaşımın gerçekte şirke aralanmış bir kapı olduğunu teyit eder.
Neticede şirk de deizm de insanı kendisine sorumluluk atfeden vahye karşı duyarsızlaştırmakta ve onu ibadet şuurundan, sorumluluk bilincinden uzak, seküler bir hayat tarzına yönlendirmektedir. Dolayısıyla varoluşun gayesinden ve hayatın anlamından kopuşu ifade eden bir anlayış ister şirk olarak isterse deizm olarak isimlendirilsin, sonuç yine değişmeyecektir. Allah’ın hükümranlığını yok sayan birinin O’na inandığını söylemesinin pratikte hiçbir bir karşılığı olmayacaktır. Gerçek şu ki kendi içinde pek çok tutarsızlık barındıran bu tür anlayışlar, sadece inanç düzlemindeki savruluşla kalmamakta bilakis modern zamanların temel sorunu olan insani, vicdani ve ahlaki bunalımlara da zemin teşkil etmekte ve ateizme kapı aralamaktadır.
Allah’ın varlığını kabul edip de O’nun murakabesini, vahyini, peygamberini ve hesap gününü yok sayan her düşünce, aslında bir nevi hakikatten kaçıştır. Haddizatında insanlık için hayat kılavuzu olan vahyi inkâr etmek, sorumsuzca bir hayat yaşamanın sebep olduğu vicdan azabından kurtulma çabasının bir sonucudur. Bu elbette beyhude bir çaba ve büyük bir aldanıştır. Bilinmelidir ki selim bir aklın ve bozulmamış bir vicdanın asla onaylamayacağı deistik düşünce, insana, vahye dayalı tevhidî bir imanın verdiği hazzı ve Allah’ın yeryüzüne rahmetinin bir tecellisi olan İslam’ın sağladığı huzuru hiçbir zaman veremeyecektir.