BİR ÂLEMGİR YADİGÂRI PADİŞAH CAMİİ
Sind’in fethi
MÖ 5000 yıllarına kadar götürülen İndus medeniyet havzasında, İslam tarihçilerinin güneyde Hint Okyanusu kuzeyde Horasan ile sınırladığı Sind bölgesi (Hudûdu’l-âlem, s. 123-124), Asya’nın köprülerinden biri olma hüviyetiyle tarih boyunca pek çok devlet ve imparatorluğa ev sahipliği yapmıştır. Bugün Pakistan’a tekabül eden, Hindukuş, Karakorum ve Himalayalar arasındaki çanakta, Uman Denizi ve İndus ırmağıyla bereketlenen bu topraklar, İslam öncesi dönemden İpek Yolu’nun mühim bir durağı olarak bölgeyi kâfur, ödağacı, karanfil ve pamuklu kumaş ithaliyle tanıyan Müslümanların fetih cephelerinden birini oluşturmuştur. Hz. Ömer’in İran fetihlerini takiben Hz. Osman ve Hz. Ali dönemindeki girişimler, 93/712 yılında bölgenin Emevi kumandanı Muhammed b. Kâsım es-Sekafî öncülüğünde İslam hâkimiyetine girmesiyle sonuçlanmıştır. Hindu Racputlar’ın hâkim olduğu bölgede Budistlere uygulanan baskı ve yıldırma politikalarına karşın, İslam’ın bölge halkına vadettiği can ve mal güvenliği ile vicdan hürriyeti Sind’in İslamlaşma sürecini hızlandırmıştır. Abbasiler, Gazneliler, Delhi Sultanlığı ve Babürlü İmparatorluğu hâkimiyetine giren bölgede, Orta Asya ve İran’dan gelen ulema ve sufilerin eğitim faaliyetleri Sind’in İslam toprağı kimliğini güçlendirmiştir. (Azmi Özcan, Sind, DİA, XXXVII, 242-243; Hindistan, DİA, XVIII, 75-76; Iqtidar Husain Sıddıquı, Muhammed b. Kâsım es-Sekafî, DİA, XXX, 545-546.)
Bir Babür hükümdarı
1526-1858 yılları arasında Sind ve Hind’de hüküm süren Türk hanedanı Babürlülerin altıncı büyük hükümdarı Âlemgir’in (Pâdişah-ı Gazi Âlemgir Ebu’l-Muzaffer Muhyiddîn Evrengzîb) iktidarı, seleflerine nispetle bölgede İslam’ın yeni bir hamlesinin de tarihi olmuştur. Molla Abdüllatif Sultanpurî, Mîr Muhammed Haşim Gilani, Seyyid Muhammed Kannevcî, Şeyh Ahmed Molla Cîven, Şeyh Abdülkavî Burhanpurî, Danişmend Han ve Sadullah Han gibi devrin meşhur âlimlerinden ders alarak yetişen Âlemgir’in danışmanları arasında İmam-ı Rabbani’nin oğlu Muhammed Ma‘sum ve torunu Seyfeddin Faruki sayılmaktadır. Âbid, adil, ileri görüşlü, disiplinli ve ihtiyatlı karakteriyle bilinen hükümdarın yaklaşık yarım asrı bulan iktidarı (1658-1707), Hindular karşısında Müslüman nüfusu dengelemeyi hedefleyen Türkleri iskân siyaseti, ihtisap kanunlarının uygulanmasını hassasiyetle takibi ve selefleri döneminde devlet idaresinde aktif rol üstlenen Hindu-Şii nüfuzunu kırarak Sünni akideyi yerleştirme ve sünneti ihya yolundaki çabaları ile öne çıkmıştır. Nitekim adaletin tevzisinde etkinliği arttırmak için fıkıh kitaplarında dağınık hâlde bulunan Hanefi mezhebine ait görüşlerin fetva ve kazâya kaynak olacak şekilde düzenlenmesi emri üzerine hazırlanan ve resmî makamlarca uygulamaya konulan
el-Âlemgîriyye (el-Fetâva’l-Hindiyye), sadece bölgenin değil, İslam dünyasının temel başvuru kaynaklarından biri hâline gelmiştir. (Khaliq Ahmad Nizami, Evrengzîb, DİA, XI, 537-539; J. Sarkar, History of Aurangzib, I, s. 4-13; Ahmet Özel, el-Âlemgîriyye, DİA, II, 365-366.) Nesh hattıyla yazdığı iki Mushaf’ı Mekke ve Medine’ye birer yadigâr olarak gönderen Kur’an hafızı Âlemgir’in bir diğer yadigârı ise gayrimüslim tebaanın çoğunluğuna ve senkretik İslam anlayışına karşı dinî-siyasi kimliğin ve hâkimiyetin ibrazı olarak değerlendirilebilecek Padişah Camii’dir. Seleflerinin aksine ilmî faaliyetleri ve basiretli siyasetiyle öne çıkan, büyük ölçekli mimari faaliyetlerden uzak duran Âlemgir’in temel motivasyonu da bu ibraz olmalıdır.
Padişah Camii
İmparatorluk başkentlerinden biri olan Lahor’da, Ravi Nehri kıyısında, surlarla çevrili şehrin siyasi merkezi hükmündeki Şah Kalesi’nin hemen karşısına, zeminden altı metre kadar yükseklikte, yirmi iki basamakla çıkılabilen bir platform üzerine inşa edilmiştir. Bu kararın şehrin ufkunu oluşturacak şekilde yapının ihtişamını arttırmak ya da yapıyı nehir taşkınından korumak düşüncesine dayandığı söylenebilir. Kale ile camiyi birbirine bağlayan Âlemgirî Kapısı, üstüne yerleştirilen küçük minareler, siperlikler ve bir sıra küçük mermer kubbe ile abidevi bir görünüme sahiptir. Âlemgirî Kapısı’ndan girilen avlunun devleti ve mabedi bütünleştirici etkisi, doğu-batı ekseninde tasarlanmış yekpare mekân olarak inşası, bu devasa yapının imparatorluk vizyonundaki konumunu gösterir niteliktedir.
Timur ve Babür mimari geleneğinden beslenen Hint-İslam mimarisinin en önemli örneklerinden birini oluşturan caminin inşası iki yılda tamamlanmış (1671-1673), sürecin bütününü hükümdarın üvey kardeşi olan Lahor valisi Muzaffer Hüseyin takip etmiştir. 26.000 metrekarelik zemini üzerinde yaklaşık 100.000 kişinin aynı anda ibadet edebileceği Padişah Camii, Kral Faysal Camii’nin inşasına kadar (1986) Güney Asya’nın en büyük camii unvanını korumuştur. Altmış metre yüksekliğindeki sekizgen formlu üç katlı minareler avlusunun köşelerinde yer alır. Kuzey, güney ve doğu cephelerinde ilmî ve sosyal faaliyetlerde kullanılmak üzere inşa edilen hücreler kızıl kum taşı döşeli avlunun ortasındaki havuza odaklanır.
Avlunun batısında yer alan ve giriş eyvanıyla avludan ayrılan harime, köşelerinde iki küçük minare ile ihtişamı taçlandırılmış abidevi piştâktan girilir. Piştâkın her iki tarafındaki beşer kemerli, revaklı yan kanatlar, caminin dört köşesinde bulunan büyük minarelerle benzerlik gösteren birer küçük minare ile sınırlanır. Harimin dört köşesine tekabül eden bu küçük minarelerle birlikte caminin minare sayısı sekize ulaşır. Zemini mermerle döşenmiş harim, mermer tabakalarla kaplı tonozun üzerine inşa edilen, ortadaki diğerlerinden büyük üç taçlı soğan kubbe ile örtülüdür. Bu kubbeler yüksek kasnaklarla desteklenmiş, çift duvar sistemiyle de akustiği sağlamada etkili olmuştur. Mermerden inşa edilmiş mihrap ve minberin, sahnları birbirinden ayıran eşsiz güzellikteki kemerlerin, kubbe, pencere ve iç cephenin alçı stükolar, geometrik süslemeler, fresk ve mermer işçilikli paneller, bitkisel çelenkler, kızıl kum taşı üzerine beyaz mermer kakmalar, kalın kabartmalı motifler ve taş oymalarıyla bezendiği Padişah Camii (Ebba Koch, Mughal Architecture, s. 128-129; Fariha Arshad vd, Badshahi Masjid, s. 2-18.), mimari olgunluğunu kızıl kum taşı ve beyaz mermerin tezadıyla, tezadın sade görkemiyle vurgular. Bu sadeliğin görkemi, inşa kitabesi dışında bünyesinde taşıdığı yegâne hat olan kelime-i tevhid ile de ahenk oluşturur gibidir: Allah’tan başka ilah yoktur, Âlemgir O’nun kuludur, bu topraklarda İslam muzaffer olmalıdır.
Âlemgir yadigârı
Padişah Camii’ni Müslümanlar nezdinde hususi kılan bir diğer vasfı ise harimin güneydoğusundaki Teberrükât-ı Mukaddese bölümüdür. Hz. Peygamber’in nal-i şerifi, kadem-i şerifi, sarık ve cübbesi yanında Hz. Ali, Hz. Fatıma ve Hz. Hüseyin’e izafe edilen mukaddes emanetler arasında Hz. Peygamber’in Uhud Savaşı’nda dişinin kırıldığını öğrenen Veysel Karani’nin kendi kırdığı iki dişi de bulunmaktadır. (Necdet Tosun, Veysel Karani, DİA, XLIII, s. 75.) Tarihi boyunca her gün, özellikle ramazan gecelerinde ve bayramlarda şehrin uzak bölgelerinden camiye akın eden Müslümanların dinî, ilmî ve sosyal hayatlarında merkezi rol üstlenen cami, Sind ve Hind bölgesinin iniş çıkışlı tarihinin şahitlerinden biri olmuştur. Âlemgir’in vefatını takiben başlayan taht kavgaları, Nadir Şah’ın işgal girişimleri ve İngiliz kolonizasyon siyaseti imparatorluğu sarsmış, güç odakları arasında paylaşılan topraklardan Lahor XIX. yüzyıla kadar Sihlerin hâkimiyetinde kalmıştır.
Bir Sih siyaseti olarak ibadet mahallinden piyadelerin tatbikat yaptığı bir askerî kışlaya, barut deposu ve at ahırına dönüştürülen cami, 1848’de İngiliz himayesi altında askerî bir depo, ipek böceği tesisi, mağaza ve iş yeri olarak kullanılmış, İngiliz karşıtı propogandaların mahalli olabileceği gerekçesiyle bazı bölümler tahrip edilmiş, nihayet 1856’da İngiliz denetimi altında bazı kısıtlamalarla birlikte Müslümanların yeniden kullanımına izin verilmiştir. (Mehreen Chida-Razvi, “Lahore’s Badshahi Masjid: Spatial İnteractions of the Sacred and the Secular”, The Friday Mosque in the City, s. 53-70.) İngiliz idaresinin iyi niyet göstergesi olarak sunduğu bu izinde Padişah Camii’nin Müslümanlar için bir motivasyon sebebi ve mücadele merkezi olma potansiyeli açıkça görülmektedir. Siyasi çekişmeler, iç savaş ve deprem sebebiyle tahrip olan camiyi tamir ve tadil faaliyetleri onlarca yıl sürmüş ancak 1960’ta tamamlanabilmiştir. Minaresinin hemen altında bağımsız Pakistan mefkûresinin banisi Muhammed İkbal’in kabrini de barındıran Padişah Camii 1947’den beri Pakistan’ın millî sembollerinden biri addediliyorsa şayet, bunda elbette Âlemgir’in basiretli siyasetinin payı vardır: Zarafetten taviz vermeyen azametiyle Padişah Camii, halen lahuri gök altında kızıl ve beyaz bir dua olarak Âlemgir’i yâd etmektedir.