BİR AİLE MESELESİ
Sema BAYAR
İnsan bir ailenin, bir hikâyenin içine doğar. Aile, onun hem şahidi hem banisi olduğu ilk hikâyesidir. Annesi evi yuva hâline getiren bir hikâyedir, babası bu yuvayı ikame ve idame ettirmek için didinip duran bir başka hikâye. Çocuk o hikâyenin mütemmim cüzü olur, varlığıyla eve neşve getirir, tüm olumsuz duyguları siler süpürür, kendinden başka bir alan bırakmadan evin büyüklerini beyhude uğraşlardan, kötü duygu ve düşüncelerden arındırır. Sadece anne baba mı, büyük ebeveynler de katılır çocukla kendini açık eden nümayişe. Ailenin odak noktası hâline gelen çocuk, herkese yeni bir kimlik kazandırır, biri amca biri dayı olur. İsimlerin başına yeni ünvanlar eklenir; halalar, teyzeler, büyükanneler ve dedeler boy gösterir.
Çocuk hayata dair ilk elden bilgileri de hikâyeler vasıtasıyla öğrenir, daha kundaktayken kulağına okunan ninniler, uzun kış gecelerinde ninesinin dizi dibinde dinlediği masallar ona içine doğduğu toplum hakkında bir bilinç kazandırır. Aidiyet duygusu buradan neşet eder. Hayattan beslenen, hayatla iç içe büyüyüp serpilen edebiyat ve onun bir cüzü olan hikâyeler de bu anlamda aileye başat konuları arasında yer vermiş, her hikâye her roman bir şekilde aile müessesesine temas etmiştir. Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Kiralık Konak kitabında inkıraz neslinin yaşadığı buhranları, büyükbaba torun ilişkisi üzerinden bir aile meselesi etrafında anlatır. Kemal Tahir her romanında işgal yıllarının ve Birinci Dünya Savaşı’nın ardından çocukların ve kadınların içine düştüğü açmazı, dağılan aileler, şehit düşen eşler bağlamında ele alır. Peyami Safa İstanbul Hikâyeleri’nde 19. yüzyılda başlayıp 20. yüzyılda ziyadeleşen değişimi, Batılılaşma adı altında zedelenen millî ve manevi değerleri anlatırken kadına ve erkeğe mercek tutar. Tecrübesiz ve kimlik arayışında olan gençlerin evliliğe, aileye, kadın erkek ilişkilerine bakışında yaşanan değişim hikâyeden hikâyeye sıçrayan ana temalardan birine dönüşür.
Türk edebiyatının mümbit kalemlerinden Ömer Seyfettin de hikâyelerinde aileye sıkça değinmiş, çağdaşlarından çok daha önce Batılılaşmanın aile özelinde okumasını yaparak hikâye yoluyla yaşanan değişime temas edip tenkitlerde bulunmuştur. Onun aile ile kurduğu bağ çocukluk çağına, fecr-i sadığın henüz uyanmadığı bir kış gününe rastlar. “İlk Namaz” öyküsünün başkişisidir küçük Ömer ve onun yeşil başörtülü annesi. Latif bir buse ile uyanır Ömer tatlı uykusundan. Annesinin gözetiminde abdest alır. Ardından Irakiyye seccade serilir. Yıllar sonra Ömer Seyfettin o anı şöyle kaleme alacaktır: “Gittim. Küçücük ben, oh onunla bir seccadede, bir yavru samimiyet ve saadetiyle o muazzez, o hassas anne vücudunun yanında durdum. İki lakırtı ile bana ne yapacağımı, evvelden öğrettiklerini tekrar etti.” (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1, “İlk Namaz”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 60.)
Ömer Seyfettin daha küçük yaşta sabah namazıyla tanışır, aile dinî öğretinin ve ibadet hayatının en önemli taşıyıcısıdır onun gözünde. Gayriihtiyari annesi gibi elleri omuz hizasında tekbir aldığında anneciği “gözlerinin nûşin ve nafiz tebessümüyle” ona erkeklerin nasıl tekbir alması gerektiğini de anlatır. Kıldığı bu ilk namazın ardından duayı da annesinden öğrenir küçük Ömer. Öykünün devamında bu dua pasajına rastlarız. “Evvela İslam olduğum için ey cenab-ı vacibü’l-vücut hazretleri, sana hamdederim, de…” Dua ülkenin içinde bulunduğu olumsuz durumun izlerini de taşır. “Sonra vatanımızın düşmanlarını perişan etmeni senden istirham ederim, de… Sonra da bütün eziyet çeken, hasta olan, felakette bulunan, fakir olan Müslümanların selamet ve sıhhatlerini senden temenni ederim, de…” Duayı bütün bu sözlerin ardından kendin için de dua et diye bitiren annesi aslında yavrusuna Müslüman bilincini daha o dakikada aşılamıştır. (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1, “İlk Namaz”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 61.) Bu ilk namaz Ömer Seyfettin’in düşünce dünyasını şekillendirdiği kadar hikâye evreninde de önemli bir yer tutacak, yazar sık sık aileye temas ederek, münevver ve mütedeyyin bir Osmanlı kadını olan annesini referans alıp ailenin yaşadığı değişim ve dönüşümü bu bağlamda değerlendirecektir.
Primo Türk Çocuğu onun sosyokültürel atmosferi bir hikâye vasıtasıyla eleştirdiği, Türk aile yapısında ve çocuğun yetiştirilmesinde gördüğü olumsuz değişimleri masaya buyur ettiği çarpıcı öykülerinden biridir. Doğu Batı arasında sıkışan ve bu sıkışıklığı Batı’nın lehinde aşmaya çalışan savruk inkıraz nesli kendini Primo Türk Çocuğu’nda açık eder. Hikâyenin kahramanı kendi köklerini hızardan geçirmiş mühendis Kenan Bey’dir. Ömer Seyfettin, pek çok edibin aksine toplumsal değişimi bahusus aile üzerinden okurken kadın ve erkeğe aynı mesafeden bakar. Kenan Bey’in temsil ettiği tipoloji için ağır konuşur. Ecnebi ve Levanten mahfillerden öğrendiği bilgi ve görgüyle Türklüğe karşı garazı olan Kenan Bey, Paris’te eğitim almış, her Paris’ten gelen gibi dolgun bir maaşla İzmir’e gitmiş ardından da bir İtalyan kızla evlenmiştir. Harbi sevmez, adalet duygusunu rafa kaldırır, millî ve manevi değerlere sırt çevirir, neredeyse milletinden utanç duyarak Avrupai yaşadığında Avrupalı sanılacağı zehabına kapılır. Tembel ve korkaktır. Ne anane, ne mazi, ne vatan, ne kavmiyet tanır. Kurduğu yuva da onu biraz daha Batılılaştıracak, doğan çocukları bu aileyi doğudan koparıp Batı’ya ilhak ettirecektir. “Bir garplı ile, bir İtalyan’la izdivaç etmek, hayatını birleştirmek ona pek tabii görünmüş, hatta iftihar edilebilecek bir mümtazlık gibi gelmişti(r).” (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1, “Primo Türk Çocuğu”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 232.)
Hikâyenin devamında Kenan’ın Trablusgarp Savaşı özelinde Batı’nın o karanlık yüzü ile karşılaşması, karakterin iç dünyasını sarsar. Meselenin tarihî arka planı da vardır. Ömer Seyfettin’in Ali Canip Yöntem eliyle bize ulaşan günlüklerinde Trablusgarp Savaşı’nın büyük bir uyanışa vesile olduğunu öğreniriz. Bu gerçeklik kurgusal bir karakter olan Kenan’da da yansımasını bulur. Kenan da daldığı gaflet uykusundan uyanmıştır. O hümanist ve barışçıl Batı, gerçek yüzünü göstermiştir. Kenan ne vakit kalbi sıkışsa, düşünceleri onu bir açmazın ortasına bıraksa huzuru köklerinde bulur, hatıraları onu alıp Bursa’da doğup büyüdüğü eve, mümtaz Türk ailesine götürür. Batı’nın ruhunu ele geçirdiğinden ürker, üstelik o Batı ki Kenan’ın evine kadar girmiş, onun ailesini kendi bildiği şekilde inşa ederek Kenan’a yapmacık bir kimlik de vermiştir.
Ömer Seyfettin, Kenan özelinde eleştirdiği bu Batıcı insan tipine bir yüzleşme teklif eder. Aileyi kim kurmuştur, çocuk hangi millettendir, nasıl bir medeniyet tasavvuruyla eğitilmektedir. “Primo” annesinin, dede ve ninesinin ellerine terk edilmeyecek kadar kıymetlenir Kenan Bey’in gözünde. Kenan yanlış bir temel üzerinde inşa ettiği evliliğin onu uçuruma sürüklediğini görür, üstelik oğlu da aynı tehlikededir. Dünya savaşı kapıdadır, oldum olası insani değerleri, çıkarları uğruna eğip büken Batı, geçmişte olduğu gibi kıyımlarına başlamıştır. “Primo” böyle bir atmosferde kimliğiyle tanışır.
Primo Türk Çocuğu Ömer Seyfettin’in tatlı su Frenklerine, Batı özentisi içinde kimlik buhranına sürüklenen aydınlara bir cevabıdır. Ecnebi bir hanımla evlenerek Türk aile yapısını derinden sarsan bir başka karakter Fon Sadriştayn’dır. Asıl ismi Sadrettin olan kahraman, Almanya’ya gider ve bir Alman kızı alır. Evlilikleri gayet mantıklı fakat kurdukları aile ruhtan yoksundur. Bir kere kişioğlunun önce adıyla arasına mesafe girmiş, Sadrettin Sadriştayn olmuştur. (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 2, “Fon Sadriştayn’ın Karısı”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 251.)
Ömer Seyfettin, toplumsal değişimi sadece erkeklerin ecnebi hanımlarla kurduğu aileler üzerinden okumaz. Bahar ve Kelebekler’de kimlik bunalımını, kadınlar açısından ele alır. Doksan yaşlarındaki ihtiyar büyük nine ve torunu iki farklı yaşamın mümessilidir. Genç kız eline Fransızca bir roman alır, ninesi ona ne okuduğunu sorar: “Sevinç ve saadetten mahrum kadınlar.” Peki, kimdir bu kadınlar, genç kız cevap verir: “Biz… Türk kadınları…” (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1, “Bahar ve Kelebekler”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 171.) Ömer Seyfettin’in Rus romanlarında olduğu gibi genç kadının eline Fransızca roman vermesi manidardır. Batı’nın, o dönem için Batılılaşmanın remzi olan Frenkleşme teamülünün evlere kadar sızmasının bir nedeni de bu romanlardır. “Bugün Frenkçe okumak, mütemadiyen esvap değiştirmek, moda yapmak çılgınlıklarından, soğukluklarından, boş bir tekebbürden, manasız ve münasebetsiz bir tefevvuk iddiasından başka bir şey yoktu… Frenklik bir veba gibi içimize girmiş, yanaklarımızın allığını, dudaklarımızın tebessümünü silmiş, feracelerimizi parçalamış, pabuçlarımızı atmış, parmaklarımızı narin bir mercan gibi parlatarak güzelleştiren kınalarımızı bile ortadan kaldırmıştı.” (Ömer Seyfettin, Hikâyeler 1, “Bahar ve Kelebekler”, Dergâh Yayınları, 2017, s. 173.)
Batı eşyayı esvabı değiştirirken ruhları da değiştirmeye yeltenmişti. Erkeği, kadını ve onların kuracağı aileyi... Nine ve torunu bir aile evinde bir araya getirerek hem kadındaki hem de ailedeki değişimi bu birbirine uzak iki kuşak arasında anlamlandırır Ömer Seyfettin. Ancak bir yandan da ısrarla nineyi evin içinde tutar öyküsünde. Zira yeni neslin içine düştüğü buhranda ona ayna olacak yegâne şey aile büyükleridir. Onların sade fakat huzurlu yaşamlarıdır. Onlar bir bahar sabahı uçuşan kelebeklerin esintisinde dahi tezekkür ve tefekkürle varlığa şükretmesinin yolunu bilirler. İşte bu bakış ancak bir aile ortamında yeni nesle aktarılabilir.
Ömer Seyfettin sık sık aileyi merkeze aldığı öykülerinde savaşlardan yorulmuş bir halkın, Batılılaşma uğruna köksüz kalan aydınların, yanlış zemine inşa edilen yuvaların, büyük ebeveynler ve torunlar arasındaki kuşak çatışmalarının izini sürerek toplumun yapı taşı olan, değerlerin aktarıcı konumunda bulunan aileye de hak ettiği ehemmiyetin verilmesinin altını çizer.