BİR AHDE SADAKAT
BİN RAHMETE VESİLE


Prof. Dr. Güldane GÜNDÜZÖZ
Kırıkkale Üniversitesi İslami İlimler Fakültesi

Allah Resulü (s.a.s.) Mekke’yi fethettiğinde hicret yurdu Medine’yi bırakacak, Mekke’ye geri dönecek diye endişe eden ensara en güzel vefa örneğini göstererek Medine’ye tekrar dönmemiş miydi? Vefa denince akla gelen ilk isim odur.
İnancın gölgesindeki vefa örnekleri insanı bambaşka bir iklime taşır. Ona, insan olmanın gereğini hatırlatır. Numan b. Münzir, İslamiyet’ten önce Irak’ta Hire ve çevresinde hüküm süren Lahmilerin son hükümdarıydı. Kültürlü ve alicenap biri olmasına rağmen garip inançları da vardı: Kendince senenin günlerini ardı sıra uğurlu ve uğursuz diye saymaktaydı. Uğurlu saydığı günde tebaası ondan bir şey istemeyegörsün, bu isteği yerine getirmek için elinden geleni yapar, daha sonra istekte bulunan kişiyi güzelce uğurlardı. Fakat istek uğursuz saydığı güne denk gelmişse bunu yerine getirse de sonunda istekte bulunanı ölümle cezalandırırdı. Bir gün Tay kabilesinden ihtiyar bir çiftçi çıkageldi. O yıl olabildiğince kurak geçmişti. Yoksulluk onu perişan etmişti. Bu durum ihtiyarı Hire’ye, hükümdarın yanına kadar getirmişti. O günün uğursuzluk günü olduğunu bilmeden Numan’ın atının önüne atlayıverdi. İsteklerini bir bir sıraladı: “Ailem için şu kadar buğday, keçilerime şu kadar saman isterim, devletli hükümdarım.” dedi. Hükümdar Numan şaşırmıştı, “Bak şu deliye! Bir gün daha bekleyememiş.” diye mırıldandı. İhtiyara ne istiyorsa verdi ama ardından askerler, adamcağızı palas pandıras yakaladılar. İhtiyar neye uğradığını şaşırmıştı.
Komutan ona bugünün uğursuzluk gününe denk gelmesi yüzünden istek sahiplerinin idam edildiğini söyledi. İhtiyar, “Ben uzaktan geliyorum, bu erzakı aileme götürür götürmez söz dönerim. Yol için bana müsaade edin. Dönünce bana istediğinizi yapın.” diyebildi. Numan, “Bu adamın Hire’de tanıdığı yoktur.” diyerek nedimi Şerik b. Adi’ye döndü, “Sen buna kefil ol. Ama bil ki o geri dönmezse onun yerine sen idam edileceksin.” dedi. Şerik zavallı adamı tepeden tırnağa süzdü. Nereden çıkmıştı bu adam! Şerik’in tereddüdünü gören ihtiyarın ağzından şu mısralar döküldü: “Hazret, ‘Ne desem bilemedim’ der gibi…
Ölüm bir son değil elbet!
Kursaklarından bir lokma geçmemişlerin ömrüne bereket, merhamet et.
Kefaletini bana lütfet!
Karanlık bastırmadan döneceğim, biraz sabret.”
Şerik ne desin? O da Arap âdetince bir şiirle cevap vermiş:
“Devletli efendimiz, bu ihtiyara kefil oldu bendeniz.
Gelmezse ihtiyar hemşerimiz, gitti kellemiz.
Bari çocukların doysun midesi, olsunlar semiz.”
Beklenen gün gelmişti. Hükümdar darağacını kurdurmuş, nedimine, “İhtiyar gelmezse seni infaz edeceğim, hazır ol!” diye buyurmuştu. Derken uzakta bir toz bulutu belirdi. Evet, bu ihtiyarın ta kendisiydi. Hükümdar Numan b. Münzir, önce yutkundu sonra ağzından şu sözler dökülüverdi: “Doğrusu sizin gibisini görmedim. Ey ihtiyar! Kaçıp gidebilecekken geri döndün, vefanın en güzelini gösterdin. Ya sana ne demeli Şerik! Benim nedimimsin, hayatını kaybetmek pahasına hiç tanımadığın şu adama kefil oldun. Cömertliğin bu kadarına da pes doğrusu…” Ardından merakını yenemeyen hükümdar, “Ey ihtiyar, öleceğini bile bile niye geldin?” diye sordu. İhtiyar “Nediminiz benim ve çocuklarım için ölümü göze aldı, ben onu bu durumda nasıl yüz üstü bırakabilirdim?” diye cevap verdi. Derin bir sessizlikten sonra Numan, “Bana da düşen, nedimim kadar cömert, şu ihtiyar kadar vefakâr olmaktır. İkiniz de affedildiniz. Bundan böyle de uğursuz gün diye bir şey olmayacak” dedi. (İbrahim Şemseddin, Kasasü’l-Arab: Mevsû‘atün Turâsiyye Câmi‘a li-Kasasi’n-Nevâdir ve Tarâifi’l-Arab fi’l-Asri’l-Câhilî ve’l-İslâmî [Beyrut: Dârü’l-Kütübi’l-İlmiyye, 1423/2002], 1/122-123.) Gerçekten de vefa ve alicenaplık dünyayı değiştirecek iki erdemdir. Kur’an-ı Kerim, “Ey iman edenler! Akitlerinizi yerine getirin…” (Maide, 5/1.) ve “Onlar, Allah’a verdikleri sözü yerine getiren ve sözleşmeyi bozmayanlardır.” (Rad, 13/20.) derken bu hassasiyeti öne çıkarır.
Bir vefa öyküsü de Halife Süleyman b. Abdülmelik döneminden olsun: Huzeyme b. Bişr, Rakka bölgesinde saygın bir insandı. Cömertliği ile tanınırdı. Ama dünya hâli bu… Sonunda o, üç kuruşa muhtaç hâle gelmişti. Daha önce sık sık katıldığı Vali İkrime el-Feyyâz’ın meclislerine artık iştirak edemediği gibi halifenin sohbetlerine de katılamaz olmuştu. Zira geçim gailesiyle mücadele ediyordu. Vali maiyetine, artık meclisine gelmediği için ilminden ve irfanından mahrum olduğu Huzeyme’yi sordu. Valiye Huzeyme’nin darlık içinde olduğunu söylediler. Vali İkrime bir gece tebdilikıyafet Huzeyme’nin kapısına vardı, kapıyı çalıp kendi hesabından hazırladığı dört bin dinarı bir kese içinde Huzeyme’nin eline tutuşturuverdi. “Bununla borcunu harcını öde, hâlini düzelt.” diye talimat verircesine ona seslendi. Huzeyme sevinmesine sevinmişti ama bir o kadar da şaşırmıştı. Sesi titreyerek “Efendim! Sizi tanımayı bana çok görmeyin.” diyebildi. Örtüyle yüzünü kapatan bu asil adam, “Cömert insanları düştükleri yerden kaldıran biri.” deyip uzaklaştı. Çok geçmeden Huzeyme borçlarını ödemiş, hâli vakti yerinde biri olarak ilim ve hikmet meclislerine devam etmeye başlamıştı. Dımaşk’ta halifenin ilim meclisindeyken Halife Süleyman b. Abdülmelik ona, “Uzun süre sohbetinden bizi mahrum ettin, bunun sebebi neydi?” diye sorunca Huzeyme olanı biteni anlattı ve “Beni, adını söylemeyen, fakat cömert insanları düştükleri yerden kaldıran biri olduğunu ifade eden asil bir insan kurtardı.” dedi. Halife, “Onun kim olduğunu bilseydin bu güzel insanı ödüllendirirdik.” demekle yetindi.
Gel zaman git zaman Huzeyme, İkrime’nin yerine Cezire’ye vali olarak atandı. Ne var ki İkrime ağır bir borç altındaydı ve alacaklıları kapıya dayanmıştı. Huzeyme, alacaklılarının şikâyeti üzerine borcunu ödeyemiyor diye İkrime’yi zincire vurdurarak zindana attırdı. Bir ay geçmişti ki İkrime’nin hanımı dayanamayıp Huzeyme’ye bir kâğıda yazdığı notla haber gönderdi. Kâğıtta sadece “Demek ki cömert insanları düştükleri yerden kaldıran birine reva görülen buymuş.” yazıyordu. Beyninden vurulmuşa dönen Huzeyme, mahpus hâldeki İkrime’nin yanına gidip eline kapandı. “Ben senin yaptığın gibi yardımına koşmadım, n’olur beni affet!” diyerek ondan af diledi, borçlarını ödeyip onu özgürlüğüne kavuşturdu. (Hassân Şemsi Bâşâ, İndemâ Yuşriku’s-Sabâh [Dımaşk: Dârü’l-Kalem, 1438/2017], 60-61.)
Vefa duygusunun ahlaki bir zorunluluk olmasını gerektiren şey, müminlerin Allah’a olan samimi inançları ve Kur’an’ın emirlerine olan bağlılıklarıdır. Kur’an, insanlara verilen sözün dahi Allah’a verilmiş bir söz hükmünde olduğunu, bu söze Allah’ın şahit kılındığını hatırlatır ve “Antlaşma yaptığınız zaman, Allah’a karşı verdiğiniz sözü yerine getirin. Allah’ı kendinize kefil kılarak pekiştirdikten sonra yeminlerinizi bozmayın. Şüphesiz Allah yaptıklarınızı bilir.” (Nahl, 16/91.) buyurmaktadır. Aslında verilen sözlere kefil kılınan yalnızca Allah’tır. İrfan ehlinin ağzından düşürmediği bir söz vardır. “Sözünün eri olan için söz, nakittir ve ivedilikle yerine getirilmeyi gerektirir. Sözünü tutmayan için ise verilen söz, vakit kazanmak için bir bahanedir. Söz yerine getirilmeyecekse hemen o anda söylenen geçerli bir mazeret, bunu ötelemekten yeğdir.”