BEN DÜNYAYA
NEDEN GELDİM?

Prof. Dr. Cağfer KARADAŞ

Benim dünyaya gelmek gibi bir isteğim olmadı. Neden ben istemeden veya bana sorulmadan dünyaya getirildim? Bana sorulsaydı gelmek istemezdim. Bu evrenin ve bu dünyanın niçin var olduğunu da bilmiyorum. Sanki bir amaçsızlık ve anlamsızlık içindeyim.

Evet, insan zaman zaman böyle psikolojik hâller yaşar. Özellikle gençlikte bu hâller sıkça tezahür eder. Eğer bu hâl bir takıntı durumuna gelirse tedavisi gerekir. Bir nevi ölüm ve kıyamet takıntısı gibidir. Ölüme ve kıyamete inanmak doğru ve güzeldir hatta hayatın kalitesini artırır ancak onları bir takıntı hâline getirmek insanı kötümserliğe ve tükenmişliğe iter.

İnsanın sorması ve sorgulaması neden takıntı olsun?

Eğer sorma ve sorgulama, bir anlam arayışı olursa güzeldir. Ancak bunun için bilgi birikimi, yöntem ve amaç gerekir. Bunlar olmadan rastgele sorma ve sorgulama boşa kürek çekmeye benzer. Hele bu tür sorgulama kişiyi kötümserliğe ve tükenmişliğe götürüyorsa artık durum takıntıya yani psikolojik rahatsızlığa dönüşmüş demektir.

Hocam biraz konudan uzaklaştık mı?

Hayır uzaklaşmadık. Bunların hepsi birbiriyle alakalı. Dünyaya istemediği hâlde niye geldiğini soran kişinin öncelikle elinde bilgi olması gerekir. Bu bilgiyi ya kendi beceri ve tecrübesiyle elde eder ya da başkalarından öğrenir. Elde etmiş olsa zaten böyle bir soru sormaz. O zaman başkalarından öğrenmek dışında bir seçenek yok demektir. Kafasına takılan bu soruyu kişi anne babasına, öğretmenine veya büyüklerine sorabilir. Ancak onların vereceği cevap da tatmin etmeye yetmez. Çünkü insanlar bu tür soruları sormak yerine gelecek planına ve yaşamaya odaklanırlar. O zaman daha eskilere gitmeli ve felsefecilerin bu soruya dair cevaplarının ne olup olmadığını sormalıdır. Eski felsefecilerin vereceği cevap, “Tanrı düşünmüş, akıllar ortaya çıkmış, son akıl olan etkin aklın maddeye suret vermesiyle cisimlerden oluşan evren meydana gelmiş, sebep sonuç şeklindeki zorunlu ilişki ağı içerisinde insan denen varlık oluşmuştur.” şeklindedir. Evrim teorisine inanan düşünürler de ilk tek hücreli canlının evrim geçirmesiyle zaman içinde insanın ortaya çıktığını anlatacaklardır. Bu teorilerin her ikisinde de hangi amaçla bu evrenin kurulduğu veya insanın dünyaya niçin geldiğinin net cevabı bulunmamaktadır. Modern zaman felsefelerinden varoluşçulukta ise “insanın dünyaya atılmış bir varlık olduğu” tezi yer alır. Ama bu felsefede de “Niye atıldığı, kimin attığı, neden bu zamanda atıldığı?” sorularının cevabı yoktur. Onlar bu soruları es geçip varoluşu gerçekleştirmeyi düşünmüşler. Gelinen sonuç, insanın dünyaya niye geldiğinin bilinemezliğinin itirafıdır.

Peki, İslam ne diyor bu konuda?

Öyle görünüyor ki İslam’a en yakın felsefe akımı varoluşçuluktur. İslam’ın ondan farkı, son üç sorunun da cevabının olmasıdır. Yani insan dünyaya rastgele atılmamıştır. Aksine onun bir Yaratıcısı vardır. Onun yaratıcısı ilim, irade ve kudret sahibi Yüce Allah’tır. Bu sıfatlara sahip olan bir varlığın bilmeden, istemeden, tayin etmeden veya gücünü kullanmadan bir yaratmada bulunması düşünülemez. Öyleyse insan, Yüce Allah’ın irade ve kudretiyle belli bir zaman ve mekânda erkek veya kadın olarak yaratılmıştır. Bütün bunlar insanın yaratılışının bir hikmeti ve anlamının olduğunu gösterir. Hikmet bir şeyi yerli yerine koymak, değer vermek, değerini bilmek ve değerine göre muamelede bulunmaktır. Yüce Allah insana akıl, irade ve belli bir güç vererek değer vermiş ve varlıklar arasında seçkin bir konuma getirmiştir.

Bunu biraz açar mısınız?

Şöyle açayım: İlim, irade ve kudret sahibi Yüce Allah’ın hikmet dışı ve anlamsız bir eylemi olamaz. Öyleyse evrenin de insanın da bir anlamı vardır.

Peki, bunu nasıl bileceğiz?

Bunu bilmenin yolu ya Allah’la iletişim kurmak veya kendi akıl ve duyu yetilerimizi kullanarak bir cevap bulmaktır. İnsanlar içinde Yüce Allah’la iletişim kuran ve kesin bilgi alan kişiler peygamberlerdir. Öyleyse onların getirdiği bilgiye başvurmak bir seçenek olabilir. Burada da bakacağımız en son ve güvenilir kaynak, Yüce Allah’ın kitabı Kur’an ve son peygamberi Hz. Muhammed’in (s.a.s.) sünnetidir. Bu iki kaynakta verilen bilginin özeti şudur: Yüce Allah evreni yaratmayı dilemiş ve yaratmıştır, insanı yaratmasını ise “Ben cinleri ve insanları sadece beni tanısın ve ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat, 51/56.) ayetiyle bildirmiştir.

Sırf bunlar için insan yaratılır mı?

İnsan kendisine akıl, irade ve güç verilmiş, bu özelliklerini kullanarak etrafına yönelik tasarrufta bulunma imkânına kavuşturulmuş bir varlıktır. Burada bilhassa irade çok önemlidir. İnsan bu özelliğiyle iyi kötü, yararlı zararlı, güzel çirkin, kaba nazik, itaat isyan, yaşatma öldürme şeklinde birbirine zıt davranışlardan birini seçer. Bunu yaparken de arzusu, istekleri, beklentileri ve dışardan gelen talepler ve kışkırtmalar onun için belirleyici olur. Öyleyse insanın bir şeyi yaparken aynı zamanda birçok şeyden vazgeçmesi gerekmektedir. Fakat insan saf yaratılışı gereği iyiye, güzele ve yararlıya ulaşması gerektiğini bilir. Yüce Allah, insandan kendisini tanımasını ve şükranda bulunmasını istemektedir. İnsanı “yaratılmışların en güzeli” (Tin, 95/4.) diye nitelemesi de bundan dolayıdır. Ama insan aksi yönde bir davranış içine girerse “aşağıların en dibine” (Tin, 95/5.) gitmiş olur. Bunun anlamı bütün yaratılmışların en aşağı konumuna kendisini düşürmesi demektir.

İyi ama insan bu zorlukları aşabilir mi?

Doğrusu biraz zor. Kendimize bakalım, bu zorluğu hemen fark ederiz. Zaten “Ben niye bu dünyaya geldim?” diyen de tam da bu zorluğa işaret ediyor ve buradan bir çıkış noktası arıyor.

Peki, çıkış nedir?

Çıkış yine bizi yaratan Yüce Allah’tadır. Yüce Allah, bütün bu zorlukları bildiğinden insana destek olarak peygamberleri ve ilahi kitapları göndermiştir. İnsanı zorlukla baş başa bırakmamış, ona bir çıkış yolu göstersin diye sürekli bir bilgilendirmede bulunmuştur. Dünya hayatına baktığımızda danışman diye bir kavram vardır. Biyolojik, psikolojik, ekonomik, hukuk, eğitim hatta aileyle ilgili uzmanlara gideriz ve danışırız. Demek ki insan yaşadığı sürece oluşabilecek zorlukların türüne göre bir danışmana ihtiyaç duymaktadır. İnsanın hayatının anlamını ve hikmetini soracağı ve öğreneceği danışman Yüce Allah’ın gönderdiği peygamberlerdir ve onların emanet bıraktıkları kitap ve uygulamalardır.

Bunlar yeterli midir?

En başında ne demiştim: Bir şeyin anlamını bilmek için bilgi gerekir. Elimizde var olan bilgi budur. Aksi takdirde ya karamsarlık takıntısına kapılırız veya varoluşçular gibi “dünyaya rastgele atılmış varlıklar” olduğumuza inanırız. Bunlar da bize yeterli bir cevap olmaz. Hâlbuki İslam, evrenin ve insanın ilim, irade ve kudret sahibi bir Yaratıcı tarafından bir hikmet doğrultusunda yaratıldığını bildirmektedir. Aslında kendimizi ve çevremizi tanıdığımızda hem evrenin hem de insanın yaratılışının anlamını bilmemiz ve kavramamız mümkündür. İnsanın mutluluk, huzur ve güzellik arayışı bile bize bunun anlamını fazlasıyla vermektedir. Sayılan hususların bu dünyada mükemmel olarak bulunmadığı çok açıktır. Neticede tam, kesin ve kesintisiz huzur ve mutluluğun gerçekleşeceği yegâne yer Allah’ın hoşnutluğuyla kazanılacak olan cennettir. Bunu kazanmak ancak aklımızı, irademizi ve gücümüzü, doğru ve yerinde kullanmakla mümkündür.