BEN BATANLARI SEVMEM

Elif ÖZEL
Bursa İl Müftülüğü Vaizi

Burası dünya… Biz hep yürüyecek, hep çalışacağız; anlamaya, anlatmaya, bilmeye, kazanmaya, varmaya, ulaşmaya… Ama hep bir şeylere geç kalacağız. Tam yakaladığımız anda zamanı, modası geçecek ya da modası bitti denilecek. Tüm yorgunluklarımızı bir tükenmiş sezonu bitmişlikle teselli etmeye çabalayacağız, alnımıza kattığı çizgileri “yaşanmışlık” adına kabullenerek.

Hep bir şeyler eksik kalacak, hiç tastamam olmayacak, bir hüzün olacak hep. Yanı başımızda şırıldayan dereler gibi sessizce akacak, o akarken biz gülmeye, gülen çocukların yüzünde güneş gibi parlayan neşeyi görmeye çalışacağız.

Bu bir ümitsizlik yazısı değil aksine yol boyunca bize eşlik eden kuşları, ağaçları, bulutları görebilmenin bir başka yolu. Yoksa insan, ömür boyu bir futbol maçındaymışçasına her bir emelinin ardından koşacak ve görmeyecek; göğün nasıl yaratıldığını, yerin nasıl yayıldığını… Âşık olmayacak belki, sevmeyecek ya da her istediğine kavuşunca “kavuşmak” diye bir şey olmayacak, kıymeti olmayacak, gözünde kalmayınca bazı şeyler. Velhasıl “olmak” için çok çalışmak mı lazım? Çok anlamak mı? Hep bir uhde mi kalmalı acep insanın içinde? Nihayet insan o uhdeyle karılmış hüzünlü ümitlerin yükünü omzunda hissettikçe anlayacak ki kendi yüküdür ağır gelen. Kendisi omzundan indikçe hafifleyecek, hafifledikçe bilecek; olmadıkça, alamadıkça, varamadıkça avucunun içine biriken hakikatleri.

Ey insan! Sen kaybolmadan bulabileceğini mi sandın? Oysaki bunu, atan Hz. Âdem’den miras aldın.

Yıllar önceydi, bir film sahnesinde; savaş için uzak bir yola çıkan erkek, nişanlısına; yarasının kabuk tutmuş hâlinden bir parça sarıp verdi, buna şaşıran genç kız dedi ki: “İnsan sevdiğine yarasını verir mi?” Evet. Hatta en çok yarasını verir, çünkü bizi biz yapan; acılarımız, yaralarımız, eksik kalan yanlarımızdır,

Hz. Âdem’den bu yana… Yarasına merhem aramayı insanlık kadar eski bir kader olarak yaşayan insanoğlu, aslolanın bulamamak olduğunu anladığında dinecek tüm acıları. Bulamadığında, bulduğunu zannettiği şeyin yetmediğini anladığında, kendisini tamamlayacağına inandığı şeyin tam tersine yarım bıraktığını gördüğünde anlayacak perdenin ardındaki hakikati. Dünya nazarıyla bakıldığında sevilen pek çok şeyin batmaya mecbur olduğunu anlayacak mesela. “Ben batanları sevmem.” diyen İbrahim’in (a.s.) mücadele dolu, meşakkatli bir yürüyüşü seçtiği gibi. Biz de seçtiklerimizle yazacağız “Kitabımızı” ve boynumuza asacağız, “Oku kitabını…” dendiği anda fark edeceğiz ki yol da yolcu da biziz, kendi ellerimizle ördüğümüz yollar şahidimiz.

Bu yüzden dünya nazarıyla baktığımız her şeyin gelip geçici, bir ağacın altında dinlence miktarı; var ile yok arası olduğunu unutturmayan şükür ve ümit dolu bir anlayış bize lazım olan. Gök masmavi iken, ne bir dere ne de bir deniz yok iken gemi yapabilecek kadar Allah’a itimadın tam olduğu iman bir de. Balığın karnına düştüğünde “Beni kim bulup çıkaracak?” demeden Allah’a sarılacak bir güven lazım bize. Ateşin ortasında kalınca sabrından hiçbir şey kaybetmeyen sağlam bir teslimiyet lazım. Mağarada düşmanın sadece bir adım ötesindeyken “Allah bizimle beraberdir.” diyecek kadar Allah’ın vaadine inanmışlık lazım. Herkesin elindeki sihirle göz boyadığı dünya sahnesinde, kendisine “Korkma, asanı yere bırak.” denilmesiyle tüm bunların illüzyondan ibaret olduğunu, sadeliğin, masumiyetin ve en önemlisi Allah’ın desteklemesinin bütün oyunları bozduğunu görebilecek feraset lazım bir de. Velhasıl burası dünya… Burası bir oyun ve eğlenceden ibaret. Biz bu oyuna şahidiz sadece. Kendimizin, yapıp ettiklerimizin, ümidimizin, yenilgi yenilgi büyüyen zaferlerimizin şahidi…

Diyor ya üstat Karakoç:

Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır

Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır

Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır

Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır

Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır

Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır

Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır

Senden ümit kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır.

Sevgili

Ey sevgili

En sevgili…