BAYRAM BİLGE TOKEL İLE TÜRK HALK MÜZİĞİ ÜZERİNE…
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Türk halk şiirinde en eski nazım biçimi olarak bilinen, sözlü geleneğe bağlı olarak gelişim ve değişim gösteren ve her biri bir kültür hazinesi olan türküler milletimiz için neden önemlidir? Türkülerin her dönemde vazgeçilmez oluşunun sebepleri nelerdir?
Önce yaygın bir yanlışı düzeltelim. Halk şiirimizdeki “türkü” başlıklı çoğu on birli hece kalıbı ile söylenmiş şiirleri ezgiden, müzikten bağımsız sadece “nazım biçimi” olarak görmek doğru değil. Bu şiirlere türkü adı verilmesi, biz her ne kadar bilmesek de sahip olduğu müzikal formdan, yani musikisinden dolayıdır. Eski cönklerde sıkça görülen türkü, koşma, varsağı, türkmani başlıklı şiirlerin birbirinden farkları vezinleri, hece sayıları, şeklî özellikleri vs. değil, her birinin farklı tür ve formdaki bestesinden dolayıdır.
Türkülerin milletimiz için önemine gelince de sorunuzdaki “her biri bir kültür hazinesi olan” ibareniz bunun cevabını veriyor aslında. Bu yurdun tapusu türkülerimizdir. Her dönemde vazgeçilmez oluşu ise büyük ölçüde sürekli kendini yenileyerek yani her dem taze kalarak her dönemin ruhunu yakalamasından dolayıdır. Halkımız kendi sesi, kendi dili, kendi ruhu, gönlü, duygusu olan türkülerle o kadar içli dışlıdır ki kendisi türkülere benzediği kadar türküler de kendisine benzer. Yıllar önce bu konuda şöyle demiştim: “Türküler bizi söyler yüzlerce yıldır, biz türküleri… Türkü biz’iz aslında; en yalın, en sade, en insan yanımızla biz. Türkülerimizin buram buram insan, insanımızın burcu burcu türkü kokması bundandır.” Tanpınar’a “Anadolu’nun gerçek romanını yazmak isteyenler muhteva yüklü türkülere eğilmelidir.” dedirten de türkülerin tarihle ve toplumla bu içe içe oluş hâlidir.
“Hiçbir gerçek türkü sanat endişesi ile vücut bulmamıştır ama her hakiki türkü gerçek bir sanat eseridir.” sözünüzden hareketle türkülerin sanatla ilişkisinden bahsedebilir misiniz?
Sanat, malum “tasannu” kelimesi ile aynı köktendir, yani suni olan, yapılan bir şeydir. Sanat müziğinin “sanat”ı böyledir. Çünkü yapılan, yani bestelenen bir müziktir. Oysa türküler beste değil yani suni değil tabiidir. Sanat yapmak için yapılmamıştır. Her gerçek türkü millî ya da ferdî bir acının, felaketin, sosyal olayların, savaşların, gurbetlerin sonucu söylenmiştir, daha doğrusu yakılmıştır. Çünkü türkü “yakılır”, yakan yandığı için yakar aslında. Ama bu durum türkülerde sanat olmadığı anlamına gelmez. Tam aksine türkülerde saf, samimi, yalın “yüksek sanat” vardır. Derin duyuşların, yakıcı acıların, büyük sevdaların temiz bir Türkçeyle sade ve samimi bir üslupla, yürekten gelen ezgiler eşliğinde terennümünden doğar türküler. “Yürekten gelmeyen yırağa gider.” derler. Yemen ağıtları, Köroğlu koçaklamaları, Karacaoğlan havaları, Pir Sultan nefesleri, Yunus ilahileri, Kerbela ağıtları, Âşık Veysel deyişleri, Muharrem Ertaş bozlakları, Neşet Ertaş türküleri vb. Bunların hiçbiri sanat endişesiyle sanat yapmak için söylenmemiştir. Fakat bu eserlerdeki saf ve gösterişsiz sanat ayan beyan ortadadır.
Âşık Veysellerin, Neşet Ertaşların, Âşık Mahzuni Şeriflerin bıraktığı kültür ve musiki mirasının değerinin herkes farkında mı sizce, ne dersiniz?
Bir kere bu saydığınız isimler ve benzeri pek çok ozanımızın yaptıklarının sadece çalıp söylemekten ibaret olmadığının farkında mıyız, emin değilim. Bizim âşıklarımız, ozanlarımız, halk sanatçılarımız, türkü ustalarımızın her biri aynı zamanda birer kültür taşıyıcısıdır. Çünkü türkülerimiz dilimizin, musikimizin, tarihimizin, edebiyatımızın, medeniyetimizin ve kültürümüzün damıtılmış en rafine eserleridir. Bence Veysel Baba ile Neşet Baba birbiriyle komşu ve akraba iki zirvedir. Rahmetli Neşet Usta da Veysel Baba’ya çok saygı duyar, onu çok severdi. Onda babasının doğallığını, içtenliğini ve erişilemez sadeliğini bulduğunu düşünüyorum. Âşık Veysel’deki tasavvufi derinliği ve irfani kültürü fark edemeyecek kadar sığ ve cahil; Neşet Ertaş’taki Yunusça edayı ve arifane terbiyeyi anlamayacak kadar ruhsuz ve nobran; Mahsuni Şerif’teki cesaret ve idealizmi göremeyecek kadar şaşı olanlar elbette bu değerlerin farkında olamazlar.
Türk Halk müziğini Muzaffer Sarısözen, Nida Tüfekçi ve Mehmet Özbek isimleri etrafında üç evreye ayırıyorsunuz. Bunun nedenini ve bu isimlerin önemini kısaca anlatabilir misiniz?
Bu isimlerin değerini ve misyonlarını az çok türkülerle yakınlığı olan hemen herkes iyi bilir. Bu üç isim, sırasıyla, türkü binasının temellerini atan (Kuruluş Dönemi), inşaatı bitiren (Gelişme Dönemi) ve ince işçilikleri tamamlayan (Yenilikçi Dönem) isimlerdir. Cumhuriyet sonrası THM zevk ve estetiğinin oluşması, benimsenmesi ve yaygınlaşması konusunda çok büyük hizmetleri olmuştur. Muzaffer Sarısözen (Sivas), Nida Tüfekçi (Yozgat) ve Mehmet Özbek (Urfa); güçlerini mesleki ehliyet ve liyakatlerinden alarak yetkilerini, yüksek bir görev bilinci içinde milletin arzu ve beklentileri istikametinde kullanıp geniş halk kesimlerini kendi sazı, sözü ve özüyle yeniden buluşturmuşlardır. Vatanın türküsüz, türkünün vatansız olamayacağına inanan memleket evlatları olarak; kültür ve medeniyetimizin en özlü ifadesi, genel musiki kültürümüzün ve dilimizin süzülmüş birikimi, millî hafızamızın tele ve dile dökülmüş şekli olan “Türk halk müziği” dediğimiz muhteşem hazineye kutsal bir emanet gibi sahip çıkarak nesiller boyu hep saygıyla anılmayı hak etmişlerdir.
Türkülerin oluşmasında ve yayılmasında önemli kaynaklardan biri hiç kuşkusuz Köroğlu, Dadaloğlu, Karacaoğlan, Seyrani, Âşık Veysel, Şeref Taşlıova, Murat Çobanoğlu, Muharrem Ertaş gibi değerlerimizdir. Bu geleneğin sürüp gitmesinde bu ve benzeri isimlerin öneminden ve kendilerine düstur edindikleri ilkelerden kısaca bahsedebilir misiniz?
Halk şairinin asıl gücü, dayandığı geleneğin zaman ve mekândaki yaygınlığından, derinliğinden ve dinamizminden kaynaklanır. Sanatının zeminini ve ortamını oluşturan bu kültür, millî kültürümüzün de özünü oluşturur. Saydığınız isimler ve benzeri daha pek çok halk ozanımız, kökü binlerce yıl eskilere dayanan büyük bir kültür ve müzik geleneğinin yakın geçmişimizdeki temsilcileridir. Büyük ölçüde usta/çırak ilişkisi ile taşınan bu gelenek musiki kültürümüzün, dilimizin, sosyal ve kültürel hayatımızın, hatta tarihî geçmişimizin şifreleri ile dolu zengin bir saz ve söz kültürüne dayanır. Bu sözlü gelenek, yaşayan, canlı ve devamlı hareket hâlinde bir kültürdür. Kuşaktan kuşağa aktarılmak suretiyle hem korunur hem de aktarıcının/anlatıcının yaratıcılığı ölçüsünde yeni zamanlara, mevcut toplumsal özelliklere uyarlanarak yenilenir, zenginleşir. Âşıklarımızın en büyük sermayeleri ise herkese açık aşk ve gönül sofralarıdır. Ataları Yunus’un “Aşk gelicek cümle eksikler biter” dediğinden, Fuzuli’nin “Aşk imiş her ne var âlemde” dediğinden, Neşet Ertaş’ın “Aşk ile çalışan yorulmaz” dediğinden haberdardırlar.
“Türk musikisinin sadece en kadim çalgısı değil, aynı zamanda en temel çalgısıdır da.” dediğiniz bağlama, türkülerde neden temel çalgı olarak görülmüş ve türkü denildiğinde hep akla gelir olmuştur?
Bugün saz veya bağlama dediğimiz tarihî çalgımız olan kopuz, Oğuz Türkmen boylarının Dede Korkut’tan devralıp kutsal bir emanet gibi at sırtında Anadolu’ya getirdikleri ve o gün bugündür ellerinde ve gönüllerinde taşıdıkları bir çalgıdır. Bir bakıma saz, Türklerin Orta Asya’dan Anadolu’ya getirdikleri bütün bir tarih, kültür, medeniyet ve zihniyetin ana taşıyıcı unsurudur. Önceleri kopuzmuş adı, sonra tambura (dombıra/ dambıra) olmuş, bir ara çöğür, daha sonra tar (tel) demişiz. Biz bağlamayı o kadar sevmiş ve sahiplenmişiz ki aslında İngilizcedeki “enstrument” gibi genel olarak “çalgı” anlamında kullandığımız saz kelimesini, bağlamanın özel adı yapmışız. Yani saz/çalgı deyince aklımıza hemen bağlama geldiği için. Bundandır ki hemen tüm ozanlarımızın saza yaktığı/söylediği bir türküsü mutlaka vardır. Veysel’in “Ben Gidersem Sazım Sen Kal Dünyada”, Neşet Ertaş’ın “Ağla Sazım” adlı türküleri gibi.
Yaşanmışlıkların egemen olduğu türküler şehir hayatından ziyade taşra yaşantısından, taşralı bir yaşamdan mükellef bir sofra kurmuştur önümüze. Genellikle şehir yaşamının hüküm sürdüğü günümüzde yeni türküler söyleyebilmek adına bu yönde çalışanlara neler tavsiye edersiniz?
Bu dediğiniz anonim karakterli halk müziği birikimimizin ve repertuvarımızın çok büyük bir bölümü için geçerli denebilir. Bizim eski türkülerimizde anlatılan fon, arka plan genellikle köy, taşra ve kırsal kesimdir. Allı turnalar, sunalar, keklikler, bülbüller, ceylanlar, dağlar, ırmaklar vb… Ama türkülerin asıl konusu, objesi olan insan ve insani duygular, hâller, olaylar çoğu zaman mekândan hatta zamandan bağımsızdır. Dolayısıyla geleneksel türkülerimiz her ne kadar daha çok taşralı, köylü, kırsalda yaşayan insanımızın dilinden ve telinden dökülse de insanımızın tümüne dalga dalga ulaşıyor zaman içinde. Hatta insanlığa bile ulaşmakta son devirlerde. Âşık Veysel’in, Neşet Ertaş’ın başka milletlere mensup sayısız takipçisi ve sevenlerinin olması bundan olsa gerek. Kaldı ki son yarım asırdır, geleneksel özü, formu ve ruhu bilen şehirli hatta eğitimli insanların yaptıkları “şehir türküleri”nin de tüm memleket insanını kucaklayan bir zevk ve kültür ortak paydası oluşturduğunu görüyoruz. Günümüzde Özhan Eren’in “Kara Tren”, Musa Eroğlu’nun “Mihriban”, Kazım Birlik’in “Bayramdan Bayrama”, Yusuf Gül’ün “Sararıp Solduğum Umurunda mı” gibi beste türküleri ilk aklıma gelenler. Seviyeli ve başarılı oldukça çok örnek var. Aslında geleneksel/anonim türkülerle yeni/beste türküler kendi doğal mecralarında, kardeş kardeşe akıp gitmeliler. Nasıl Pir Sultan, Karacaoğlan, Köroğlu, Dadaloğlu, Seyrani, Gevheri, Şenlik çağımızın Veysel’inde, Davut Sulari’sinde, Mahsuni’sinde, Neşet Ertaş’ında sürüp gidiyorsa kadim değerlerimiz ve özümüzle sağlam bağlar kuran türkü bestecilerimiz hatta çağdaş çok sesli bestecilerimiz de eserleri ile geleneğe büyük katkı sunabilirler, sunmalılar. Zaten gelenek yenilenerek devam ettirilir ve her gerçek yeni, sağlam bir gelenekten beslenir.
ÖZ GEÇMİŞ
Bayram Bilge Tokel, 1957 yılında Yozgat’ın Boğazlıyan ilçesinde dünyaya geldi. Gazi Üniversitesi Teknik Eğitim Fakültesinden mezun oldu. Profesyonel müzik hayatına Kültür Bakanlığı Ankara Devlet Türk Halk Müziği Topluluğu’nda 1986 yılında saz sanatçısı olarak başladı. ABD’deki Maryland Üniversitesi ve Gazi Üniversitesinde halk müziği ve bağlama dersleri verdi. Çeşitli kanallarda yayımlanan Gönül Dağı, Salkım Söğüt, Bozkırın Nefesleri ve Can Özünden adlı canlı halk müziği programlarını hazırlayıp sundu (1998-2018). TRT’den bir ekiple, Neşet Ertaş’ın hayatını ve sanatını anlatan Bozkırın Tezenesi; Ürgüplü Refik Başaran’ın hayatını anlatan Şen Olasın Ürgüp adlı belgeseller hazırladı. Editörlüğünü yaptığı Orta Anadolu türkü ve bozlak ustaları Muharrem Ertaş, Neşet Ertaş, Hacı Taşan, Çekiç Ali, Nida Tüfekçi, Refik Başaran, Bayram Aracı ve Yozgatlı Hafız Süleyman’ın albümleri yayımlandı. Yurt içinde ve yurt dışında çok sayıda solo konser ve resitaller verdi. Türkü formunda besteleri ve çok sayıda derlemeleri olan Tokel, TYB şeref üyeliğine seçildi. 2004-2007 yılları arasında Kültür Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü olarak görev yaptı, 2007’de emekli oldu. Sanatçının Bir Yer Üşür (Şiir), Neşet Ertaş Kitabı (Monografi), Bağımıza Gazel Düştü (Deneme) gibi kitaplarının yanı sıra Bayram, Yanık Havalar, Türk Folk Ezgileri adlı albümleri de vardır.