BAŞKASININ TUTTUĞU
BALIKTAN
AŞ OLMAZ

Gülşen ÜNÜVAR

Dinle gezen!
Elinin hüneri, gönlünün inceliği, başının esenliği, gözlerinin ışığı ile gezen evlat, dinle. Sanadır bu selam.
Evvelki günlerin birinde aklıma düştü, sen yaşlarda iken dünyanın rengi nasıl görünürdü bana diye. Sandığımı açtım usulca, baktım içinde ne var ne yok, neleri değerli kılmışım da saklama ihtiyacı duymuşum. Nelerden vazgeçememişim de yıllarca yanımda yöremde taşımışım. Bak dinle; üç beş giyimlik elbise, atadan kalma kıymetli kitaplar, sapı gümüş işli bir bıçak ve üç beş dünyalık öteberi. O yaşları bana anımsatacak pek bir eşya bulamasam da hafızamda şöyle bir hayal belirdi; gözlerimin üzerinde bir perde varmış da alacalı bulacalı gördüğüm manzarayı ancak bu yaşlarda net olarak seçebiliyormuşçasına bir his. Dağlar daha net, kırlar, ovalar, bulutlar daha belirgin mesela. Güneşin ışığı, gökyüzünün mavisi, nehirlerin coşkunluğu daha berrak. Uzaklardan gelen kurt sesleri, bir çocuk ağlaması, bir yaprağın dalında aheste salınması daha anlamlı. Yolunu kaybetmiş karınca, ağı kopmuş örümcek, ters dönmüş kaplumbağa, nehrin akıntısına kapılmış serçe yavrusu daha üzerime vazife. Meğer gençliğimden bana miras bir avuç düşün imiş.
Gençlik güzel şey evlat ama farkına vararak derinden ve anlamlı yaşamak daha güzel zannımca. Dersen ki ah ikisi bir arada olsa; bir tarafta gençlik heyecanı, bir tarafta ihtiyarlığın verdiği tecrübe, izan. O vakit hayat nasıl hayat olacak? Okul nasıl okul, sınav nasıl sınav olacak?
Sandık diyordum, esemeye gelir hiçbir şey çıkmadı içinden. Zaten boz bulanık gözlerle süzdüğüm hayattan pek bir şey devşirememiş, devşirdiğimi de muhafaza edememişim. Ya şimdi? Şimdilerde ne bulursam, ne duyarsam, ne görür, ne hissedersem hemen biriktiriyorum. Ama dünyalık sandıklarda değil de bu kez zihnimde. Hayatın anlamına dair ne varsa hepsi aklımda! Bundan gayrı sandıkla sepetle uğraşır mıyım hiç? Dünyalık dünyada kalır, anlamsa her daim akıldadır. Ancak aklındakiyle ikna edebilirsin karşındakini. Ancak aklınla akledebilirsin. Ve yine aklınla gönlüne güzellik nakışları işleyebilirsin.
Ta en başta gezen diye selamlamıştım seni, hatırla! Gezen insan görür evlat; iyiyi kötüyü, düşmüşü şaşmışı, doğruyu yanlışı, sahteyi gerçeği… Bir senin etrafında dönmez dünya, bilesin. Ne kadar insan, o kadar yaşam, bir o kadar bakış, bir o kadar âlem demektir. Bedenini gezdiremiyorsan zihnini, fikrini gezdir o vakit. Binbir yol vardır mahlukun mahluka, havanın havaya, toprağın toprağa ulaşmasında. Nasıl sorusuna bu mektup cevap olsun evlat.
Gezmek deyince aklına atlar arabalar, hanlar hamamlar, kürkler postlar gelmesin evlat. Çıkacağın seyrüseferde sanmayasın ki seyrisefa bekler seni. Bedeni gezdirmek emek ister, fedakârlık ister. Nefesleneceğin iklimin, karşılaşacağın yaşamların, zihnine saklayacağın göreseğin hatırına yükünü sırtında taşıyacaksın. Hatta kendine öteberiyi ağırlık etmemen daha evladır. Biraz yol aldıktan sonra göreceksin ki dünyalık hiçbir eşyaya ihtiyacın olmayacak. Ne yerim ne içerim; ayağıma ne giyer, üstüme ne örterim diye sakın ha telaşlanmayasın; Kimi dağda gezinir, mağaradır evi. Yiyeceği ot kökü, içtiği yağmur suyu.* Kimi ucu eğri büğrü örüm giyer. Kimi gözünden yaş saçarak gezer.* Yoktur aradığının tersi düzü. İşte bu kadarcıktır bu konunun özü.
Mektubuma son vermeden evvel küçük bir öykü anlatmak isterim sana. Zamanın behrinde bir ihtiyar kadın toz toprakla oynayan çocuğa rastlar. İhtiyar dediysen hanlar hamamlar, inekler buzağılar, keçiler koyunlar, altınlar ahçalar saymakla kimse bitiremez. Variyetiyle şımaran biri değildir bu ihtiyar, fakiri fukarayı gözetir, aman dileyene elini uzatır. Neyse, biz ihtiyar kadın ile çocuğun karşılaşmasına geri dönelim. Kadın durup sorar; ne yaparsın burada ey ceylan gözlü yavrucak? Karıncaların yolunu açarım nine, der çocuk. Çocuğu baştan aşağı süzer ihtiyar; ne üstte var ne başta, ne elde var ne avuçta. Çıkarır cebinden bir kese altın, koyar çocuğun yanına. Beriki fark eder durumu; olmaz, der, ne emek verdim ki karşılığında bunu alayım. Anam babam böyle öğretti; hak etmediği şeye el sürmemeli insan! İhtiyar kadının dilinde tüy biter bitmesine ama en sonunda çocuğu razı eder keseyi almaya. Der ki; sen has bir çocuksun, aferin. İçin rahat olsun, eğer istersen sen de benim için bir iyilik yapabilirsin. Yüzü gözü toprak içinde kalmış çocuk şaşırır; ben bir garip balayım, elimden ne gelir ki? Ortalık, ihtiyar kadının içten gülümsemesiyle daha bir aydınlanır. Der ki; elinden bir şey gelmez ise dilinden de mi gelmez. Bugün ya da yarın tut ki yumuldu gözüm. Sizlerin duasına muhtaçtır özüm.*
İşte böyle evlat. İnsan insanın duasına da muhtaçtır. Gidenler, ardında öyle bir emek bırakmalı ki kalanlar onu daima hayırla yâd etsin. Diktiğin bir fidan, can suyu verdiğin çiçek, aferin dediğin çocuk, hürmet ettiğin büyük, hatır sorduğun yolcu, kapısını çaldığın komşu… Bu satırlara sığdıramayacağım kadar çok misal vardır evlat. Arayıp bulacak ve zihnindeki sandığa saklayacaksın bunları. Başkasının tuttuğu balıktan aş olmaz. Kendi aşını kendin hazırlamayı öğrendiğin gün, sandığın kapağını açma vaktin geldi demektir.
Seni Allah’a emanet eder gözlerinden öperim. Selametle…
*Kutadgu Bilig