BAŞ UCU KİTAPLARI
Mehmet KAHRAMAN
Okumayı sevenler bilirler, bazı kitaplar vardır bir kez okumanız yeterlidir; bazı kitaplar da vardır elinizden bırakamaz, defalarca okursunuz. Kitapların dili, dünyası sizi sarar aralıklarla onlara dönmek istersiniz. Baş ucu kitaplarıdır onlar, bir dostu ziyaret etmek gibidir. Her hâliyle tanıyıp bilseniz bile onu görmek, ona dokunmak, onun dünyasına girmek, onunla sohbet etmek size iyi gelir. Sadece bilgi bakımından kaynak kitaplar da değildir bunlar, elinizin altında olsun da hemen bakayım diyebileceğiniz. Kaynak kitaplara bir müşkülünüz olduğunda gidersiniz, ihtiyacınızı karşıladığınızda bir daha bakmanıza gerek yoktur. Ta ki tekrar ihtiyaç duyana kadar. Burada bir karşılıklılık, bir çıkar ilişkisi vardır. Oysa baş ucu kitaplarınızda çıkar ilişkisi yoktur, açık davet vardır orada. Dünya telaşından biraz olsun uzaklaşmak, keyif almak, arkadaş nefesiyle neşelenmek kadar doğaldır onunla temasınız. Her okuyuşunuzda daha önce farkına varmadığınız anlamları fısıldarlar size, başka dünyaların kapıları açar. O buluşmadan yenilenmiş, canlanmış olarak geri dönersiniz.
Her okur için farklı olabilir baş ucu kitapları. Kimi, kurmaca eserleri daha çok severken kimi de düşünce türünü sevebilir. Önemli olan bize liman olacak, ufuk verecek, rehberlik yapacak kitaplara ulaşmaktır. Yönelimimiz her ne olursa olsun ilkin kendi inanç ve kültür dünyamızın eserlerini okumamız gerekir. Geleneğin aktarımı, birikimin yansıması, bizi biz yapan değerleri taşıyabilmek adına bu eserler bizim için olmazsa olmazdır. Mevlana’nın Mesnevi’si, Yunus Emre’nin şiirleri, Ferudiddün Attar’ın Mantıkut-Tayr’ı, Şeyh Galip’in Hüsnü Aşk’ı, Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’u, Dede Korkut Hikâyeleri ilk elde okunması gereken kitaplardır. Bu kitaplar toplumun çimentosu niteliğindedir. Mayası çok önce atılmış bir milletin değerlerinin taşıyıcısı konumundadır. Bunları bilmeden, okumadan, anlamadan yeni şeyler inşa etmek imkânsızdır. Toplumumuzun kültürel kodlarının saklı olduğu bu kitaplar, her okuyuşta bize kimliğimizi, benliğimizi, yönelişimizi hatırlatarak dilimizi, dinimizi, kimliğimizi kaybetmememiz için pusula görevi görürler.
Okuma yelpazesinin geniş olması, kişiye dünyayı tanımada büyük bir olanak sunar. Lakin sürekli tek kaynaktan beslenmek zararlı olduğu gibi sürekli yabancı eserlerle de beslenmek tehlikelidir. Biz, kelimelerle düşünür, meramımızı yine kelimelerle anlatırız. Kitaplar dil ile kelimelerimize nüfuz ederek hem düşüncelerimizi hem de söylemlerimizi belirlerler. Dilini kaybeden bir milletin kimliğini muhafaza etmesi mümkün değildir. O nedenle öncelikle kendi iklimimizin havasını solumalı, kendi kültürümüzü tanımalıyız. Yahya Kemal’den Namık Kemal’e, Necip Fazıl’dan Nurettin Topçu’ya, Cemil Meriç’ten Nuri Pakdil’e kültür iklimimizin köşe taşlarını baş ucumuza getirmeliyiz. Materyalist-pozitivist aklın karşısına ahlaki ve moral değerleri koyan Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlakı ve “Kitap limandı benim için.” diyen ülkemizin önemli münevverlerinden olan Cemil Meriç’in Bu Ülke’sini baş ucundan eksik etmememiz gerekir. İki kitap da bize kendi kültürümüzün penceresinden seslenerek var olmanın yollarını gösterir.
Okumak farklı düşüncelere, kültürlere, iklimlere yelken açmak demektir. Elimize aldığımız kitaplar bizi tanıdığımız topraklara da götürebilir yabancısı olduğumuz yerlere de. Daha önce tattığımız benzer tatları da verebilir egzotik tatları da. Önceliğimiz bize hitap edeni ve iyi olanı seçebilmektir. Bu açıdan benim baş ucu kitaplarım genelde kurmaca eserlerdir.
Kurmaca eserler, okurda en çok iz bırakan kitaplardır. Onu elinize aldığınızda bir süreliğine dünyadan uzaklaşır, yalnızlığın ve sessizliğin kollarında hoşça vakit geçirirsiniz. Kimse sizi zorlamaz, size bir şeyi dikte etmez, sadece anlatır. O anlattığı hayat diliyle, konusuyla, kurgusuyla öylesine güzeldir ki âdeta metnin içine çekilirsiniz. Estetik tecrübe sizi yakalar, başka bir âleme götürür. Bir dostla sohbet gibidir onların kapağını açmak. Her okuyuşta farklı anlam dünyalarına dalarsınız onunla.
Kurmaca eserlerde baş ucu olabilecek çok kitap var, saymakla bitmez. Ancak burada yine herkesin hemfikir olacağı, kendinden bir şey bulacağı kitapları ele almak istiyorum. İlk kitabım Âmâk-ı Hayal. Şüphe ejderhasının kendini yiyip bitirdiği huzursuz bir ruh olan Raci’nin huzuru bulma yolculuğunun anlatıldığı bu roman, dili, konusu ve kurgusuyla keyifli bir okuma sunar. Raci’nin Aynalı Baba ile karşılaşması ile roman bizi hayalin derinliklerine götürerek zihnimizde benzersiz bir tat bırakır. Diğer kitabım Mai ve Siyah. Ahmet Cemil’in hayal kırıklıklarının anlatıldığı kitap, bireyin iç sıkıntılarını ve var olma çabasını gösteren harikulade bir eserdir. Yakup Kadri’nin Kiralık Konak romanının da bende ayrı bir yeri vardır. Osmanlının son dönemlerinde bir ailenin geçirdiği değişim ve dönüşümü başarılı bir şekilde anlatmıştır. Edebiyat üzerinden dönem okuması yapmak için de iyi bir kitaptır Kiralık Konak. Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Saatleri Ayarlama Enstitüsü de baş ucu kitaplarımdan biridir. Mizah ve ironinin kıvamında harmanlandığı roman, değişimi farklı bir taraftan yakalamıştır. Tanpınar bozulmanın, yozlaşmanın toplumda oluşturduğu bunalımı çok iyi görmüş ve romanında ustalıkla işlemiştir. Millî kimlik oluşumu açısından bakıldığında Ömer Seyfettin’in öykülerini okumadan geçmek olmaz. Osmanlının son dönemindeki karışıklığı da göz önüne alırsak Ömer Seyfettin’in öyküleri, birlik ve beraberlik ekseninde okunması gereken eserler arasında yer almalı bence. Sabahattin Ali’nin öykülerini de listeye ekleyelim. Özellikle zor hayat koşullarında yaşayan insanların mücadelelerinin anlatıldığı öyküleri toplumu tanımak açasından önemli yer tutmaktadır. Öykücülüğümüzün bir diğer önemli ismi Sait Faik ise bize şehirli insanın yalnızlığını, açgözlülüğünü, zalimliğini, sevgisini, umutlarını; kısacası küçük insanın insanlık hâllerini anlatır.
Beni asıl çarpan roman, liseden mezun olduktan hemen sonra okuduğum Suç ve Ceza’dır. Dostoyevski’nin kaleminden çıkan bu roman Raskolnikov karakterinin psikolojik gelgitlerinin bende yansıması çok başka olmuştur. Karakterle aynı yaşlarda olmamız, işsizlik ve parasızlık gibi nedenlerle kendimi yakın bulduğum bir kahramandır Raskolnikov. Normalde zaten kitap okumayı seviyordum ama Suç ve Ceza benim için kırılma noktası oldu. İnsanın iyi ile kötü arasında gidip gelmesi, kişilerin saflıkları Rus edebiyatına karşı ilgimi arttırdı. Daha çok nitelikli kitaplar okumaya başladım. Bu okumalar benim yazma sürecimde de etkili oldular. Rehber niteliğinde kitaplardı. Ardından Tolstoy’u tanıdım. Savaş ve Barış, Anna Karenina romanları bir tarafa ben İvan İlyiç’in Ölümü’nü sevdim. Ölüm döşeğinde, “Belki de sürdürdüğüm yaşam sürdürmem gereken yaşam değildir?” diye hayıflanarak soran yargıç İvan İlyiç’in hayatını anlatan bu roman derinliğiyle beni fena çarpmıştı. Beni etki altına alan ve baş ucumdan eksik etmediğim bir diğer eser ise Don Kişot. Cervantes’in bu harika romanı tek başına olsa bile idealin peşinden giden imanlı bir adamın hikâyesini anlatır bize. Şövalye kitapları okuya okuya aklını yitiren Manchalı Don Kişot’un macerasını yer yer komik bulup güleriz, yer yer üzülüp düşünürüz ama bize öyle bir hikâye anlatır ki etkisinden kurtulamayız. Okurken hem eğlendiren hem düşündüren kitaplardan biri de Küçük Prens’tir. Küçük Prens bize büyümenin ne olduğunu, büyürken neleri kaçırdığımızı anlatan harika bir kitaptır.
Okuma yolculuğumuzda bize eşlik edecek o kadar çok yazar ve kitap var ki hangisini anmalıyım diye düşünmeden edemiyorum. Birini yazsam diğerinin gönlü kırılacak sanki. Veya ona haksızlık etmiş olacağım. Kuşkusuz hepsi birbirinden önemli ve değerli yazarlar bunlar. İnsanlık tarihine izler bırakmış, okuyanların hem gönlünü hem zihnini zenginleştirmişlerdir. Onlara haksızlık etmemek için baş ucumda bulundurduğum birkaç isimden daha bahsederek bitireyim: Goethe, Balzac, Dickens, Hemingway, Gogol, Çehov, Cengiz Aytmatov, Sadık Hidayet, Necip Mahfuz, Zekeriya Tamir, Halide Edip Adıvar, Memduh Şevket Esendal, Refik Halit, Tarık Buğra, Kemal Tahir… Türk ve dünya edebiyatının klasikleri hâline gelen yazarlar ve eserleri, okuma yolculuğumun köşe taşları olmuşlardır. Yakın dönemden isimlerle okuma yelpazesini genişletsem de belli aralıklarla yine bu isimlere müracaat eder, onların dinginliğine sığınırım.
Sonuç olarak, kitaplar insanlık için bir birikimdir. Dünden bugünü anlayabilmemizi sağlayan en verimli araçların başında kitaplar gelir. Bu yüzden kitaplarla ilişkimiz hiçbir zaman bitmeyecektir. Önemli olan bizim dilimizi, zihnimizi ve gönlümüzü besleyecek kitapları bulmak ve okumaktır. “Kitap benim has bahçemdi.” diyen Cemil Meriç gibi, hayat yolculuğumuzun sınır taşlarını güzel kitaplardan örmeliyiz. Kitap bolluğu olan bir çağda yaşıyoruz. Bolluk içerisinde iyi kitaba ulaşmak da zor olabiliyor. Kötünün egemenliğinden sıyrılarak iyi olanı, nitelikli olanı bulmak da nitelikli okura kalıyor. Evet, okumak önemli, güzel bir eylem ama sadece okumak yetmez; iyi olanı, güzel olanı, nitelikli olanı okumak gerekir. Her elimize geçeni değil, bize bir şeyler katacak olan kitapları okumalıyız. Baş ucumuzda hayatın hengâmesinden uzaklaşarak nefes alacağımız kitaplar olmalı. Böylesi bir okuma bizi aydınlatır, böylesi bir okuma bizi kendimize getirir, böylesi bir okuma bizi geleceğe taşır.