BAĞLILIK VE BAĞIMLILIK
Abdurrahman AKBAŞ
DİB Başkanlık Müşaviri
İnsan, doğduğu andan itibaren öğrenmeye ve dış dünyadan etkilenmeye açık bir tabiatla yaratılmıştır. Bu yüzden sosyokültürel çevre, kişinin hayat serüveninde belirleyici bir etkiye sahiptir. İnanç, duygu, düşünce, tutum ve davranışlar, büyük ölçüde sosyokültürel çevrenin bir ortalaması olarak kişide tebarüz etmektedir.
Sosyokültürel çevrenin etkisi, geçmişte daha çok aile, okul ve mahalle ekseninde kendini göstermekteydi. Kültürel etkileşim de büyük ölçüde kapalı bir yapıda ve sınırlı bir boyutta gerçekleşmekteydi. Ancak iletişimi ve etkileşimi küreselleştirerek dünyayı küçük bir kasabaya dönüştüren teknolojik gelişmeler, bireylerin sosyokültürel çevresini de sınırları belirsiz bir boyuta taşımıştı. Bugün dünyanın neresinde yaşarsa yaşasın hemen herkes, hiç bilmediği, tanımadığı ve belki de hiç karşılaşmayacağı kişilerin söz, tutum ve davranışlarından internet vasıtasıyla anında etkilenebilmektedir. Genellikle kontrolsüz ve denetimsiz bir ortamda şekillenen bu etkileşim, nesilleri bir özentiyle kendi değerlerinden kopararak popüler kültürün egemenliğinde küresel bir tekdüzeliğe sevk etmektedir.
İnternet ve medya araçları üzerinden yapılan maksatlı yayınların, insanı fıtratından uzaklaştıran pek çok anlayış ve davranışı normalleştirdiği izahtan varestedir. Sanal gerçeklikler ve filtrelenmiş hayatlar karşısında derin bir yetersizlik hissine kapılan nesillere, kontrol edilemez bir özentiyle konjonktüre uygun yeni davranış kalıpları ve alışkanlıklar benimsetilmesi hiç de zor olmamaktadır. Tutum ve davranışları büyük bir hızla dönüştüren bu süreç, beraberinde yeni ve girift pek çok sorunu da gündelik hayatın merkezine yerleştirmektedir. Bu sorunların başında da bireylerin iradesini ve toplumların geleceğini ipotek altına alan ve her geçen gün farklı bir yüzüyle hayatı kuşatan bağımlılıklar gelmektedir.
Bağımlılık kavramı, günümüzde ilk olarak çeşitli zararlı maddelere olan düşkünlüğü akla getirse de aslında daha geniş bir anlam yelpazesine sahiptir. Esasen bağımlılık, kişinin kullandığı veya benimsediği herhangi bir nesne, madde, düşünce, davranış üzerindeki kontrolünü kaybetmesi ve fanatizme düşmesidir. Bağımlılığa konu olan unsurlar arasında somut şeyler olabileceği gibi inanç, düşünce, ideoloji gibi soyut kavramlar da olabilir. Bu anlamda insanın en temel sermayesi olan aklını ve iradesini pasifleştiren ve özgürlüğünü kısıtlayan bütün arzu, istek ve duygu yoğunlukları aslında bir nevi bağımlılıktır. Çünkü bağımlılık, bir şeye gereğinden fazla bağlanmanın sebep olduğu, “onsuz yapamam, onsuz yaşayamam” düşüncesinin bir yansımasıdır.
Bağımlılığın temel sebeplerinden biri, etkileşim içinde olunan sosyokültürel çevrenin kişiyi sürüklediği yoksunluk, yetersizlik ve anlamsızlık hissidir. Bu durumda kişi, hayatındaki bir boşluğu, anlamlandıramadığı bir durumu veya aşamadığı bir sorunu bertaraf edebilmek için yeni yöntemler bulmaya çalışır. Maruz kaldığı olumsuzluklarla baş etme adına bir çıkış yolu arar. Neticede herhangi bir madde, nesne, fikir veya anlayışa haddinden fazla yakınlık kurarak onun müptelası olur. Kişi bu şekilde kendini olumsuzluklardan koruduğunu düşünse de gerçek hiçbir zaman öyle değildir. Aslında bu bir anlamda üstesinden gelinemeyen sorunlardan kaçma, yetersizlik duygusunu bastırma ve ızdırap veren gerçeklikleri örtme girişimidir. Ne var ki böyle bir yaklaşım, daha derin bunalımlar getirmekte ve insanı içinden çıkılmaz bir tutsaklık girdabına mahkûm etmektedir. Oysa varlık âlemindeki her şey ancak zıddıyla dengelenir. Bağımlılıklardan korunmanın veya kurtulmanın yolu da kişinin çevresiyle sağlıklı bir bağ kurmasından geçmektedir. Zira bağımlılığın zıddı bağımsızlık ya da ayrılık değil bağlılıktır.
Kişinin herhangi bir nesne veya varlık ile biyolojik, fizyolojik ve psikolojik açıdan yakınlığını ve ilişkisini ifade eden bağlılık, insan için fıtri bir ihtiyaçtır. İnsanın hem yaratılış hem de yaşayış serüveninin odağında yer alan bir olgu olarak bağlılığın temelinde varoluşsal bir gerçeklik bulunmaktadır. Şöyle ki insanın var olması, bir yaratıcı kudretin iradesine bağlıdır. Ebeveyni bu varlığa sebep kılan da aynı iradedir. İnsan, henüz dünyaya gelmeden biyolojik bir bağ ile ana rahmine tutunur. Bu bağ vasıtasıyla beslenir, gelişir, şekillenir ve dış dünyaya hazırlanır. Aslında bu sadece biyolojik bir bağ da değildir. İnsanın bedeni gibi ruhu da aynı bağ üzerinden beslenir. Kişi dünyaya gözlerini açınca biyolojik bağ son bulsa da ondan daha güçlü bağlar, sevgi, şefkat, merhamet, aidiyet, güven, huzur, umut gibi duygular devreye girer ve hayatın her anında kendini hissettirir.
İnsanın özgür irade sahibi sosyal bir varlık olması, onu kendi türünden varlıklarla bir arada yaşamaya ve onlarla bağ kurmaya icbar eder. Nitekim insan, pek çok varlığa karşı yüreğinde bir bağlılık hisseder. Annesine, babasına, eşine, çocuklarına, ailesine bağlılığı böyledir. İşine, zanaatına, mesleğine bağlılığı böyledir. İnancına, vatanına, milletine bağlılığı aynı duyguların tezahürüdür. Hayatın anlam ve değeri, insanın çevresiyle kurduğu bilişsel ve duygusal bağlar neticesinde ortaya çıkar. Aile, arkadaş, eş dost, akraba veya canlı cansız varlıklarla kurulan sağlıklı bağlar, hayatı yaşanabilir bir düzleme taşır, insanın hayata tutunmasını sağlar. Çünkü hayat, bağ kurmak ve bağlılık hissetmekle anlamlı ve değerlidir. Bir şeyin veya bir grubun parçası olma duygusu da buradan beslenir.
Burada önemli olan, bir şeye mecbur ve mahkûm olmadan onun bir parçası olabilmektir. Böylece kişi kendi özgür iradesinden, kimlik ve kişiliğinden ödün vermek durumunda kalmaz. Bağlılık hissettiği şeyin yokluğu kişiye bir noksanlık hissi verse de onun hayat standardına halel getirmez, hayat devam eder. Bu da bağlılıkta bir ölçü ve istikrar olduğunu gösterir. Aksi hâlde haddini aşan zıddına döner prensibi gereği, bağlılığın bağımlılığa dönüşmesi kaçınılmaz olacaktır. O zaman her şey kontrolden çıkacak, hayat anlamsızlaşacak ve insan huzurdan yoksunlaşarak bir hiçliğe sürüklenecektir.
Bütün bu meselenin odağında kalp vardır. Çünkü kalp, karar ve istikrar merkezidir, iyiliklerin başlangıç noktası olduğu gibi insanın kötülükle mücadelesinde de son kaledir. Kalbin ihmali, insanın ihmalidir. Kalp teslim olduğunda insan esir olur. Kalplerin teslimiyetinde ise sevginin önemli bir rolü vardır. Sevmek bağlanmaktır. Bu yüzden kimi, niçin, nasıl, ne kadar seveceğini iyi bilmelidir insan. Kalbi yoran sevgilerden uzak durmalı; ona şifa ve huzur veren Allah sevgisini tüm sevgilerden güçlü hâle getirmelidir. Çünkü insan ancak o zaman çevresiyle ve tüm varlık âlemiyle bağını mutedil bir kıvam üzere devam ettirebilecektir.