AZAD’IN GÖLGESİNDE

Şerife DOĞAN

Sabah erkenden güne başlamıştı Mihriban. Fabrikada kocasıyla birlikte yiyecekleri öğle yemeğini saklama kaplarına koydu. Her zamanki gibi gün ağarmadan trene bindiler. Trende koltuğa oturur oturmaz gözlerini kapattı ama uyumadı. İç dünyasıyla baş başa kaldı. Günün bu saatleri en sevdiği zamanlardı. İşe yetişme telaşını atlatıp hayallere dalardı. Yıllardır gurbet eldelerdi. Birkaç yıl çalışalım diye geldikleri Almanya artık evleri olmuştu. Güneş birbiri ardına doğup batarken zaman hızlıca akıp gitmişti. Oysaki Mihriban’ın ruhu alışamamıştı hiç gurbete. İnsanoğlu değişik bir varlıktı; çocukluğunu, ilk gençlik yıllarını yaşadığı yerden asla kopamıyordu. Ne kadar başka yerler görse de mazideki anıları sürekli kafasında dönüp duruyordu. Gündüz iş telaşesinden zaman akıyordu ama akşamlar geçmek bilmezdi. Hüznü yüreğinde, en derinde hissederdi. Annesinin akşam namazı telaşı gözünün önüne gelirdi. Hep acele ederek abdest alırdı annesi. Her gün tekrar eden, köyde yaşayanların anlayacağı tanıdık bir telaştı onunkisi. Çünkü inekleri ahıra bağlayıp, yemleyip sulamalıydı. Klasik bir köy döngüsünde günü kapatma telaşıydı bu. Ama Mihriban’ın kalbine çöken ağırlık başkaydı. Her akşam bir gurbet türküsü mırıldanarak geçiştirmeye çalıştığı, sonu gelmeyen hayallere dalardı. Bir gözü hep gardırobun üzerindeki valizdeydi. Ne zaman toparlanıp gideceklerdi, ne zaman bitecekti bu gurbet.
Mihriban, kocası ile birlikte aynı fabrikada çalışıyordu. Öğle tatilinde evden getirdikleri yemekleri beraber yerler, sohbet ederlerdi. Karşılıklı muhabbetleri herkes tarafından bilinir, gıpta edilirdi. Gurbet elde birbirlerine sımsıkı sarılmışlardı. Ne çok istemişlerdi bir evlatlarının olmasını, yuvalarının şenlenmesini ama nasip olmamıştı. Söz, bu konuya gelince Mihriban’ın gök rengi gözlerinden yaşlar yağmur gibi akardı. İçinde bir boşluk hisseder, kader böyle yazılmış diye teselli bulurdu. Artık yıllar geçtikçe, yaş aldıkça daha çok sorguluyordu kendini; niçin elin memleketinde duruyorlardı, bu yabancı diyarlarda neyi bekliyorlardı, kazandıkları karı koca kendilerine fazlasıyla yeterdi, gençlik gitmişti bari yaşlılıkları Azad’ın altında geçseydi…
Azad; bayramlarda gençlerin buluştuğu, dalına salıncakların kurulduğu, koyu gölgesinde kuzuların yatıp serinlediği, çocukların kelebekler yakaladığı, gençlerin etrafında toplanıp ilk aşklarını konuştuğu asırlık koca bir çınardı. Etraftaki köylerden bile bu küçük dağ köyüne gelen olurdu Azad için. Köyün özgür havası, dağların kekik kokusu en güzel Azad’ın altında hissedilirdi. Mihriban ruhunun, Azad’ın kökleri gibi köyüne ait olduğunu biliyordu. “Ot kökün üstünde biter.” derdi annesi. Mihriban da köklerine yakın olmadan nefes alamıyordu sanki.
Mihriban, annesinin küçük kızı iken can atardı Azad’a gitmeye. Bayram günü öğleyin başlardı Azad’ın etrafında kalabalık toplanmaya. Arkadaşları gelir Mihriban’ı Azad’a kurulan salıncakta sallanmak için çağırırlardı ama o, kalabalık ev halkına bir şey diyemezdi. Annesi hemen anlardı boncuk gözlü kızının isteğini. Ufak bir müdahale ile arkadaşlarının yanına katıverirdi evladını. Mihriban evin son çocuğuydu, diğer kardeşleri tarafından da çok sevilirdi. Babalarını çok erken yaşta kaybetmişler ama altı kardeş birbirine kol kanat germiş, dost olmuş, yoldaş olmuştu.
Ahhh anası, can anası… Hep derdi. “Kızım yabanın parası yemekle bitmez, dönün artık memleketinize, evinize, barkınıza. Yılda bir kez geliyorsunuz, köydeki eviniz şenleniyor, siz gidince kapınızın önünden bile geçemiyorum, burnumun direği sızlıyor. Bahçedeki kayısı ağacınız, çatıdaki kuşunuz dahi sizi bekliyor. İzne geldiğinize sevinemiyorum bile, dört hafta sonra gidecekler diye. Sizi beklemekle geçireceğim koca bir yıl aklıma gelince boğazım düğüm düğüm oluyor, yüreğime ağırlık çöküyor.”
Gurbette bayram yoktu, fabrika tam kadro mesaisine devam ederdi. Geçen sene yine bir bayram günü fabrikada çalışırken müdürü çağırmıştı Mihriban’ı. Pek olağan bir şey değildi, yüzü gayet üzgün bir ifadeyle Almanca çok üzgün olduğunu anlatıyordu. Mihriban önce anlayamadı ne demek istediğini ama sonra annen ve Türkiye kelimelerini birleştirince anladı, yığılıp kaldı olduğu yere. Kavuşmaya günleri sayarken can anacığını kaybettiğinin haberini almıştı. Oysaki geniş zamanlarda sohbetler edeceklerdi, bu sene bahçedeki fasulyeyi beraber toplayacaklardı, erişteyi birlikte keseceklerdi. Ne çok planları vardı izinde yapmak için. “Bu sene acaba anneme hangi hediyeleri alsam.” diye düşünürken soğuk bir nisan sabahı kaybetmişti anneciğini. Bundan sonra dünya dönse ne olurdu dönmese ne olurdu…
Günler geçti birbiri ardına; acılı günler, taziye ziyaretleri, derin düşünceler eşliğinde. İnsan kaç yaşında olursa olsun anne acısı çok başkaydı. Hep korkardı gurbette kara haber almaktan ama olmuştu işte. Bir bayramı daha Almanya’da geçirmeye gücünün kalmadığını fark etti. İçinde akan deli nehri durduramıyordu, biliyordu nehirlerin dönüşü olmazdı. Girdiği değişik ruh dünyasından çıkamıyordu. Niçin çekiyorlardı bu gurbeti, neyin yoluna ve hâline girmesini bekliyorlardı. Tahammülü kalmamıştı artık. Bunca yıldır derdine, neşesine tanık olan evine, eşyalarına uzun uzun baktı. Mutfaktaki siyah radyosu âdeta arkadaşı gibiydi. Kocasına “Gitme vakti bu sefer geldi, ruhum sığmıyor bu gurbete.” dedi. Zaten kocası Mihriban’ının uzaklara dalmasından, gözünün ferinin gitmesinden anlamıştı başka bir ruh hâlinde olduğunu. Şükrü anlamaz mıydı hiç sevdiceğini, aynı çeşmeden su içmişler, aynı ağacın altında oturmuşlardı. Nefes alıp verişinden bilirdi Mihriban’ını. Yine efkârlandı bir evlatları olmayışına ama kafasını çevirip “la havle vela kuvvete” deyip toparlandı. Eşi dostu çok şeyler söylemişti bu konuyla alakalı ama o hiçbirine yanaşmamıştı. Mihraban’ını nasıl üzebilirdi ki. Yazılmıştı bir kere kaderlerine hüzün, Rabb’in takdiri böyleymiş, diyerek kalktı yerinden.
Karı koca kararlarını verdiler, memlekete kesin dönüş yapacaklardı. Köylerinde büyük bir hevesle yaptırdıkları, oturmaya doyamadıkları bahçeli evlerinde daimi kalacaklalardı. Kapı önündeki asmanın kameriyesinde radyolarını dinleyip yaz gecelerinde uzun uzun oturacaklardı. Bahçedeki kiraz ağacının meyvelerini hasır sepetlerle artık kendileri toplayacaktı. Önce Almanya’daki işlemleri hallettiler; gerekli evraklar, hazırlıklar tamamlandı. Sanki omuzlarından bir yük kalkmış, kuş gibi hafiflemişlerdi. 2-3 sene çalışıp döneriz dedikleri gurbet macerasından 30 yıl sonra dönüyorlardı. Nasip böyleymiş, dedi Mihriban. Gerçi Almanya’da yaşadıkları semt de ağaçlı yeşilliği bol bir yerdi, parkları bahçeleri çoktu. Ama hiçbir çınar Azad’ın huzurunu, neşesini veremiyordu. Köyünün yıldızları daha parlaktı sanki, ay bir başka aydınlatıyordu gecelerini.
Uzun bir sıla yolculuğundan sonra ulaştılar küçük minibüsleri ile köylerine. İki kişilerdi ama eşe dosta bol bol hediye getirmek için böyle bir araba seçmişlerdi. Acılar daimi değildi çok şükür. Mihriban içindeki yarayı kardeşleri ile sarmaya başladı. Ablasının evi yakındı, onun çoluğu çocuğu, torunları her daim evine gelip gidip boş bırakmadılar.
Mihriban günler geçtikçe içinde huzuru hissetti. Gönül bahçesinin eski şanı yoktu ama yine de kendini daha iyi hissediyordu. Aldığı kararın ne kadar doğru olduğunu anladı. Ve yine bir bayram sabahına ulaştı. Çok şükür bu bayram vatanındaydı. Seherden kalma bir rüzgâr eserken annesinin mezarı başındaydı. Değişik bir iç huzuru hissediyordu, anneciğinin en önemli isteğini geç de olsa yerine getirmişti. Gurbetteki eğreti hayatları bitmişti, ömrünün kalan günlerini memleketlerinde geçirecekti. Gökyüzüne bakıp derin bir iç çekti, esen rüzgârın sesini dinledi, biraz üşüdü, biraz ağladı. Anlattı anacığına duygularını, artık yaz gecelerinde ateş böceklerinin sesini dinlediğini, demir kapının önündeki menekşenin kokusunu içine çektiğini, tan yelinin esişini, çiçeklere düşen kırağıyı anlattı. Yeni çiçekler ekecekti bahçeye, annesi ile birlikte yaşayamadıkları yılları kardeşleri ile geçirecekti.
Bayram gününde köy odalarında sofra kurmak âdettendi. Her mahallenin kendi odasında sofralar kurulur, komşular yaptıkları yemekleri tepsiye dizerek götürürlerdi. Mihriban mezar ziyaretinden geldikten sonra evde başladı tatlı bir bayram telaşı. Annesinin özenle hazırladığı bayram tepsilerini düşünerek o da bir sürü hazırlık yapmıştı. Yaptığı yemekleri tepsiye güzelce yerleştirip kocasına verdi.
Kendi ruhunun izlerini taşıyan köyünde Mihriban’ın içindeki solan güller tekrar yeşermeye başlamıştı. Bayramın ikinci günü kocasına “Hadi Azad’a gidelim, tıpkı çocukluğumuzdaki gibi salıncağa binelim.” dedi. Dik yamaçtan yukarı doğru çıktılar, oturdular koca çınarın koyu gölgesine. Rüzgâr ılık ılık esiyordu, dağların kır kokusu her yeri sarmıştı. Gün geceye dönerken çocukluktan ezbere bildikleri yıldızlara bakıyorlardı, hilal vardı gökyüzünde. Mihriban gözlerini kırpmadan dakikalarca baktı ve şükretti Rabb’ine. Bayram için kurulan salıncakta sallanırken dönüp baktı arkasına. Küçük Mihriban’ı gördü, gözünden bir iki damla yaş aksa da hüzünle gülümsedi. Belki yüzünde inceden uzun uzun çizgiler vardı belki genç değildi ama heyecanlı, neşeli, kısa cümlelerini yeniden kurmaya başlamıştı. Bayram sevincini en derinden hissedebiliyordu, ruhu şifalanmıştı. Gönlündeki ateşe ne kadar da iyi gelmişti Azad’ın yeli. Belki de bu duyguyu sadece gurbeti yaşayanlar anlayabilirdi; bir köke sahip olmanın bilgeliğini, dalların esişindeki ahengi, kekik kokusunun ferahlığını…


Gökyüzüne bakıp derin bir iç çekti, esen rüzgârın sesini dinledi, biraz üşüdü, biraz ağladı. Anlattı anacığına duygularını, artık yaz gecelerinde ateş böceklerinin sesini dinlediğini, demir kapının önündeki menekşenin kokusunu içine çektiğini, tan yelinin esişini, çiçeklere düşen kırağıyı anlattı. Yeni çiçekler ekecekti bahçeye, annesi ile birlikte yaşayamadıkları yılları kardeşleri ile geçirecekti.