AVRUPA’DA CENAZE İŞLERİYLE UĞRAŞMAK

Burhanettin UYSAL
Duisburg/Almanya

Çalıştığım iş yeri, bir cenaze nakil ve defin şirketiydi. Avrupa’nın birçok ülkesinden Türkiye’nin il ve ilçelerine cenaze nakli yapıyorduk. Ben bu cenaze nakil şirketinin yeri geliyor muhasebesini yapıyor, yeri geliyor cenaze arabasını sürüyordum. Bir merakla başladığım bu iş, kısa süre sonra hayatımın kendisi olmuştu. İnsanların en acılı gününde onlara yardım etmek ve acılarına ortak olmak bana iyi geliyordu. İsmimin başına, “cenazeci” lakabı takıldı. “Cenaze şoförü” diyenler de oldu. İlginçtir, ölen kişinin şoförü olur muydu? Benden korkanlar bile oldu. Neticede onların da cenazeleri oldu, onların da yanında oldum. “İyi ki” dediler. “İyi ki sizler varsınız!" Cenaze yakınlarından çok dua, çok teşekkür aldım. Bu işin zorluğunu, o dualarla yendiğimi düşünüyorum. Avrupa’daki her Müslüman’ın istediği, inançlarına uygun bir yaşam sürmek, imanla son nefesini vermek ve memlekete defnolunmaktır. "Ehil kişiler, cenazemizi alsın,yıkasın, cenaze namazımızı kılsın ve tekbirlerle dualarla vatan toprağına koysun." diyorlar. Avrupa’nın birçok şehrinde Müslüman mezarlığı olmasına rağmen cenaze sahipleri Türkiye’ye, memleketlerine götürmek istiyorlar vefat eden yakınlarını. Gurbette kaybettiklerini memleket toprağına defnetmek, yüreklerindeki yangını biraz olsun söndürüyor sanki. Bir merakla başlamış olduğum cenaze nakil görevlisi (cenazeci) olarak yaklaşık yirmi senedir çalışıyorum. Şiir yazdığım için bana “Cenazeci Şair” diyenler oldu. Ben bu şiirlerimi başıma gelen olaylardan ziyade, cenaze ortamlarından aldığım ilhamla yazıyordum. Ayrılıklardan, gözyaşlarından, kaybedilen sevgililerden, eşlerin ıssız kalışından, annelerin ağıtlarından, babaların çöküşünden, kardeşlerin feryadından... Avrupa’da cenaze işleriyle ilgilenmek, hayatın en çıplak gerçeklerine şahit olmaktır aslında... Bir “alo!” sesinden sonra nasıl hazırlanıp gittiğimi dahi hatırlamadığım binlerce cenazenin hikâyesi birikti bende. Bir hastane odasında kiminin, yanı başında ağlaşan eşi, dostu, akrabası vardı. Bazı cenazelerin de hiç kimsesi yoktu. Bazılarının yakınları vardı lakin yabancıdan da soğuktu. Terk edilmiş, bir başına kalmışların cenazesini mi almadık soğuk odalardan, evlat ve akrabaları olduğu hâlde bakımevlerinde ölüme terk edilenlere mi ağlamadık hastane kapılarında... Hani gurbette oluğumuzdan mıdır bilmem, ölümler çok acıtıyor bizi. Doğduğu yerde doyamayanlar, doydukları yerde öldüler. Yine de doğdukları yere gömülmek istediler. İnandığı gibi yaşayanlar için bu kolaydı. Ama inandığını yaşamayanlar, yaşadığı gibi öldü ve nasıl defnedileceği tartışma konusu oldu. Kiminin cesedi yakıldı. Kimininki kadavra olarak kullanıldı... Ben sadece bakakaldım. Maalesef bir şey yapamadım onlar için.Hiç unutmam, Hristiyan kadınla evli bir Türk’ün cenazesi vardı. Kadın: “Cenazeyi sana veremem, o benim gibi yaşadı yıllarca. Benim inancıma göre girecek toprağa. Camide gören olduysa kocamı, onu getir şahitlik yapsın. O zaman izin veririm cenazenin İslami usullere göre defnolunmasına.” dedi. Şahit olacak kimseyi bulamadım. Müslüman bir aileden doğdu lakin İslami usullere göre toprağa verilmedi. Bunun tersi durumlarla da karşılaştım. Hristiyan bir aileden doğan, Müslüman’la evlenip onun dinini yaşaması için elinden geleni yapan, kocasının ibadet yapmasına bizzat vesile olan, kocası ıslanmasın diye yağmurlu havalarda şemsiye elinde cami önünde bekleyen kadının da cenazesini aldım. Yirmi yılı aşkın bu evliliğin akabinde Müslüman olan ve iki hafta sonra ruhunu Allah’a teslim eden kadını... Cenazesi yıkandı. Kapısında şemsiyeyle kocasını beklediği camide namazı kılındı. Beyazlar içinde Müslüman mezarlığına defnedildi.Avrupa’da gitmediğim ülke, Almanya’da uğramadığım şehir kalmadı. Yeri geldi arabada yattım. Yeri geldi harabe otellerde…Cenazenin türlü hâllerini gördüm. Yanmış, parçalanmış, boğulmuş… Hepsinin hikâyesini dinledim. İyi insanmış, kötü insanmış… Neticede dünyaya gelmiş, yaşamış ve gidiyordu…İnsanoğlu kuş misali… Yurdun en uzak doğusundan Avrupa’nın en kuzeyine gelmiş. Belki bir tahta bavulla gelmiş. En kısa zamanda geri dönerim diye o bavulu hep gözünün önünde tutmuş. Geri dönmek istese o bavul alabilir mi burada sahip olduklarını, eşyalarını, mobilyalarını, evini, arabasını, çocuklarını, torunlarını, bütün yaşanmışlıklarını. Sığdırabilir mi acaba o tahta bavula koca bir hayatı? Fakat tahta tabutlar aldı içine her şeyi. Hiç modası geçmedi, dönüşleri hiç gecikmedi bu bavulların. O bavullar, önce doğduğu eve uğradı, sonra da gerçek evine, kabristana… Son yolculuk için bazısına o bavul bile nasip olmadı/olmuyor. Ne cenazesi bulunuyor ne de bir mezarı oluyor. Mezar, kimisine geniş kimisine dar… Kimisine cennet bahçesi, kimisine cehennem çukuru… İnsan neden kendisini hazırlamaz ki o mezara? Yurdunu terk edip Avrupa’ya gidişler dünyanın geçici mekân olduğunun en ders alınası tarafı değil miydi?

Mezar, ölüm, ayrılık, hüzün… Bu kavramlarla yaşamaktır cenaze işleriyle uğraşmak.

Bana korkutucu gelmez bunlar. Çünkü her gün ölümle kol kola, sırt sırtayım. İbret alıyorum her cenazenin hayat hikâyesinden. İşte böyle bir meslektir halkın deyimiyle cenaze şoförü olmak.

Ne dünyada ne de Avrupa’da kalıcıyız. “Ne zaman döneceğiz?” sorusu ise sürekli sorulandır… Cevabı hâlâ verilmiş değil. Aslında cevabı belli. Bugüne kadar, vefat edenlerin kaçı kaldı gurbette. Çoğunluk doğduğu topraklara çoktan kavuştu. Avrupa’da kalanlar ise, tıpkı inşa ettiğimiz mabetlerimiz gibi Avrupa’daki varlığımızın nişaneleri kabristanlarda olacaklar.