AVRUPA’DA BABA OLMAK

Hakan AYDIN
Köln/Almanya

Minarelerinden beş vakit ezanların okunduğu, cumasının cuma, bayramının bayram gibi kutlandığı memleketimde ben de camiye gitmek isterdim. Dağı taşı, toprağı, havası suyu bir başka olan güzelim memleketimi bırakıp semalarında ezan seslerinin yankılanmadığı, dili başka, dini başka topraklarda evlat yetiştirmek hiç de kolay değil. Örfü ayrı, kültürü ayrı bir ülkede özüne sahip çıkıp neslini, ailesini, kimliğini muhafaza etmek öyle zor ki! Hele de baba olunca çok daha ağır olur bu sorumluluk.

Eşim Almanya’da doğmuş, meslek edinmiş bir anne olarak kızlarımızın doğumundan okul çağına kadar olan süreçte meslek hayatından uzak kalmayı tercih etti. Çocuklar büyüyünce iş hayatına atıldı. Kızlarımıza örnek bir anne olmak istiyordu, yaptığı bu fedakârlıkla bunu başardığını düşünüyorum. Ben de bir baba olarak hafta içi çalıştım. İşten sonra ve hafta sonları ailemle vakit geçirmeye gayret ettim. Onları babasız bırakmadım. Çünkü gurbet elde çocuklarını kaybetmek an meselesidir. Daha çok kazanmak adına, kariyer uğruna onları annesiz, babasız, sevgisiz, ilgisiz bırakırsak kaybedecek şeylerimizin daha büyük olduğunu düşündük. Çocuklarımızın hakkı olan sevgi ve ilgiyi onlardan esirgeyerek, kendi heveslerimize kapılmak doğru gelmedi bize.

Çocukluğu elinden alınmış gençlerden oluşan bir toplum ne kadar sağlıklı olabilir bilemiyorum. Ama çevremizde gördüğümüz örneklere bakacak olursak yani o gençlerin nerelerde olduğuna, nasıl bir yaşam sürdüğüne bakmak yeterli olacak. Hiç unutmam Duisburg’ta yeni yapılan camiyi ziyaretten geliyorduk. Dönüş yolunda şehrimizin meşhur restoranlarından birine girdik. İstemeyerek de olsa arka masada oturan iki Türk gencinin konuşmalarına şahit olduk. Gençlerden biri arkadaşına hayatının nasıl çekilmez olduğunu; sabahın beşinde, altısında eğlenceden eve döndüğünde kapıyı açan annesinden ve babasından ne kadar çok sıkıldığını, artık onlara tahammül edemediğini anlatıyordu. Bunları işitmek beni çok derinden üzdü. Aynı evde yaşamalarına rağmen anne babasının sahip olduğu inanç ve kültüre yabancı olan gençler de vardı.

Almanya’da çocuklar küçük yaşta kreşe giderler. Yani farklı bir dinin ve kültürün içinde büyürler. Dolayısıyla burada ailelerin sorumluluğu çok büyük. Çocuklar kreş, okul, meslek eğitimi derken vakitlerinin çoğu okulda geçmekte. Anne babaların hafta sonlarını ve akşamları iyi değerlendirmesi gerekiyor. Okuldan eve döndüklerinde çocuklarımızın sorunlarını dinlemez, taze zihinlerini meşgul eden sorularına cevap veremezsek çocuklarımızı kaybedebiliriz. Avrupa’daki birçok anne babada olduğu gibi bizde de bu kaybetme korkusu hep oldu. Ebeveyn olmak sadece midelerini doyurmak değil, zihinlerini, gönüllerini de tatmin etmektir. Biz de çocuklarımızı ana dilleri olan Türkçeyle ve İslam inancıyla besledik.

Evlatlarımızın kalbine Allah (c.c.) sevgisini koymak biz anne babaların sorumluluğunda. Allah’ı seversek onlara sevdirir; dinimizi yaşarsak yaşatabilirdik ancak. Çocuklarımızı kreşe, okula bırakırken onlarla vedalaşır ve şu bilinci vermeye çalışırdık: “Her nereye gidersek gidelim, her ne yöne dönersek dönelim bizi yaratan, yaşatan, gözeten Rabbimiz yalnız bırakmaz, görür ve korur. Allah size herkesten hatta bizden bile daha yakın, daha çok sever ve daha şefkatli.” Evet, çocuklarımızı bu bilinçle yetiştirdik. Zamanla gördük ki Rablerini doğru tanıdılar. O’nu çok sevdiler, O’nun sevgisini kaybetmemek için yanlıştan kaçındılar. Öyle ki büyük kızım dokuzuncu sınıfa geldiğinde bir gün karşıma geçip: “Baba! Artık başörtüsü takmam gerektiğini düşünüyorum.” demişti. Ona henüz erken olduğunu, aldığı bu kararın arkasında duramazsa pişmanlık duyabileceğini, insanların ön yargılarıyla baş etmenin zor olduğunu ama on birinci sınıfta yeni başlayacağı okulda bu durumun onun için daha kolay olacağını söylediğimde bana verdiği cevap şu olmuştu: “Bu konuda ne düşündüğünüzü sormuyorum ki baba, size aldığım kararı söylüyorum. Ben kendimi hazır hissediyorum. İnsanların ne düşündüğüne mi, Allah’ın ne dediğine mi bakacağız?” Bu cevabından sonra bir baba olarak emeğimin karşılığını fazlasıyla aldığımı düşünmüştüm. Ve o gün anladım ki İslam, anne babanın çocuğuna dikte ettiği bir din değil, bilakis her bireyin bilerek ve isteyerek tercih ettiği bir yaşam biçimidir.

Anne babaya düşen, çocuklarına örnek olmak, onların saf, temiz fıtri özelliklerini korumak ve onlara soluk alabilecekleri yaşam alanları sunmaya çalışmaktır. Ben şiir ve yazıyla kendimi ifade etmeye çalışan biriyim. Müziğe de ilgim var. Eşim ise harika resimler çizer. Kızlarımızın da müziğe olan ilgisini ilk fark eden, anneleri oldu. Çekoslovakyalı bir müzik öğretmeninden piyano dersleri aldırmaya başladı her iki kızımıza da. Büyük kızım zamanla piyanoda kendini gösterirken küçük kızım annesinden miras aldığı resim sanatına yöneldi. Bu konuda eşimle birlikte kızlarımızı hep destekledik ve motive ettik. Biz çocuklarımıza güzel olan herşeyi Allah’ın yarattığını öğrettik. En güzel dizeler, metinler, melodiler, en güzel çizimler, resimler Allah’ı anlatmak içindir, O’nun sanatını anlatmak içindir. Bu güzellikleri ortaya çıkarıp insanlara sunmak biz Müslümanların vazifesidir. Aksi takdirde o güzelliklere başkaları çirkin ve nahoş olanı bezer.

Anadolu’nun köylerinden kalkıp Avrupa’nın metropollerine dağılan biz babalar için yaşam mücadelesi, karın doyurmaktan ibaret olmadı hiçbir zaman. Bizler, çocuklarımızın midesini doyurmakla kalmayıp imanla, sevgiyle onları beslemeye çalıştık. Evlatlarımıza hep öğüt veren değil, yaptığı işlerle iyi bir örnek olan anne baba olabilmekti tek gayemiz. Bir nebze olsun bunu başarabildiysek ne mutlu bize. Ne demişler: “Ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.” Söz gider, eylem kalır; ömür biter, amel kalır. Bizden de sadaka-ı cariye olarak geriye hayırlı evlatlar kalır inşallah.