ANADOLU’NUN KUZEYDOĞUSUNDA ENFES BİR YURT:
BAYBURT

Zeynep UZUN

"De get Bayburt de get sende nem kaldı

Hasan kalasında (aman) ceketim kaldı"

Anadolu’daki şehirlerin, bucakların, yörelerin her biri bağrında yanık bestelerle bizlere kadim hikâyeler fısıldar. Dağın ve taşın içinde biriken şiirleri vardır da bekler erenlerin duymasını. İşte Bayburt ili de bu tınılarla bezenmiş diyarlardan biri.

Kaynaklara göre Bayburt’un tarihçesi MÖ 3000 yılına dayanıyor. Roma hâkimiyetinde uzun yıllar kalan Bayburt, 850 yılından sonra Türklerin yoğun yaşadığı bir yer olup 1054 yılında Büyük Selçuklular tarafından fethediliyor. Moğol istilası ile büyük bir yıkıma uğrayan kent, 1514’te Yavuz Sultan Selim’in fethiyle Osmanlılara katılıyor. 1800’lü yıllarda Ruslarca büyük bir işgale uğrayan Bayburt’un acısını meşhur şair Bayburtlu Zihni şöyle dile getiriyor;

Vardım ki yurdumdan ayağ göçürmüş,

Yavru gitmiş ıssız kalmış otağı,

Camlar sikeşt olmuş, meyler dökülmüş,

Sakiler meclisten çekmiş ayağı.

Kurtuluş Savaşı yıllarında da büyük bir Rus ve Ermeni mezalimine maruz kalan Bayburt, bu işgalden 21 Şubat 1918’de kurtulmuş. Tarihî İpek Yolu güzergâhında bulunan kadim şehir, Marco Polo’dan Whitman’a, Âşık Mehmed’den Evliya Çelebi’ye pek çok seyyahın uğrak yeri olmuş.

Bayburt, dışarıdan göç almayan ama çokça göç veren bir il olması sebebiyle kültürünü büyük oranda muhafaza ediyor. Gelenekler hâlâ yaşatılıyor. Bir kısmı yemyeşil ormanlar ve dağ çiçekleriyle süslü Bayburt’un Erzurum’a yakın kısmı biraz daha kurak sayılır. Doğu Karadeniz Bölgesi’nde bulunması ona Doğu ve Karadeniz kültürünün mecz olduğu bir renklilik katmış.

Erzurum havaalanından inerek Kop Dağı’nı aşıp Bayburt’a ulaştım. Yolculuğum bir saat kadar sürdü. Önce konaklamak için tavsiye usulü Bayburt Konağı’na geçtim. Konak, Bayburt’ta üretilen Bayburt taşından yapılmış. Şehrin geleneksel mimari usulünce inşa edilen otelin iç dekorasyonu da yerel motiflerle bezeli. Yazları serin, kışları sıcak tutan taş ev mimarisi Doğu Anadolu’nun birçok ilinde bulunuyor. Konakladığım bu taş ev, Çoruh Nehri’ne bakıyor. Gezi planımı yaparken Dede Korkut şenliklerinde bulunabilmek için temmuz ayını tercih ettim. Bayburt’un sakin, huzurlu ve çok samimi bir yer olduğunu söylemeliyim. Özellikle güvenlik açısından yıllardır hiçbir sorun yaşanmadığını buranın halkı ısrarla dile getiriyor. Küçük olmasının en güzel yanı bu işte. Tanıdıklığın verdiği iç huzuru ve sonsuz güven.

Gün ağarıyor. Güneşin ışıklarının doğmasına ramak kala uyanıyorum. Abdestimi alıp namazımı kılar kılmaz kahvaltıya iniyorum. Yöresel tatlardan kuymak (Karadeniz’de mıhlama deniyor) ile kahvaltımı yapıp yola koyuluyorum. İlk planım otelden de görülen şehrin tam ortasındaki yüksek Bayburt Kalesini gezmek.

Şehrin Ortasında Yükselen Tarih: Bayburt Kalesi (Çinimaçin)

Eğer kondisyonunuz iyiyse şehrin merkezini yürüyerek dolaşabilirsiniz. Kale biraz yüksek olduğu için ben araçla çıkıyorum. Tüm manzara ayaklarımın altında ve muhteşem görünüyor. Başımı eğdiğimde dağın eteklerinden süzülen Çoruh Nehri beni biraz sendeletiyor. Şehrin kuzeyinde yalçın kayalar üzerinde inşa edilmiş olan kalenin kimler tarafından yapıldığı bilinmiyor. Osmanlı-Rus savaşı sırasında Ruslar tarafından büyük çapta tahrip edilen kaleye “Çinimaçin Kalesi” de deniliyormuş. Bunun sebebi de dış yüzeylerindeki mor ve yeşil renkli firuze çini süslemeleriymiş. Güneş doğduğunda bu çiniler kente öyle güzel yansırmış ki muhteşem bir ışık şöleni olurmuş. Gerek savaşlar gerekse tahribat yüzünden bugün bu çinilerden ne yazık ki eser kalmamış. Bayburt Kalesi, Dede Korkut hikâyelerinden “Kam Büre Oğlu Bamsı Beyrek Boyunu Beyan Eder” adını taşıyan hikâyede Beyrek’in (Bey Böyrek veya Bamsı Böyrek) fethedip ün kazanmak için yola çıktığı kaleymiş. Yüksekliğinden ve manzarasından çok etkilendim. Çinilerinin bugüne kadar ulaşmasını ne çok isterdim.

Meliğin Köprüsü: Korgan

Kaleden inince bu kez Çoruh Nehri’nin üzerine inşa edilen Korgan Köprüsü’nü görmeye gidiyorum. Akşar Belediyesi sınırları içindeki köprü, merkeze yaklaşık 20 dk. uzaklıkta bulunuyor. Tarihî İpek Yolu üzerindeki köprüye yöre halkı Meliğin Köprüsü diyor. Yapı, klasik Selçuklu köprüleri gibi kesme taştan; iki gözlü ve sivri kemerli. Nehrin üzerinde çok asil duruyor. Yanıma aldığım termosumla bir ağaç dibine oturup bu tarihî yapıyı seyrederek çayımı yudumluyorum. Korgan Köprüsü, Gümüşhane güzergâhında bulunduğu için etrafı yemyeşil. Bu manzarayı doyasıya seyretmek harika hissettiriyor. Sırada Baksı Müzesi var.

Dünyaca Ünlü Baksı Müzesi

Baksı Müzesi, merkeze 45 km uzaklıkta bulunuyor. Fakat daha yola çıkmadan öncelikli planlarım arasına aldığım bu müzeyi muhakkak görmem gerekiyor. Uzun bir yol katedince nihayet müzenin bulunduğu köye varıyorum. Eski adıyla Baksı, bugünkü adıyla Bayraktar Köyü’ndeki müze, çağdaş sanat ve geleneksel el sanatlarına aynı çatı altında, iç içe yer vermekte. Baksı sözcüğü eski Türklerde bilgin, hekim, şaman anlamlarına geliyor. Bu açıdan da müzenin misyonuyla son derece örtüşüyor. Zira burası, kendisini sadece seyirlik bir müze olarak sınırlamayan, o bölgede yaşayan insanlara imkânlar sağlayan, eğitim veren, o topraklarda yaşamayı bir sevinç hâline getirmek isteyen bir müze olarak tanımlıyor. Sergi salonları, atölyeler, konferans salonu, kütüphane ve konukevi ile 40 dönümlük bir araziye yayılan Baksı Müzesi, Çoruh Nehri’ne bir tepeden bakmakta. Müzenin özellikle kütüphane bölümü çok dikkatimi çekti. Buradaki çocuklara halk bilimi, sanat ile ilgili geniş bir perspektif sunacak şekilde tercihlerde bulunulmuş.

Sosyal Mimari Örneği Mahalle Odaları

Size daha önce hiçbir kentte görmediğiniz bir sosyal yapıdan bahsetmek istiyorum. Bayburt kültüründe önemli bir yer edinen mahalle odaları keşke tüm illerimize yayılsa. Mahalle odaları; taziyelerin kabul edildiği, düğünlerin yapıldığı, misafirlerin ağırlandığı, dinî sohbetlerin edildiği, orta oyunlarının oynandığı, halk hikâyelerini anlatıldığı, âşıkların atıştığı dolaysıyla kültürel değerlerin yaşatıldığı mekânlar. Bu odalarda mahalle sakinleri bir araya gelerek özellikle ramazanda sahura kadar oturup dinî konularda sohbetler yapıyorlar. Mahallenin önde gelen isimleri edebiyattan ekonomiye kadar her konuda fikrî tartışmalarda bulunuyor. Buraların öncelikle yapılma amacı mahallelinin ihtiyaçlarını karşılamak olsa da zamanla etki alanı oldukça genişlemiş. Hakeza mimari yapı da ona göre şekillenmiş. Önceden içeri girdiğinizde hol denilen yerde abdest almak için kurulan su ibrikleri, havlu ve abdest suyunun akıntısını sağlayan kerhiz taşı bulunurmuş. Ortada süslü bir soba, etrafta oturulmak için kırlent ve yastıklar varmış. Şimdiki yapıda ise kaloriferler bulunuyor. Ancak üzerinde kırlentlerin bulunduğu sedirler hâlâ mevcut. Bu odalar oturma düzeni olarak da son derece kendine has. Önceden başköşede ulemadan olan kişiler oturur sağında ve solunda imamlar, öğretmenler ve azalar yer alırmış. Günümüzde de bu âdet nispeten devam ediyor. Odalar, camilere yakın bir yerde bulunuyor ve hayırsever kişilerce yapılan bağışlarla ihtiyaçları gideriliyor. Günümüzde taziye evi, kahve içme merasimi ve bayramlaşmalarda aktif kullanılıyor. Mahalle odalarında işten çıkarılanlara, borçlu olanlara çözümler bulunuyor, toplumsal dayanışma sağlanıyor. Açıkçası daha önce hiçbir şehirde görmediğim bu sosyal yapı beni inanılmaz derecede kendine hayran bıraktı. Keşke tüm şehirlerimizde uygulansa. Hele de modern çağın dayattığı metropollerdeki bireyselliğe bir çözüm olsa…

Bir Şanlı Bekçi: Şehit Osman Tepesi

Şehrin tam ortasından yükselen bu iki tepe, güneşin doğuş ve batışını huzurla selamlıyor. Malumdur büyük sevdalar kavuşulmayınca yazılır. İşte bu tepelerin sevdası da onlara gönülden bakanlarca hissediliyor. Şehit Osman Tepesi’ne geldiğinizde iki büyük kümbetle karşılaşıyorsunuz. Bu iki türbenin Saltuk Oğullarına ait olduğu biliniyor. Saltuk kumandanlarından Mengüç Gazi’nin kardeşi Osman ve kız kardeşine ait olduğu söyleniyor. Türbelerin kitabeleri silik olduğundan okunamasa da taş işleme sanatının güzel örneklerinden biri olarak karşımızda duruyor.

Kültür Şöleni Dede Korkut Şenlikleri

Yazımın başında Bayburt’a gelirken Dede Korkut şenliklerine göre bir planlama yaptığımdan bahsetmiştim. İşte büyük gün geldi. Her yer şenlik süslemeleri ile dolu. Şehir merkezinde yapılan gösterilerin yanı sıra Soğanlı Yaylası’na da çıkılıyor. Orada da piknikler yapılıyor, canlı konserler veriliyor. Prof. Dr. Fuat Köprülü, Dede Korkut için; “Terazinin bir kefesine Türk edebiyatının tümünü, diğer kefesine de Dede Korkut’u koysanız yine de Dede Korkut ağır basar.” demiş. Dede Korkut hikâyeleri Bayburt’ta canlılığını korumakta. Türkiye Türkçesinde anlatılan hikâyelerden Beğ Böğrek’in (Bamsi Beyrek) pek çok varyantı Bayburt’ta tespit edilmiş. Hikâyelerde Bayburt, “Parasarın Bayburt Hisarı” adıyla geçiyor. Beğ Böyrek’in mezarı Bayburt Kalesi’ndeki “Zindan”ın tam karşısındaki Duduzar Tepesi’nde konumlanıyor. Dede Korkut’un Bayburt ilindeki hikâyeleri 1995 yılında canlı tutulmak maksadıyla şenliklere dönüştürülmüş. Tüm Türk dünyasının büyük ilgi gösterdiği şenlikler büyük bir coşkuyla kutlanıyor.

Son olarak Anadolu geleneklerine son derece bağlı olan Bayburt’ta yemek kültürünün etkisinden muhakkak bahsetmeliyim Bayburt ketesi, pekmez ve karla yapılan tel helvası, köme, Bayburt tava, kavut çorbası, imir dolması buna örnek olarak verilebilir. Patates ekimi kent kültüründe önemli bir yer tuttuğundan akşam sohbetlerinde kartol (fırınlanmış patates) tercih edilmekte. Bunu tatmak bana da nasip oldu. Buralara geldiğinizde Soğanlı yaylalarına çıkıp kartol yemenizi şiddetle tavsiye ediyorum. O koku ve tadı unutamayacağınıza eminim.