ALİYA İZZETBEGOVİÇ
BİLGE BAŞKAN


Enbiya YILDIRIM


Klasik İslami eserleri okumakla yetinerek dinimizin güzelliklerini anlatma dönemi geçmiş yıllarda kalmış bir durumdur. Zamanımız insanı entelektüel boyutta fikirleri yoğuracak ve İslam’ın güzelliklerini yeni bir tatla, anlaşılabilir ama aynı zamanda derinlikli bir üslupla kendilerine sunacak düşünürlere ihtiyaç duymaktadır. Dolayısıyla ayet ve hadis okumak son derece önemli olmakla birlikte bu ikisinin vadettiği insanlık ile medeniyetin tasvirini yapabilmek ehemmiyet arz etmektedir. Bunu becerebilmek için de yeryüzündeki ideolojileri ve medeniyetleri bilmek zorunluluk arz etmektedir. İşte Aliya öyle biriydi.
Bosna Hersek’in ilk cumhurbaşkanı olan Aliya İzzetbegoviç 1925 yılında beş çocuklu bir ailenin üçüncü çocuğu olarak Bosna Hersek’teki Bosanski Şamats şehrinde doğdu. İki de üvey kardeşi vardı. Köklü bir aileden gelen Aliya’nın dedesi İstanbul’da Osmanlı ordusunda askerlik yaparken Üsküdarlı bir Türk kızı ile evlenmişti. Dedesi daha sonra Şamats’ta belediye başkanlığı da yapacaktır.
Babası, çocuklarının daha iyi bir eğitim alması amacıyla Aliya henüz iki yaşındayken Saraybosna’ya taşındı. Burada ailesinden ilk dinî eğitimini aldı. Özellikle annesinin onun üzerinde çok etkisi oldu. Küçük yaşlardan itibaren ona camiyi sevdirdiler. Bu dönemlerde sabah namazına kalkmakta zorlanacaktır ancak camideki namazı ve ibadetin edası sırasında okunan Rahman suresinin lezzetini hayatı boyunca unutmayacaktır.
Ailesinin etkisinden çıktığı lise döneminde komünist propagandaların ve yazarların, keza Batı felsefesine dair okuduğu eserlerin etkisiyle kısa süreli bir sarsıntı geçirse de dinle bağını hiçbir zaman koparmadı. Öyle ki daha lise ikideyken “Genç Müslümanlar Derneği”nin kurulmasına yardım ederek aktif faaliyetlerde bulundu. Dünya ölçeğinde vizyoner düşünen derneğin temel meselelerinden birisi, o dönemlerde bağımsızlığını kazanabilmiş Müslüman ülke sayısının azlığıydı. Aynı zamanda hareket, İslam’ı, güncele taşınması gereken canlı bir fikir olarak görmekteydi.
İkinci Dünya Savaşı’nda Bosna Hersek, Almanya’nın desteğiyle Hırvatistan’ın bir parçası hâline getirilince grup arasında fikrî bölünmeler yaşandı ve Aliya hareketten ayrılarak Saraybosnalı âlim Mehmet Hanciç’in başkanlığını yaptığı Hidaye Derneğine geçti. 1944 yılında Sırp kralcı Çetnikler tarafından tutuklanmak istendiyse de dedesinin daha önceleri kırk Sırp rehinenin serbest bırakılmasındaki çabasından dolayı serbest bırakıldı. Savaş döneminde Nazizm taraftarı Hırvatlar tarafından askere alınmak istenince de Saraybosna’dan kaçtı. 1945’te Tito liderliğindeki Partizan ordusu Saraybosna’yı alınca geri döndü ancak bu sefer Sırplar tarafından askere alındı. Askerliğini bitirmek üzereyken yeni bir dertle yüzleşti ve Nazilerle iş birliği bahanesiyle İslami faaliyetlerinden dolayı 1946’da tutuklanarak on dört arkadaşıyla birlikte hapsedildi. Çünkü yeni rejim dinin toplumsal hayattaki etkisini sıfırlamak istiyordu. Aliya ise politik İslam’ı savunduğu ve ateizme karşı olduğundan komünist yöneticilerin en önemli hedeflerinden biriydi. Üç yıllık hapis hayatından sonra on sekiz yaşından beri tanıdığı Halida (Boşnakçada kız isimleri a ile biter) Hanım ile evlendi. Aliya hapis sonrası ziraat fakültesine, ardından da hukuk fakültesine geçerek 1956’da buradan mezun oldu. Ardından hayatının önemli bölümünü oluşturacak zaman diliminde çeşitli kurumlarda hukuk danışmanlığı yaptı.
Tüm bunlar olurken Aliya bir taraftan kendisini geliştirmeye çalışıyor, düşüncelerini kaleme almaya çabalıyor ve gençlerle ilgileniyordu. Sonuçta Müslüman kimliği, birikimi ve meselelere entelektüel bakışı Yugoslavya’daki tüm farklı etnik yapılara mensup Müslümanlar üzerinde etkili olmaya başladı. 1970 yılında bir grup arkadaşıyla birlikte kaleme aldığı “İslam Deklarasyonu” başlıklı metin ülke içinde ve dışında büyük yankı uyandırdı. Bu metin hem Bosna Hersek hem Yugoslavya hem de tüm dünyadaki Müslümanlara, insanlığa ve diğer Müslümanlara karşı sorumluluklarını hatırlatmaktaydı. Bunun ilanından sonra yönetimin öncelikli hedefinde olan Aliya ve arkadaşları siyasal baskıya maruz kaldı. 1974 yılına gelindiğinde ise -değişen koşullara paralel olarak- devletin din üzerindeki kontrolü kısmen hafifletilerek geleneksel bazı kurumların yeniden faaliyete geçmesine imkân sağlandı. Bu durum Aliya’nın daha rahat çalışmasına ve diğer Müslümanlarla iletişim ve birliktelik kurmasına ortam hazırladı.
Tito’nun 1980’de ölmesinden sonra Yugoslavya’da şartlar oldukça ağırlaştı. 1970’te yayımlanmış olan İslam Deklarasyonu kitabını 1983’te tekrar yayımlayınca başkalarıyla birlikte tutuklandı. Örgüt liderliğiyle ve Avrupa’nın ortasında radikal İslami bir cumhuriyet kurmak için çalışmakla suçlandı. Yüz gün sorgulanıp bir ay muhakeme edildi. Bu davada yargılandığı arkadaşları daha sonra başlatacağı bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin çekirdek kadrosunu oluşturacaktır. Savcı mütalaasında deklarasyonu düzene yönelik bir saldırı olarak değerlendirince Aliya manifesto sayılabilecek bir savunma yapar ve şöyle der:
“Yugoslavya’yı seviyorum ama onun yönetimini değil. Bütün sevgimi özgürlüğe veriyorum, geriye yetkililer için bir şey kalmıyor. Ben, bu ülkenin yasalarını çiğnemiş olmaktan yargılanmıyorum. Çünkü öyle bir şey yapmadım. Ben anayasa ve yasaları dikkate almaksızın, kendi düşüncelerini empoze etmelerine yarayan yazılı olmayan kuralları ihlal etmekten yargılanıyorum. Ben yazılı olmayan kuralları vahim bir biçimde ihlal ettim. Ben bir Müslümanım ve öyle kalacağım. Kendimi dünyadaki İslam davasının bir neferi olarak telakki ediyorum ve son günüme kadar da öyle hissedeceğim. Çünkü İslam, benim için güzel ve asil olan her şeyin diğer adı; dünyadaki Müslüman halklar için iyi bir gelecek vaadinin ya da umudunun, onlar için onurlu ve özgür bir hayatın, kısaca benim inancıma göre uğrunda yaşamaya değer olan her şeyin adıdır.” Bu muhakeme sonrasında on dört yıl hapse mahkûm edilir. O ise, düşünceleri nedeniyle aldığı mahkûmiyeti insanlık tarihinin karanlık dönemlerine geri dönüş olarak tanımlar.
Aliya, özür dilemesi ve bir daha siyasi faaliyetlere katılmama sözü vermesi karşılığında 1987’de kendisine sunulan af teklifini reddetti. Bu arada Yargıtay kararıyla cezası on bir yıla indirildi. Komünist rejimlerin çökmeye başladığı bir ortamda dünya ülkelerinin de baskısının ardından 1988’de çıkarılan Cumhurbaşkanı affıyla serbest bırakıldı. Böylece beş yılını hapiste geçirmiş oldu. Hapis süreci İzzetbegoviç’in hayatında önemli etkiler yaptı. Bu süre zarfında düşünmeye, üretmeye, başkalarının fikirlerden istifade etmeye çok zaman buldu. Ayrıca onun hapiste olduğu dönemde, yıllarını verdiği Doğu ve Batı Arasında İslam adlı meşhur kitabı yayımlandı. Eser çok kısa zamanda geniş bir kitleye ulaşarak büyük yankı uyandırdı. İzzetbegoviç, bu kitabıyla İslam’ı sade ve öz şekliyle genç nesillere kazandırmayı hedefliyordu. Sonuç itibarıyla hapishane süreci onun düşüncelerinin daha çok karşılık bulmasına sebep oldu.
1990’da arkadaşlarıyla birlikte Demokratik Eylem Partisi’ni kurdu. İlerleyen süreçte sürekli partinin başında tutulmasına getirdiği yorum ilginçtir: “Eğer en iyileri bensem acaba gerisi neye benziyor diye düşünmüşümdür. Fakat belki de önderlerin ‘en iyi’ olması gerekmiyordur. Önder olabilmek için bazı temel zaafların olması gerekir ki ben de bunlardan bolca vardı.” Partiyi kurduktan sonra özellikle Müslümanların yaşadığı bölgelerde örgütlenmeye çalıştı. Boşnak ve Arnavut Müslümanların geleceğinin bir arada ve adil bir şekilde yönetilmesiyle mümkün olacağını düşünen Aliya, seçim çalışmalarını Yugoslavya’nın diğer etnik ve dinî unsurlarını da gözeterek ülke bütünlüğünü koruyup birlikte huzur içinde yaşama stratejisi üzerinden yürüttü. Yugoslavya’nın parçalanma sürecinde seçimlere girerek 1990’da Bosna Hersek’in ilk cumhurbaşkanı oldu. İlk girdikleri seçim olmasına rağmen büyük başarı elde etmişlerdi. 1992’de yapılan referandumla da Bosna Hersek bağımsızlığını ilan etti. Ardından Sırpların saldırısıyla başlayan üç yıllık kanlı savaşı takiben ülkenin bağımsızlığı onaylandı.
Aliya, savaş sırasında diplomatik, siyasi ve askerî anlamda büyük çaba sarf etti. Halkını bir arada tutarak büyük bir lider olduğunu gösterdi. Harp sürerken Türk milletine hitaben yazdığı, kendisinin ve ülkesinin tarihini özetleyip durumlarını ve beklentilerini dile getirdiği mektup Bosna Herseklilerin bizlere bakışını özetlemesi açısından çok önemlidir. Mektupta şöyle der: “Sizi Devlet-i Aliyye’nin en güzel şehirlerinden birinden, Bosna Sarayı’ndan, sizin daha sık kullandığınız haliyle Saraybosna’dan selamlıyorum... Unutma, Türk’ün evladı! Sömürgeciler, bütün ilkeleri kendi menfaatleri için koyuyorlar ve kendi çıkarlarını korumak için denklem kuruyorlar. Onların demokrasi dedikleri, hürriyet dedikleri, aidiyet dedikleri, barış ve hoşgörü dedikleri ilkeler, Saraybosna’da, Srebrenitsa’da, Mostar’da toprağın altına gömüldü. Hem de çok acı hatıralarla… Biz, kendi çocuklarımız en azından tebessüm edebilsinler diye yaşadıklarımızı yeni nesillere anlatmıyoruz, anlatmayacağız. Ama sen bizim yaşadıklarımızı sakın unutma! Onlar askerleriyle, basın ve medyasıyla, kurumlarıyla çok güçlüler. Onların güçlerinden değil, ikiyüzlü olmalarından kork. Biz, senin kardeşin olduğumuz için öldürüldük, boğazlandık, tecavüze uğradık. Senin hafızana sahip olduğumuz için toplu mezarlara gömüldük, yok edildik. Türk’ün evladı, bizim korumaya çalıştığımız sancak, Yemen’de, Çanakkale’de, Filistin’de, Kırım’da, Açe’de, Türkistan’da korunmak istenen sancaktı. O, ne bir dinin ne bir ırkın ne bir dilin ne bir mezhebin sancağıydı. İnsanlığın, tek başına insan olmanın temsiliydi. Sömürgecilerin karşısında sakın yere düşme. Biz, Çanakkale’den sonra direnişi devam ettiren nesiliz. Sen, direnişin değil, dirilişin nesli olacaksın. Korumak için değil, düzen kurmak için çalışacaksın. Sen varsan biz olacağız. Sen ayaktaysan biz yaşayacağız. Ama unutma! Sömürgeciler, seni tamamen Asya’ya sürmek için planlarını adım adım işletecekler. Bir gün sıra sana da gelecek. Seni yok etmek için bin yıldır hazırlananlar, bir gün bile durmadan çalışıyorlar. Sen Türk’sün. Bir ırk, bir din, bir mezhep değilsin, olamazsın. Batı, Haçlı Seferlerini düzenlerken Araplara Arap demiyordu, Türk diyordu. Çanakkale’de Kürtleri boğazlarken onlara Kürt demiyordu, Türk diyordu. Ne zaman ki onların çıkarı için yeni devletlere ihtiyaç duydu, Arap’a Arap demeye başladı. Seni ondan, onu senden ayırdı. Bugün de Kürt’ü senden, seni Kürt’ten ayırmak için gece ve gündüz çalışıyor. Türk’ün Evladı, Biz Boşnak’ız ama Türk’üz de. Sen de kalbimde taşıdığım acıyı taşıdığın kadar Boşnaksın. Utanacak tarihimiz, saklayacak hafızamız yok. Sırp’a karşı sorumlu olduğumuz için değil, yasayla zorunlu kılındığı için değil, kimimiz dinimiz kimimiz milletimiz kimimiz kitabımız kimimiz ahlakımız sebebiyle vicdan sahibi olduk. Birileri öyle istediği için değil, vicdan bunu tarif ettiği için hiçbir milletin diline, dinine, mezhebine karışmadık. Mezarlarını çiğnemedik, ibadethanelerini yıkmadık, kadınlarına tecavüz etmedik, bebeklerini boğazlamadık. Sen var olmak zorundasın. Bu yüzden bir ve beraber olmak zorundasın. Sömürgecilerin tezgâhıyla saflara ayrışmamalısın. Türk’ün Evladı! Bizi, onların bize yaptıklarını ve sorumluluğunu sakın unutma.”
Aliya, savaş sonrası imzalanan anlaşma gereği Boşnak, Hırvat ve Sırplardan oluşturulan üçlü Başkanlık konseyine seçildi ve devlet başkanlığını üstlendi. 1998’deki seçimlerde tekrar aday oldu ve seçilerek Başkanlık konseyi yöneticiliğine devam etti. Bozulan sağlığı yanında belediye seçimlerinde yaşanan büyük oy kaybı nedeniyle 2000 yılında görev süresini tamamlamadan devlet başkanlığından ayrıldı ve 2003’te vefat etti.
Eserleri
“Müslümanlar Neden Geri Kaldı? Kur’an’ın 1400. Yıl Dönümünde Düşünceler”, “İslam ve Çağdaş Dönemi”, “İslam Devrimi İçin”, “İslam ve Müslümanların Millî ve Toplumsal Özgürlük Savaşı” gibi makaleleriyle İslam dünyasına çağı anlama ve yola devam etme bakışı kazandırmaya çalışan Aliya’nın kitaplarından bazıları şunlardır:
1. Doğu Batı Arasında İslam: Bu kitap onun felsefi derinliğini ve İslam düşüncesine olan hâkimiyetini ortaya koyar. Kültür, medeniyet ve siyaset üzerine de görüşlerini ele aldığı keza bugünün düşünce ve olgu dünyasında İslam’ın yerini değerlendirmeyi amaçladığı önemli bir çalışmadır.
2. İslam Deklarasyonu: Bu eserde, Müslüman kitlelerin son yüzyıllarda geri kalışlarının çözümünün kendi tarihlerinin aktif katılımcıları olmalarıyla sağlanabileceği fikrini savunurken Müslümanların geri kalma nedenleri üzerinde durmakta ve bir zamanlar ilham ve eylem aşılayan, şehirleri ve devletleri kuran İslam’ın günümüzde buna aykırı bir netice vermesinin mümkün olmadığını söyler.
3. İslami Yeniden Doğuşun Sorunları: İslami uyanışımızdaki yanlışlara dikkat çektiği çalışmada dinimizin salt teolojik bir yaklaşımdan ibaret olmadığını, bu nedenle, dini mesajlar üzerinden kutsallaştırılıp sonrasında da putlaştırılamayacağını tarihî gerçeklerle ortaya koymaktadır.
4. Özgürlüğe Kaçışım (Hapishaneden Notlar 1983-1988): Cezaevi notları yanında Doğu Batı Arasındaki İslam kitabındaki düşüncelerini güncelleştirdiği eserdir.
5. Anılar: Otobiyografik Kayıt. Devlet başkanlığı görevinden ayrılmasından sonra yazdığı kitabıdır. Zorluklarla geçen bir ömrün değerlendirmesidir. Onun yaşamına ve bağımsızlık mücadelesine dair bütün bilgiler bu eserde bulunmaktadır.