ALIŞVERİŞLE BİTMEYEN DOSTLUK

Abdurrahman ALKAN

Milföy hamuru, lor peyniri, yufka ve sepet dolusu alışveriş… Demek misafiriniz var Ahmet Bey. İyi kontrol ettiniz mi listeyi? Aman, eksik bir şey kalmasın. Yoksa Nezaket Hanım’la arayı bozarsınız. Malum, misafir “gün”lerinde biraz sinirli oluyor. Kolay mı Ahmet Bey, evin her yerini silmek süpürmek? Kadınlar temizliği abartıyor değil mi? Mesela hangi misafir elini tuvalet kapısının üzerinde gezdirerek toz kontrolü yapar?

Öyle demeyin Ahmet Beyciğim, misafirliğe gitmek bir nevi teftişe gitmektir. Ev nasıl döşenmiş, orta sehpanın üzerindeki örtü koltuklara uymuş mu, porselen tabaklar bilinen bir marka mı yoksa ucuzluktan mı alınmış, evin hanımı ne giymiş? Döndükten sonra bütün bunların samimi bir arkadaşla dedikodusunu yapmak “gün”lerin usulündendir.

Böreğin üzerine biraz susam güzel olur. Yazmadı mı yoksa Nezaket Hanım? Unutmuş olamaz canım. Ne kadındır o… Evde vardır belki.

“Gün”leri pek sevmiyorsunuz. Yüzünüze bakmıyor Nezaket Hanım. Sizi sadece işine yarayacak bir araç olarak görüyor. Market, manav… Büyük bir koşturmaca nihayet son buluyor ve bütün yemekler hazır; işte günün en güzel anı. Fakat o da ne? Size yol görünüyor. Ayakaltında dolaşıp Nezaket Hanım’ın canını sıkmak olmaz. Salondan çay doldurmaya geldiğinde sizi mutfakta bir şeyler atıştırırken görünce sinirleri bozulur. Zaten içeride laf yetiştirilecek bir sürü kadın var. Bir de siz çıkmayın.

Nereye mi gitseniz? İlahi Ahmet Beyciğim, bunca yıl Nezaket Hanım’ın dizinin dibinde oturdunuz. Şöyle bir kahveye gitmişliğiniz mi oldu? Şimdi gitseniz nereye oturacağınızı, çayı nasıl isteyeceğinizi bilemezsiniz. “Garson Bey…” Bu, çok kibar kaçar değil mi? Kıdemli amcalar kaşlarını kaldırıp bakarlar, kimdir bu süt kokulu sesin sahibi diye. İncinirsiniz. “Garson, oğlum bi çay kap bakalım…” Hayır, Ahmet Bey, bu tarz da sizin değil. Beceremezsiniz. Elinize yüzünüze bulaşır.

İlahi Ahmet Bey, şu kibarlığınızı hiç bırakmadınız. Şifreyi girmek için önünüze yaklaştırdığım pos makinesini, her seferinde düzeltip yerine koyuyorsunuz. Alıveririm canım, ne olacak sanki. Ah Ahmet Bey, sizin gibiler azaldı şu dünyada. Şifreyi girdikten sonra yeşil OK tuşuna basmadan bekleyen nice insanlar geçti önümüzden. Neymiş, onun görevi değilmiş.

Neyse, lafı uzattık. Sizi de geç bıraktık. Nezaket Hanım söylenir şimdi. Hemen poşetleyeyim şunları. Deterjanla milföy hamurunu aynı poşete koymayayım yoksa başınızın etini yer Nezaket Hanım. Sizinle kalmaz biz de nasibimizi alırız. Neymiş “Kasadaki kızların aklı bir karış havadaymış.” Yok efendim, “Elleri iş tutmuyormuş.” Vallahi ne beceriksizliğimiz kalır ne de iş bilmezliğimiz. “Bunlar ev geçindiremez ayol!”

Sizi uğurlayayım Ahmet Bey. Bakmayın Nezaket Hanım’ın kusuruna. Misafir aldığı günler biraz gergin oluyor. Aldırmayın. Yoksa ne çok sever sizi, hepimiz biliriz. Her gelişinde sırf siz seviyorsunuz diye kavrulmamış badem ve kabak çekirdeği alışını. Ve tabii ki sizin için yöremizin en kıymetli çayını hiç unutmayışını.

Kusura bakmayın Selim Bey, beklettim. Lafı uzatınca… Ne yapalım gelen gidenle ayaküstü biraz sohbet etmeyince de vakit geçmiyor burada. Çalışma saatlerimizin uzunluğunu kime dert yanalım? Beğenmezsen çalışma kardeşim, diyorlar. Sırada bekleyen kaç kişi varmış?

Neyse Selim Bey, sizi de kendi dertlerimizle üzmeyelim. Zaten akşama kadar yoruluyorsunuz. Siz şimdi eve gidip akşam yemeğinde rokanızı sükûnetle yiyin. Tere, roka ve semizotunu her akşam sırasıyla almanıza hayranım doğrusu. Devlet memurluğundan mı geliyor bu tertip düzen? Sonunda eşiniz de alıştı bu yeşilliklere. En çok da rokayı sevdi. Güzelce yıkıyor. Sıkma kabında çevirerek bütün suyunu alıp kayık tabağa koyuyor. Biraz tuz, biraz limon… Üzerinde sızma zeytinyağı gezdirmeyi deneseniz mi acaba? Neyse boşverin. Zeytinyağı, rokanın asi ve yabansı kişiliğini yumuşatıp bozar. Roka, hırçın ve serazat mizacıyla güzeldir.

Ah Selim Bey, sizi böyle elinde iki sürpriz yumurta ile görünce aklım eski günlere gidiverdi! Günün birinde yanınızda çıtı pıtı bir hanımla gelince öğrendik evlendiğinizi. İnsan bir haber vermez mi? Alındık doğrusu. Şunun şurasında bunca yıllık dostluğumuz var. “Alışverişle bitmeyen dostluk” sloganımıza inanmıyor musunuz yoksa? Gerçi haklısınız, hiçbir müşterimize çaya gitmedik henüz.

Önce göbek oyuntulu yeni doğan bebek bezini koydunuz arabaya itinayla. Yanına en narininden ıslak mendil. Önceden bilir miydiniz hangi bez pişik yapmaz, hangisi sıvıyı daha iyi hapseder?

Sonraları hep küçük prensle gelirdiniz markete. Alışveriş arabasının üzerine oturtur, bütün reyonlarda gezdirirdiniz. Her sorusuna nasıl da yorulmadan cevap verirdiniz öyle? Artık büyüdü derken ikincisi… Allah bağışlasın, o da abisi gibi size benziyor. Beyaz tenli sarı bir oğlan… Alışveriş arabasının üstüne şimdi o oturuyor. Yeni bir başlangıç... “Aşk, her defasında yenidenmiş gibidir.” derdi edebiyat öğretmenimiz. Her çocuğu sanki ilkmiş gibi seviyorsunuz siz de.

İşte böyle Selim Bey, hayatın her anı için bir karşılık vardır burada. Bizim de bir hayatımız vardır kendi içimizde. Canlı bir akışın içindeyiz. Bir Feyza vardı burada. Tanırsınız canım işte. Şu geveze kız. Ama hakkını yemeyim güler yüzlüydü. Şeytan tüyü vardı sanki. Müşterilerin hemen dikkatini çekerdi. Eh bu kadar meşhur olunca talibi çıktı. Çarşıdaki büyük mağaza ile anlaştı. Maaş daha iyi, izin fazla. Çalışma saatleri de makul. Eh daha ne olsun.

İlahi Selim Beyciğim, “talip” deyince siz başka şey anladınız. Olmaz olur mu? O da oluyor. Biz böyle iki dirhem bir çekirdek her daim halkın önündeyiz ya oğullarına kız bakmaya gelen teyzelerin uğrak yeri oluyor burası. Alakasız bir ürün alıp alakasız sorular soruyorlar. En sonunda ağızlarından baklayı çıkarıyorlar: “Hanım kızım, kimlerdensin?” Eh be hanım teyze, “Kimlerdensin?” diye bir soru mu kaldı şu zamanda. “Aşağı mahalleden Hacı Ömerlerin kızıyım...” Neyse eğlenceli de olmuyor değil. Biraz da hoşumuza gidiyor galiba. Beğenilmeyi kim sevmez?

Gülmeyin Selim Bey, buradan gelin ettiklerimiz bile oldu. Berna vardı. Evlendi. Koluna şıkır şıkır bilezikleri taktı. Arada alışverişe gelirdi markete. Eski günleri yâd ederdik ayak üstü. “Buse’ciğim, konsantre çamaşır deterjanının lavanta kokulusu kalmadı mı?” diye başlar, ezbere bildiği fiyatlara yine de ince ince göz gezdirir, sanki kasanın çevresinde biraz daha fazla kalabilmek için mahsus oyalanırdı. Zamanla kendini saldı. Yüzünde bezginlik ifadeleri, bir yorgunluk. Hâlbuki biz hâlâ canlı kanlı işimizin başındayız. İş böyledir Selim Bey, zordur ama tempoya bir kaptırdın mı artık kendini alamazsın. Seversin burayı. Bazen izin günleri bile gelir bir uğrarız markete. Bu dünya bizi kendine çeker.

Market, tastamam bir dünyadır Selim Bey. Ve bir insan meşheri. Kim ne hâldedir biz biliriz. Bak şu yeni çifte, erkeğin suratı asık market arabasını sürüyor. Kadın arabaya bir şeyler atıyor. Bazen erkeğe bir şey soruyor ama erkek kayıtsız. Kadın, markete gitmemiz gerekiyor demiş ama televizyon izlemek isteyen erkeğin rahatı bozulmuş. Bir an önce eve dönelim havasında. Adamı bırakıp kendi gelse ikisi de hâlinden memnun olacak belli. Ama bazı erkekler kendine güvenen kadınları pek sevmez. Mesela şu kadın, ben markete gidiyorum, biraz alışveriş yapacağım, arabanın anahtarını alayım kocacığım, dese. Bak ne oluyor beni markete neden getirdin diye surat yapan şu kocaya? Bu ne rahatlık canım, diyerek bozulacak hemen. Kadın kendini boğmasın ama çok da kendine güvenip huzurunu kaçırmasın. Ne âlâ değil mi?

Selim Bey, insanın gerçek karakteri markette belli olur. İnsanı tanıma yollarından biri değil midir alışveriş? Makul gözüken nice insanın aslı burada ortaya çıkıverir. Eşinin sepete attığı bir iki fazla yiyeceğe kaşlarını çatan -sanki kendisi için alıyor- anlayışsız kocalar, azıcık yaramazlık yaptı diye çocuğunu herkesin içinde azarlayan ebeveynler, üründe bir kusur buldu diye marketi başımıza yıkmaya çalışan görmemişler, pahalılığının acısını kasiyerlerden çıkarmaya çalışan kendini bilmezler, iki ekmek bir süt aldığı için bütün çalışanların kendine köle olmasını isteyen görgüsüzler… Hepsi burada, bu hayat aynasında gerçek suretleriyle arzıendam ederler. Biz insan denen canlıyı en yalın hâliyle görür ve hayret makamına varırız.

Ne sandınız Selim Bey, burada kasanın arkasında hayattan uzak bir fanusta yaşadığımızı mı düşündünüz? Biz burada, hayatın tam ortasındayız.

Neyse Selim Beyciğim sizi fazla bekletmeyelim. İki elinizde iki poşet, içinizde iyi duygularla akşam güneşine karşı yavaş yavaş evin yoluna koyulun. Ben de elimi çabuk tutayım. Bakın Mukaddes Teyze sırada huysuzlanmaya başladı. Şimdi hepimizi ince bir fırçadan geçirir de bizi dilinden kimse kurtaramaz.