ÂLİM BİR ŞAHSİYET: PROF. DR. SABAHATTİN ZAİM

Şule TÜZÜN

Hocaların hocası olarak anılan Sabahattin Zaim’i siyaset, sanat, kültür ve iş dünyasının yanı sıra gönüllü kuruluşlardaki başarısıyla tanıyoruz. Babanızın sizdeki karşılığı neydi, desek neler söylemek istersiniz?

Prof. Dr. Sabahattin Zaim, sadece bir aile reisi, baba değil, aynı zamanda topluma mal olmuş, binlerce insana yol gösterici, hocaların hocası, rol model bir şahsiyettir. Bu nedenle aslında biz, hayatımız boyunca babamı toplum ile paylaşmak zorunda kalmış durumdayız. Buna mukabil, babam bütün iş yoğunluğuna rağmen ailesine zaman ayırmaya özen gösteren bir insandı. Aile içinde görev dağılımı noktasında ise içerideki işleyişi tamamen anneme bırakmıştı ve olayları üstten gözleyen konumundaydı. Çocuklar ile ilgili işlerle genelde annem Ülya Zaim ilgilenirdi. Babam önemli olaylarda elbette devreye girer ancak evin gündelik düzeninde çocukların problemlerine ilk elden müdahale etmezdi. Kendi tabiri ile çocuklarla yüz göz olmazdı. Ancak önemli bir mesele olduğunda arkamızda olduğunu da bilirdik. Otoriter yapısının yanında fırsat buldukça bizlerle de vakit geçirmeye gayret ederdi. En önemlisi yazın bir aylık iznini bilhassa ailesi ile geçirirdi. Bodrum Turgutreis’te bulunan ve kendisinin kurucuları arasında olduğu bir devremülk tesisinde büyük aile üyelerine ve hatta iş arkadaşlarına devre aldırtmıştı. Bu sayede o bir aylık dönemde, bütün aile aynı yerde toplanır, bu sayede dostluk ve muhabbet artardı. Yine boş olan hafta sonlarını muhakkak bizlere ayırır, birlikte birtakım aktiviteler yapmaya özen gösterirdi.

Sabahattin Zaim, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdikten sonra Kâhta’ya kaymakam olarak atandı. O yıllarda İlk defa Ankara’nın doğusuna geçen mülkiyeli bir kaymakamdı. O dönem ile ilgili anılarından bahseder miydi?

Babam, her zaman hayatın güzel yönlerini gören, olumsuzluklara çok takılmayan bir mizaçtaydı. Kâhta yıllarını da aynı şekilde genel olarak güzel yönleri ile anlatırdı. Hatta o kadar ki kuzeni Prof. Dr. Cevat Babuna bir gün babama “Mektuplarında Kâhta’yı öyle bir anlatırdı ki sanırsınız Türkiye’nin doğusunda az gelişmiş bir yeri değil de Paris’i anlatıyor.” diyerek takılmıştı. Bunun önemli nedenlerinden biri de elbette ülkeyi kalkındırma idealiydi. Ülkeye hizmet aşkı ile yoğrulmuştu. Bu azmi ve pozitif mizacı sayesinde gittiği ortamların iyi yönlerini görmeye, çevresine de bu şekilde pozitif bir resim çizmeye, moralleri daima yüksek tutmaya özen gösterirdi. Batı kültürü ile yetişmiş bir aydın olsa da halkın içinden bir insandı ve bunu hissettirmeye özen gösterirdi. Kaymakam olarak görev yaptığı yerlerde hep çok sevilmiş, onlardan biri olarak kabul görmüş, kendisi de o yerleri ve o insanları hep güzel sözlerle anmıştır.

Zaim, 1960 ve 1970’li yıllarda uluslararası çapta Müslüman iktisatçıların çabaları sonucu oluşturulan İslam iktisadı çalışmalarının içinde yer aldı. Ülkemizde İslam ekonomisine yaptığı teorik katkılar ve hizmetler nedeniyle pek çok ödüle layık görüldü. Onun İslam ekonomisiyle ilgili çalışmalarından bahseder misiniz?

Babam, ekonomik sistemlerin başarısının insan ile kaim bulunduğunu, İslam’ın da aynı şekilde yalnızca öbür dünyayı değil, bu dünyayı da tanzim eden bir din olduğunu ve İslam ekonomisinin de başarısının bu sistemi hazmedecek insan yapısı ile mümkün olacağını savunurdu. Bu nedenle konu hakkındaki bir kitabına İslam, İnsan ve Ekonomi adını vermiştir. Güzel insan yetiştirme idealinin arkasındaki sebeplerden biri de keza İslam ekonomisinin başarılı olmasının aslında güzel insanların artmasıyla kalıcı olacağına olan inancıydı. İslam ekonomisinin temelinde iyi niyet olduğu ortadadır. Bu nedenle kapitalist mantık ile İslam ekonomisini şekillendirmek pek mümkün olmamaktadır.

Sabahattin Zaim, Türkiye’de sosyal siyaset kürsüsünü zenginleştirmiştir. “Sosyal siyaset kürsüsü fildişi kulede hiçbir zaman oturmadı.” diyor bir söyleşide. Bu sözün onun fikir dünyasında ve sosyal yaşamında karşılığı neydi?

Prof. Dr. Sabahattin Zaim, hem kendi kurduğu çalışma ekonomisi ve endüstri ilişkileri kürsüsü itibarıyla çalışma hayatı ve endüstri ile hem de sosyal siyaset tarafı ile toplumsal problemlerle ilgilenir ve bu alanlarda var olan sorunlara çözümler üretmeye çalışırdı. Sahaya inmeyen bir akademisyenin iyi bir akademisyen olamayacağını ifade ederdi. Hatta bir anekdot aktaralım: Bir gün bayram ziyaretine gelen iktisatçı bir akademisyen ile sohbet sırasında son dönemlerde neler ile meşgul olduğunu sordu. O da son bir yıl içinde dört adet makale yayımladığını ifade etti. Babam ısrarla sektör veya toplum ile alakalı neler yaptığını sorunca cevap alamadı. Bunu üzerine biraz sesini yükselterek: “Bizim görevimiz toplumun sorunlarını dinlemek ve onlara çözüm önerileri geliştirmektir. Dört duvar arasında akademisyenlik, hele de sosyal bilim alanında çalışma olmaz.” diyerek çıkışmıştı. O nedenle akademisyenlere tavsiyesi, daima sektörle, sanayi ile ve toplum ile sıkı ilişkiler kurmaları ve onların sorunları ile ilgilenmeleri idi.

O, uluslararası bazı cemiyetlerin üyelikleri dışında 1950’li yıllardan itibaren Türkiye’de millî ve manevi değerler temelinde kültür ve eğitim faaliyetlerine önem veren sivil toplum kuruluşlarının kurucuları arasında yer almış ve yürütülen faaliyetlere hayatının sonuna kadar katkıda bulunmuştur. Bize biraz bu yönünü ve yaptığı çalışmaları anlatır mısınız?

Babam, Türkiye’nin güçlü sermaye birikiminin eksikliğini, kendi kültürüne sahip çıkan okumuş aydın insan sayısının azlığını ve akademik alanda yetişmiş insan gücünün çok kısıtlı olduğunu tespit etmiştir. Bu amaçla farklı alanlarda kuruluşunda önayak olduğu STK’lar aracılığıyla bu eksiklikleri gidermeye çalışmıştır. Bunların başında İlim Yayma Vakfı, Türkiye Millî Kültür Vakfı, İş Dünyası Vakfı gibi öne çıkan STK’ları sayabiliriz. İlim Yayma Vakfı, ilim insanı ihtiyacını gidermek; Türkiye Millî Kültür Vakfı, ülkenin kültür mirasına sahip çıkarak bu mirası sonraki nesillere yaymak; İş Dünyası Vakfı, sermaye birikimi artırabilmek için iş insanlarını bir araya getirmek gibi amaçlara hizmet etmektedir. Tabii bunların dışında daha nice STK’larda Osmanlının vakıf bilincini yeniden zenginleştirebilmek için gayret etmiş ve ülkenin bugünkü güçlü STK yapısına kavuşmasına katkı sunmuştur.

Zaim, “Güzel insanlar güzel müesseseler kurarlar. Bu güzel müesseselere de yeni yeni güzel insanlar gelir ve bu, bir salih daire oluşturarak tüm toplumu zamanla güzelleştirir.” dediği hayat düsturunu ömrünün sonuna kadar sürdürdü. Bu fikrinin aile yaşantısındaki yansıması nasıldı?

Prof. Dr. Sabahattin Zaim, en güzel tebliğ yönteminin örnek teşkil etme olduğuna inanırdı. Nasihat etmek, konuşmak, anlatmak elbette önemlidir ancak bu büyük ideali yaymaya çalışan bir insan olarak aynı zamanda rol model olmak gerekir. O bilhassa kendi yaşamında bu öğretileri hayata yansıtmaya özen göstermiştir. Herkese de bu şekilde tavsiye etmiştir. Yine bir örnek ile konuyu netleştirelim. Oğlum Kerem doğduğunda ABD’de doktora yapmaktaydım. Annem ve babam da yanımıza gelmişti. Üç ay kadar yanımızda kaldılar. O gittikten sonra gayrimüslim olan karşı komşumuzdan site içinde ring sefer yapan otobüs şoförüne, İslam Merkezi’nin imamından site yöneticisine kadar herkes, onun ne kadar iyi bir insan olduğundan bahsetti. Site yöneticisi olan Mısırlı Yusuf Bey, şöyle demişti: “Babanız gibi insanlar artsa İslam’ı anlatmak ne kadar kolay olurdu.” Bu nedenle insanın önce iyi bir birey olma yolunda çaba sarf etmesinin işin başlangıç noktası olduğunu hep tavsiye etmiş ve kendi hayatında da bunu düstur edinmiştir.

Son olarak babanızla ilgili paylaşmak istediğiniz anınız var mı?

Babam bize meslek seçimi noktasında hiç karışmamıştır. Ancak bilgisayar mühendisliğini bitirip de akademisyen olup olmama noktasında kararsız kaldığım sırada kendisine danıştığımda bana şöyle tavsiyede bulunmuştur: “Oğlum, akademik hayata şimdi girersen sana göre olmadığını gördüğünde vazgeçip sektöre geçmen mümkündür. Ancak özel sektöre geçersen daha sonra oradaki maddi imkânlardan vazgeçip akademik hayata geçmen zor olur. Çünkü akademik hayatın başı çilelidir. Ancak sonrasında biraz daha rahatlarsın. Ancak şunu da bil, hayatta ya unu seçersin ya da ünü. İkisi birden kolay kolay olmaz.” Ben de tavsiyesini dinleyerek akademik hayatı tercih ettim. Bu tercihimden dolayı da pişman olmadım. Hadis-i şerifte belirtildiği gibi: İnsanların en hayırlısı, insanlara en faydalı olandır. Bu aşk ile babamızın izinden giderek ülkemize hizmet etmeye gayret ettik ve etmeye de devam ediyoruz.