ALİ HAYDAR HAKSAL İLE
YAZIN DÜNYASI
ÜZERİNE
…

Söyleşi: Mahir KILINÇ

İnsanın anlatma ihtiyacının, duygularını dışa yansıtma temayülünün, kadim dönemlere kadar uzandığını görüyoruz. Sözü güzel söyleme sanatı olarak edebiyat insanlıkla yaşıt, diyebiliriz. Peki, sanat ve edebiyatın binyıllardır geçerliliğini koruyan meşruiyeti, gerekliliği, saygınlığı nereden kaynaklanır, hangi kaidelere dayanır sizce?
İnsanız, gündelik hayatta konuşuruz. Sözlerimiz ağzımızdan çıkınca duyulur. Bu ancak belli bir alanla sınırlı kalır. Sözün gücü, kalıcı olan ve anlatan ile ilgilidir. Düzgün, tutarlı konuşmalar böyledir. Bu, her insan için geçerli bir durum. Edebiyat dediğimiz güzel söyleme sanatının konuşma veya hitabetten farklı yanı, yazıya yani kayda geçmesidir. Bizim medeniyetimiz kitap medeniyetidir. Kutlu kitapların gelişiyle bu başlar. İnsanlığa sunulur, anlatılır ve yayılır.
Güzel söz daha çok şiir ile tanımlanır. Eskiden, şiir için “söylenir” ifadesi kullanılıyordu. Şiirler dilden dile dolaşır, geleceğe doğru akıp giderdi. Masallar ve hikâyeler de öyleydi. Peygamberlerin dillerinde de şiir olduğu bilinir. Söz özlü, güzel ve seçkin söylenmesi ile karşılık bulur.
Medeniyetimizin özünü şiir oluşturur. Kitabımız en yüce, en güzel sözdür. Hangi açıdan bakılırsa bakılsın bu değişmez. Sevgili Efendimizin yanı başında şiir söyleyenler vardır. Ka’b b. Züheyr, Hasan b. Sabit ve amcası Ebu Talip gibi. Sevgili Efendimizin şiire izin vermesi ve hatta teşviki ile şiir giderek kökleşmiş bulunuyor. Ondan sonra da kitap vazgeçilmez olmuştur. Buradan yola çıkarsak geçmiş dönemlerde kurumlarımızda bediiyat diye bir ders ve hat sanatı vardı. Güzel yazı sanatı ve düşüncesi bu anlamda bir öz taşır. Klasik metinlerimiz güzel anlatılara dayanır; bunlar, gerek şiirde gerekse düz metinlerde üst bir dille olan edebî söyleyişlerle karşılık bulmuştur. Kâbusnâme, mesneviler, divan ve dergâh, halk şiirleri, diğer anlatılar bu anlamda bir söyleyiş tarzını yakalamışlardır. Sultan Murat, Balkanlara sefere giderken at sırtında elinde Kâbusname okurmuş. Bu bambaşka bir dünyadır. Ne yanımıza dönsek şiir ile yüzleşir, iç içe olduğumuzu görürüz.
İlerleyen zamanda gelişen teknikler sonucu, hayatımıza giren roman, deneme, piyes, öykü gibi anlatılar seçkin bir ifadeyi seçmek durumunda ve zorunda kalmışlardır. Üst anlatılar kalıcı olmuştur. Sıradan anlatılar ve sayısız eser zaman içinde hayatın dışına itilmişlerdir. Büyük ve güçlü şiirimizin yer edişinin nedeni yüksek düzeyli bir söyleyişe sahip oluşundandır.
Edebiyat ortamının ve düşünce geleneğinin içerisinde yetişmiş bir yazarımız olarak muhitin, yoldaşlığın, karşılıklı etkileşimin yazarın serüvenindeki öneminden bahsedebilir misiniz?
Doğduğum ev, yaşadığım ocak manevi açıdan yüksekti. Rahmetli dedemiz Müderris İsmail Hakkı Efendi’yi görmedik. Onunla ilgili çok şeyler anlatılırdı. Bizler onun kitapları arasında büyüdük. Sesinin güzel olduğu ilahi, kaside, gazeller terennüm ettiği söylenirdi. Kartal bakışlı bağdadi odası bahçeye bakardı. Dut ağaçlarının dalları pencereye kadar sokulmuştu. Dallarından dut yerdik. Ama asıl önemlisi kuş cıvıltıları evin içini de dışını da dolduruyordu. Dedem kuşlara eşlik ederdi.
“Biz âşık milletiz, acılarımız ve sevinçlerimizde şarkılarımız ve türkülerimiz var. Onları boş şeyler sanmayın.” dermiş. Annem anlatırdı. Babam öğretmenimizdi, ilkokul üçüncü sınıfta seri okurdum metinleri. On yedi yaşımda imam hatip ortaokulu birinci sınıfa kaydım yapıldı. Okul kütüphanesine dadandım. Çok okudum. Kitap okuyan çok fazla kişi yoktu etrafımda. Herkesin kendine göre bir dünyası vardı, edebiyat ve sanata ilgi azdı.
Üniversiteyi Erzurum’da okudum. Orada Nuri Pakdil’in çıkardığı Edebiyat dergisinde yazan arkadaşlarımız vardı. Onların arasında buldum kendimi. İbrahim Demirci, Ali Göçer, İlhami Çiçek, İbrahim Gaffarlı (Sarı), Ali Fuat Altınsoy gibi. Üniversiteyi bitirdikten sonra İstanbul’a geldiğimde ilk arkadaşım Âlim Kahraman oldu. Sonra çevremiz genişledi. Ebubekir Eroğlu, Hasan Aycın, Osman Bayraktar, Nedim Çeker (rahmetli), Ali Göçer, Ahmet Kot, Kâmil Eşfak Berki, Mustafa Çelik… Bu halka çok genişledi. Bu birliktelikler insana güç katıyor. Aynı ortamda bulunuyorsunuz, okuyorsunuz, düşünüyor ve yazıyorsunuz. Önce Mavera, Yönelişler dergileri, sonra da Yedi İklim dergisi etrafında bir araya geldik. Asıl merkezimiz Diriliş dergisi idi. Orası asıl beslenme kaynağımızdı.
Türk ve dünya edebiyatından hangi isimler sizi etkiledi? Ya da şöyle sorsam: Ali Haydar Haksal’ın dilinin, düşüncesinin ve muhayyilesinin teşekkülünde hangi isimlerin imzası var?
Ortaokul ve lise dönemlerimde yalnız başıma, el yordamıyla yol aldım. Türkçe ve edebiyat öğretmenlerimin dikkatini çekmiştim. Her biri beni kendi anlayışlarının olduğu yöne götürmeye çalıştı. Kimi sağcı ve milliyetçi, kimi sol düşünceye yakındı. Onların içinde İbrahim Soysal beni İslam Kitabevine götürdü. Sezai Karakoç ile Necip Fazıl’ın kitaplarını aldırdı. Büyük Doğu mecmuasını cami önlerinde biz satardık. Diriliş dergisini o hocam aldırdı. Orada Nuri Pakdil’i ve Edebiyat dergisinin yazarlarını tanıdım, eserlerini okudum. Okuma alanımı geniş tuttum. Okulun kütüphanesinden Hasan Ali Yücel döneminde basılmış Batı ve Doğu klasiklerini, sağ ve sol demeden hemen her kesimin romanlarını okudum. Maksim Gorki’nin Ana, Ahmet Hamdi Tanpınar’ın Huzur, Peyami Safa’nın romanları, Yaşar Kemal ve Orhan Kemal’in romanlarını okudum, harmanladım diyebilirim.
Sizin yazın ve yayın hayatına başladığınız dönemle günümüz edebiyat dünyasını kıyasladığınızda edebiyat ve yazı mahfilleri açısından olumlu ve olumsuz nelerden bahsedebilirsiniz?
Dergilerde bir arada oluş farklılıktır. Örneğin Maraş’ta bir arkadaş grubu var. Rasim Özdenören, Cahit Zarifoğlu, Erdem Beyazıt, Alâeddin Özdenören sonradan aralarına katılan M. Âkif İnan. Bunların bir kısmı İstanbul’a gelince Sezai Karakoç etrafında bir araya toplanıyorlar. Ankara’ya gittiklerinde ise Nuri Pakdil ile birlikte oluyorlar. Biz de kendimizi Mavera dergisi içinde bulduk. Düşünce hareketleri ancak böylesi topluklarda oluşabilir.
Bugün de dergiler var. Bir araya gelen kesimlerin olması kaçınılmaz. Birliktelikler insana güç katar. Bizim zamanımızda ideal düşüncenin kendisi belirleyiciydi. Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat, Mavera ve Yönelişler gibi. Bizler de Yedi İklim dergisi olarak bunu sürdürüyoruz. Bu süreçte Diriliş Akımı diye bir olgu gerçekleşti. Genel anlamda bizler o akımın içinde yer alıyoruz.
Türk edebiyatında farklı edebî türlerde eserler kaleme alan yazarlarımız var. Hem öykü hem şiir hem monografi gibi farklı türlerde kitaplar yazan biri olarak sizce bu durum, edebiyat camiası açısından bir yetkinlik tezahürü müdür yoksa kaçınılmaz bir aşama mı? Sizce her yazar bir türe mi odaklanmalı yoksa farklı türleri de denemeli mi?
İnsanların kendi birikimleri ve donanımlarıyla ilgilidir. Kimileri belli bir alanla sınırlı kalıyor, oraya yoğunlaşıyor. Örneğin Sezai Karakoç büyük bir düşünür ve şair. Çok yönlü. Kimi yazar veya şairler belli alana odaklandıklarından çok fazla yayılma göstermiyorlar. Sanatçı, kültür ve düşünce insanı olmak farklıdır. Bana ait olan zengin bir kütüphanenin içindeyim. Dört bir yanım kitap. Kırk bin cildi aşkın. Beslenme alanım çok geniş. Bin beş yüz dergi çeşidi var. Her yazarı kendi dünyası içinde değerlendirmek yerinde olur. Yazarlar tercihlerini de kendileri belirliyor.
“Kültür, düşünce, sanat, edebiyat ve hatta gündelik hayatta kendimiz olmaktan başka bir seçeneğimiz yok.” sözünüzden hareketle sormak istiyorum: Sürekli ve çok hızlı değişen bir dünyada kültür, düşünce, sanat ve edebiyat dünyasında kendimiz olabilmeyi, kendimiz kalabilmeyi nasıl başarabiliriz?
Günümüz insanı homojenleşmekle birlikte giderek sekülerleşiyor. İdeal düşünce öncelik değil. Modernleşme, tüketim ve moda hemen her kesimi kuşatmış durumda. İdeolojilerin etkisi yok. Modern yaşayışı önceleyenler ve diğerleri diyebilir miyiz? Deriz. Filistin’de yaşananlardan sonra Batı insanı, üniversite öğrencileri ve halkları vicdani bir uyanış içinde. Halkı Müslüman olan bu ülke insanının bölünmüşlüğü, belli kesimlerin ilgisizliği ve suskunluğu düşündürmüyor mu? Asıl değişim iç dünyamızda yaşananlar. Bu kesime muhafazakârları da milliyetçileri de diğer kesimleri de dâhil edebilirsiniz. Edebiyat ve sanatın önemi burada beliriyor, bunlar büyük bir gereksinim. Edebiyat ve sanat dışılık, düşüncesizliğe götürüyor ne yazık ki. Kendi kesimlerimizi de buna dâhil edebiliriz. 1970’li yıllarda Erzurum’a dergiler gelirdi bir hafta içinde tükenirdi. Mavera dergisinden biliyorum, üç yüz adet dergi geliyor, bir haftada tükeniyordu.
Son olarak bugünün gençlerine, özellikle okumak ve yazmak isteyen gençlere hangi tavsiyelerde bulunmak istersiniz?
Evvela çok okumalarını, az yazmalarını fakat ilgilerini azaltmamalarını öneriyorum. Birinci sınıf yazar ve şairler öncelenmeli. Nitelikli edebiyat dergilerini okumaları gerekir. Bu durum dünya edebiyatı için de önemli. Pazarlanan, popüler yazarlara itibar etmemeliler. İslam medeniyet düşüncesi yazarlarını merkeze almalarında yarar var. Çünkü biz Müslüman’ız.
ÖZ GEÇMİŞ
Ali Haydar Haksal 16 Mayıs 1951’de Bingöl, Yayladere’ye bağlı, Hasköy’de doğdu. 1975’te Elazığ İmam Hatip Lisesi, 1979’da Erzurum Atatürk Üniversitesi, Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Marmara Üniversitesi, İlahiyat Fakültesi İslam Düşüncesi Ana Bilim Dalında “Kur’an-ı Kerim’de Güzel Kavramı” adlı teziyle yüksek lisansını tamamladı.
Milli Türk Talebe Birliğinin kuruluşunda yer alan Haksal, arkadaşlarıyla birlikte bu kuruluşun Talebe Gazetesi’ni çıkardı. Gazetenin kültür sanat sayfasını yönetti. Aynı yıllarda Yeni Devir gazetesi kültür sanat sayfasında yazıları yayımlanmaya başladı.
Zaman zaman Yasir Vurgun ve Mahmut Mustafaoğlu imzalarını kullandı. Öykü çalışmalarına lise yıllarında başladı. İlk öyküsü "Tıkırtı", 1973 yılında Millî Gazete’de çıktı. İlk öykü kitabı Evdeki Yabancı’yı 1986 yılında yayımladı. Şiir, öykü, yazı ve söyleşileri Mavera, Yönelişler, İslam, Kayıtlar, Kaçak Yayın, Edep, Yeni Devir, Millî Gazete gibi mecralarda çıktı.
Yedi İklim dergisinin kurucuları arasında yer alan Haksal, Sesim Bana Yetmiyor adlı öykü kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği 1987 yılı “hikâye ödülü”nü, Yitik Yaşamın Güncesi adlı romanıyla Tuzla Belediyesi Roman Yarışması’nda ikincilik ödülünü, Güneşe Koşan Adam öykü kitabı ile 2013 Ömer Seyfettin Hikâye Yarışması “öykü ödülü”nü, 2014 yılında Türkiye Yazarlar Birliği İstanbul Şubesi tarafından Üstad Sezai Karakoç ile ilgili çalışmalarından dolayı “yılın edebiyatçısı ödülü”nü kazandı. 2023 Yılında Kahramanmaraş Belediyesi tarafından “yılın yazarı”, M. Akif İnan Vakfı tarafından da “yılın edebiyatçısı” ödülüne layık görüldü. Haksal’a 2017 yılında Bingöl Üniversitesi tarafından “fahri doktor” ünvanı verildi. Hâlen Millî Gazete’de köşe yazarlığı yapan ve arkadaşlarıyla kurduğu Yedi İklim dergisinin sahipliğini ve yazı işleri müdürlüğünü yürüten Ali Haydar Haksal İstanbul’da yaşıyor; evli, beş çocuk babasıdır. Yayımlanmış elliyi aşkın eseri bulunmaktadır.