ALEV ERKİLET İLE İNSAN, TOPLUM VE MEDENİYET ÜZERİNE…
Söyleşi: Mahir KILINÇ
Bir röportajınızda “Tarihsel ve sosyolojik bilinç, tarihi bir tekerrür olmaktan çıkarabilir.” diyerek tarihsel ve sosyolojik bilincin önemini vurguluyor, tarih ve sosyolojinin, ders çıkarılabilecek disiplinler olduğunu ima ediyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız?
Hiç kuşkusuz, geçmişte yaşadıkları olayları tarihsel ve sosyolojik açıdan okumak insanlara bu olayları anlayabilme, analizlerini yapabilme, güncel yaşamlarıyla bağlantılarını kurabilme imkânı sağlar. Tarihsel bilinç, yaşanmış olaylara -geçip gitmiş oldukları düşüncesiyle- kayıtsız kalınmamasını sağlarken sosyolojik bilinç, insanların kendi toplumlarına ve kültürlerine yönelik derin bir kavrayışa sahip olmalarını mümkün kılar. Tarihsel olaylar biricik olsa da toplumsal olgularda belirli bir tekrarlanırlık söz konusudur. Dolayısıyla tarihten beslenen ve olayların arkasındaki sosyolojik nedensellikleri kavrayan bilinç, bizleri kendi kültür ve tarihimizdeki “başarılı” ya da “başarısız” girişimlerden yola çıkarak geleceğe yönelik daha isabetli kararlar almaya yöneltir. Geçmişimizdeki hataları tekrar etmekten bizi alıkoyar.
Yazılarınızda ve konuşmalarınızda “İslami yaşayış”ın sadece bir yaşam tarzı ve kültür olmaması gerektiğini savunuyorsunuz. Sizce İslami yaşayış nedir, bireysel ve toplumsal hayata nasıl yansımalıdır?
Haklısınız, İslam’ın sadece bir yaşam tarzına ve kültüre hapsedilmesini doğru bulmuyorum. Çünkü İslam’ı, insanların hem hayatlarını hem de dünyayı Allah’ın rızasını gözeterek şekillendirdiği, sözden çok amelin ön planda olduğu bütünsel bir sistem olarak görüyorum. İslam, insanlar için hayatlarını gayesine uygun hâle dönüştürmede ve anlamlandırmada bir kılavuzdur. İnsanlar da bu anlayış çerçevesinde bireysel anlamda kâmil bir Müslüman olabilmek için temel değerleri hayatlarına aktarma gayreti içinde olmalıdır. Ancak, nihai anlamda Allah’ın rızasını kazanmak için oluşturulan bu yaşamın insanlara yüklediği bireysel sorumlulukların yanında toplumsal sorumluluklarımız da var. İnsanlar için daha iyi, daha adil, daha yaşanabilir bir dünya kurma sorumluluğu. Ben bunu insanın özneleşme süreci olarak da tanımlıyorum. Ancak o zaman insan hem manevi açıdan daha zengin bir yaşamı gönül dünyasında kurabilir hem de İslam’ın tüm güzelliklerinin ilmek ilmek işlendiği bu yaşayışı topluma yansıtmış olur. Ancak bu durumda İslam karşılıklı saygı ve kardeşlik hukukunun üstün tutulduğu bir toplumsal yaşayışa dönüşür.
Kısaca özetlemek gerekirse, Allah’a karşı duyulan saygı ve sevginin içinde tecessüm ettiği İslami yaşayışı inşa etmeye çalışan insan, hem kendisini hem de toplumu dönüştürür. Müslüman birey, bir yandan insanlarla dayanışmaya, dürüstlüğe, sabra dayalı iyi ilişkiler kurarken diğer yandan toplumu İslami değerler istikametinde dönüştürmenin arayışına girer. İslam’ın bir yaşam tarzından ibaret olmadığını, bütünsel bir sistem olduğunu söylemekten kastım tam olarak budur.
“Batı’nın Kartezyen bakış açısının parçalara ayırma eğilimine karşın İslami evren-toplum-insan anlayışı, alanlarının yekpareliği düşüncesi üzerine kuruludur.” diyerek bu yekpareliği İslam’ın tevhit anlayışına bağlıyorsunuz. Bu bağlamda tevhit anlayışının Müslüman bir topluma neler kazandırdığını ve onu nelerden koruduğunu anlatır mısınız?
İçinde yaşamakta olduğumuz dünyada, seküler değerler, ilkeler ve düşünceler işleyişini sürdürüyor. Hâlbuki İslam’daki tevhit anlayışı, Batı’nın düşünce sisteminin getirdiği kompartımanlaşmaya karşı bütünsel bir yaklaşımı ima eder. İnsana-topluma-evrene dair her şeyin birbirine bağlı olduğu ilkesine dayanır. Tevhit anlayışı yalnızca akidevi anlamda Allah’ın birliğine iman olarak düşünülmemelidir. Bunun toplumsal uzanımları da vardır. Bu anlayış, insanların Allah’a karşı sorumlulukları yanında, Allah’ın yaratmış olduğu her şeye sorumluluk bilinciyle yaklaşmayı, insanlar arasında adaletli olmayı, dürüst olmayı, toplum içerisinde haksızlık yapmamayı içerir. İslam’ın Müslümanlara bir inanç sistemi olarak sunduğu tevhit, Müslüman toplumlarda yaşamın pek çok farklı alanında kendini gösteren ve her şeye İslami perspektiften bakabilmeyi sağlayan bir anlayış olarak karşımıza çıkar. Müslüman; eğitim, siyaset, ekonomi, adalet, sanat ve mimari gibi alanların ahlak temelinde ve Allah’ın rızasına uygunluk çerçevesinde ele alınmasına imkân veren bir bilince erişir. Bu bilinç de kompartımanlaşmayı bize dikte eden seküler dünyaya karşı alternatif bir dünyanın kurulmasını mümkün kılar; insanın insanı ve doğayı sömürmesini sona erdirir.
Medeniyet kelimesinin şehir ve şehirlilik anlamlarına atfen soruyorum: Medeni bir toplumda şehirde yaşamanın ve orayı imar etmenin gereksinimleri nelerdir?
Bu bağlamda İbn Haldun’u ve onun şehirle ilgili düşüncelerini çok önemsiyorum. İbn Haldun şehri, kültürün, medeniyetin doğduğu, geliştiği, yayıldığı, kültürel değerlerin somut hâle dönüştüğü yer olarak tanımlıyor. İbn Haldun’un görüşünden hareketle şehirleri medeniyetin tecessüm ettiği, yaşanır hâle geldiği mekânlar olarak da ifade edebiliriz. Onun düşüncesine göre bu, askerî/politik güçle doğru orantılı bir süreçtir. Asabiyesi, kendi içindeki dayanışması güçlü olan kavimler diğerlerine boyun eğdirerek devleti ve onunla birlikte de kendi güçlerinin tecessümü olan şehri/şehirleri kurarlar. Kurdukları bu şehirleri imar ederler. Su getirir, yollar yapar, eğitim müesseseleri kurar, sanatı canlandırırlar. Bu anlamda şehirde yaşamak, şehirli olmak da buradaki kültür ve medeniyeti teneffüs etmek, sanatsal ve estetik incelme şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu anlamda şehirler toplumların kültür ve medeniyetinin nakış nakış mekâna işlenmesiyle oluşur. Şehirler, kültürün, eğitimin, sanatın, ekonominin cazibe merkezi olur. Bu gayelerle şehirde buluşan ve yaşayan insanlar, buranın manasına uygun hâl, hareket ve davranış geliştirir. Konutta, giyimde, yemek alışkanlıklarında kırsal alandaki ihtiyaç merkezli yaşamın yerini daha gösterişçi ve moda merkezli bir yaşam alır.
Kenti Dinlemek adlı kitabınızda, şehrin sosyolojik arka planından, kültürel miras, kentsel ayrışma ve yoksulluğa dair meselelerden bahsediyorsunuz. Kenti dinlemek neden bu kadar önemlidir ve dinlediğiniz o kent sizlere ya da bizlere neler söylemektedir?
Ben özellikle 2006-2007 yıllarında “Tarihî Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi”nin saha çalışmalarını yaparken kentin teknolojik/mimari bir ürün olmanın ötesinde bu toplumun çeşitli değerlerini taşıdığını fark ettim. Kentin bizlere sadece yapılarıyla, binalarıyla bir şeyler anlatmadığını; dikkatlice incelediğinizde onların kültürel mirasımızı tecessüm ettirdiğini; eşitsizliğe, yoksulluğa, kapitalizme direnen pek çok müessese ve mekanizmanın karşımızda durduğunu ama bu gözle bakmadığımız ve okumadığımız zaman onlardan hem bugünümüze hem yarınımıza dair anlamlı toplumsal çıkarımlarda bulunamadığımızı gördüm. Kenti dinleyip görünenin ardındakini keşfe çıkmamız gerektiğini düşünüyorum. Ancak o zaman kentin sadece kalkınma perspektifinden görünen yüzünü değil de resmin bütününü görebileceğiz. Ancak o zaman Kenti Dinlemek’in bir tespit, bir feryat ve bir direnme çağrısı olduğunu anlayıp, İslami ve antikapitalist duruşun gereği olan amellerle kentlerimize sahip çıkacağız.
“İnsan neye inanıyorsa ona göre davranır, kendinden sonraki kuşakları ona göre sosyalleştirir ve nihayet o değer yargıları ile tutarlı araç gereçler kullanır.” sözünüzden hareketle inanç ve değerlerin insana ve topluma yönelik öneminden ve yansımasından söz edebilir misiniz?
Hiç kuşku yok ki insanlar sahip oldukları değerlere, inandıkları ilkelere göre davranırlar. Yani davranışlarda inanç ve değerler önemli bir yer tutar. Kendi hayatlarının nizamını oluşturduğunu düşündükleri bu değerleri de kendilerinden sonraki kuşaklara aktarırlar; onların da bu değerler ışığında hayatlarını sürdürmelerini isterler. Çünkü o doğrultudaki yaşamla mutluluğu, saadeti yakaladıklarını düşünürler. Biz buna toplumsallaş(tır)ma adını veriyoruz. Aslında buna bir nevi tecrübe paylaşımıdır da diyebiliriz.
Müslümanlar, zarif İslam estetiği ve ahlakıyla bezenmiş yaşamlarını devam ettirirken insanlar arası ilişkilerde sosyal adaleti gözetmiş, bireysel temel ihtiyaçlarının karşılanmasında da (tüketim) ahlakını esas almışlardır. Kapitalizmin insanı sınırsız ihtirasları ve arzuları olan bir varlık şeklinde tanımladığını biliyoruz. Kapitalizmin ihtiraslarını kışkırttığı bu varlığı dizginleyen, eşref-i mahlukat olan “insan”a ve insanlığına yaraşır bir yaşam sürmesini sağlayan İslami inanç ve değerlerdir.
ÖZ GEÇMİŞ
Prof. Dr. Alev Erkilet, 17 Eylül 1962 tarihinde Ankara’da doğdu. İlk, orta ve lise öğrenimini TED Ankara Kolejinde bitirdi. Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünden fakülte birincisi olarak 1983 yılında mezun oldu. “Çağdaş Sosyal Değişme Teorilerinin Sınıflandırılmasına İlişkin Bir Deneme” başlıklı teziyle yüksek lisansını (1985), “Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler” başlıklı teziyle doktorasını (1996) Hacettepe Üniversitesinde tamamladı. 1983-1996 yılları arasında Hacettepe Üniversitesinde araştırma görevlisi olarak görev yaptı. Araştırma görevlisi olarak çalıştığı zaman zarfında, 1987’de VI. Beş Yıllık Kalkınma Planı Türk Aile Yapısı Özel İhtisas Komisyonunun “Sosyal Yapı” ve “Konut” Alt Komisyonlarında; 1994 yılında ise, VII. Beş Yıllık Kalkınma Planının Kadın, Çocuk ve Gençlik Özel İhtisas Komisyonunun “Çocuk” ve “Gençlik” Alt Komisyonlarında görev aldı. 1997-2000 yılları arasında Kırıkkale Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Sosyoloji Bölümünde yardımcı doçent olarak çalıştı. 2006-2007’de İstanbul Büyükşehir Belediyesi BİMTAŞ’ın "Tarihî Yarımada Koruma Amaçlı Kentsel Tasarım Projesi"nin sosyolojik araştırmalarını yürüttü. Aynı yıl ASAGEM için yapılan “Medya Profesyonellerinin ve Medyanın Aile Algısı” araştırmasında görev aldı. Bu araştırmanın raporu 2008 yılında yayımlandı. Şubat 2012’den sonra Kırklareli Üniversitesi Sosyoloji Bölümünde, Sakarya Üniversitesi İletişim Tasarımı ve Medya Bölümü ile Şehir ve Bölge Planlama Bölümlerinde, İstanbul Sabahattin Zaim Üniversitesi ve İstinye Üniversitesi Sosyoloji Bölümlerinde görev yapan ve hâlihazırda İbn Haldun Üniversitesi Sosyoloji bölümünde çalışan Erkilet’in Orta Doğu’da Modernleşme ve İslami Hareketler, Ele Geçirilemeyen Toprak Kuzey Kafkasya, Eleştirellikten Uyuma, Toplumsal Yapı ve Değişme Kuramları, Mazlum Doğu’nun Mağrur Çocukları, Kenti Dinlemek: Kültürel Miras, Kentsel Ayrışma ve Yoksulluğa Dair Yazılar, İstanbul Halkının Dilencilik Olgusuna Bakış Açısı (İ. Coşkun ile birlikte), Magnetsiz Şehirler: Türkiye’de Kentlerin Dönüşümü (der.) (Yunus Çolak ile birlikte), Bir Müslüman İslamcılık, İslam Birliği ve Ümmet’e Nasıl Bakmalı?, Pandemi ve Kadın (der.) (Z.K. Şerefoğlu Danış ve S.Z. Can Kaya ile birlikte) adlı kitaplarının yanı sıra çeşitli dergilerde yayımlanmış makaleleri vardır.