AKIL MI ÖNEMLİ NAKİL Mİ?

Kafama takılan soru, “Akıl mı önemli nakil mi? Hangisini öncelememiz gerekir? İnsanın aklı varken bir peygamber veya kitap gönderilmesi gerekli midir?”

Bu soruda akıl ve nakil arasında kıyas yapılıyor. Deyim yerindeyse birbiriyle karşı karşıya getiriliyor. Kıyas yapmak varlığı, varlık çeşitlerini ve yaşanılan çevreyi anlamak, sınıflandırmak ve seçenekleri tespit etmek bakımından çok işe yarar. Ama kıyas yanlış ve yersiz uygulanılırsa ve bazı şeylerin karşı karşıya getirilmesi, düşmanlaştırılması, dışlanması ve değersizleştirilmesi için kullanılırsa ciddi zararlara yol açabilir.

Çok masum bir soru sorduğumu düşünüyordum.

Evet, sorular söz olarak genellikle çok masum gibi görünür ama anlamları ve amaçları söz konusu olduğunda olumsuz sonuçlar doğurabilir. Masum diye nitelediğimiz sorunun ne anlama geldiğini/gelebileceğini nasıl bir amaç güdülerek sorulduğunu iyi hesap etmemiz gerekir.

Nasıl yani?

Şöyle açayım. “Elma mı, armut mu?” sorusu insana tercih sunmak veya zevkine göre birini seçmesini söylemek bakımından bir incelik içerir. “Elma mı, armut mu iyidir?” kıyaslaması tam bir saçmalıktır. Çünkü elma ve armut farklı meyvelerdir. Birini diğerine kıyaslamak doğru değildir, zevklere ve ihtiyaçlara göre değişim arz eder. Öte yandan “ Ya elma ya da armut iyidir.” şeklindeki kıyas da dayatma ve baskı ifade eder.

Biraz anladım ama kıyas yapmadan hüküm vermek ve bilim üretmek zor değil mi?

Doğru. Kıyas, iyi bir düşünme aracıdır, hüküm vermede kolaylık sağlar hatta değer üretme noktasında işlev görür. Ama bu, saçma bir noktaya veya dayatmaya dönüşürse zararlı bir boyuta taşınmış olur. Sözgelimi kadın erkek kıyaslamalarının nasıl zararlı sonuçlar doğurduğunu dünden bugüne görmekteyiz. Tarihte müşriklerin erkek çocuğu kız çocuğuna tercih etmesi hatta bazı kabilelerin doğan kızları istenmeyen ilan etmeleri insanlık adına utanç tabloları oluşturmuştur. Bugün de kadın erkek kıyaslamaları ya kadınla erkeği karşı karşıya getiren ve düşmanlaştıran feminizme veya kadın erkek arasındaki doğal biyolojik ve psikolojik farkı yok sayan cinsiyetsizlik düşüncesine götürmüştür. Bu da ailenin yozlaşmasına ve nüfusun gerilemesine yol açmıştır.

Hocam, konudan uzaklaştık. Biz akıl nakil konusunu konuşuyorduk.

Konudan uzaklaşmadık aslında. Bu sorudaki temel problem akıl ve nakilden çok, kıyası kullanma sorunu olduğu için özellikle onun üzerinde durmak istedim. Gelelim akıl nakil meselesine. Akıl, Yüce Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimetlerden biridir. Bununla hükümler oluşturur, tercihler yapar, ayıklamalarda bulunur, sonuçlar ortaya koyarız. Yapılan işlemle muazzam tecrübe birikimi ve değerler dünyası oluştururuz. Kültürler ve medeniyetler bunlar üzerine bina olunur. Akıl olmadan bunların hiçbirinin olması söz konusu değildir.

Demek ki akıl yeterli, nakle hiç gerek yokmuş.

Tek yönlü bakılırsa böyle düşünülür. Hâlbuki ben madalyonun sadece bir yüzünü anlattım. Diğer yüzü duruyor. O yüzüne bakmadan yani naklin önemini görmeden acele karar vermemek lazım. Peki, gelelim nakle. Genel olarak nakil “duymayla edinilen her bilgidir”, diyebiliriz. Buna semaî bilgi yani kulak yoluyla elde edilen bilgi de denilir. Bunu da ikiye ayırabiliriz: Bulunduğumuz ortamda duyduklarımız ve bulunmadığımız mekânlardan gelen bilgiler. Bizim konumuz tam da ikincisi. Yani bulunmadığımız mekânlardan ve zamanlardan gelen bilgiler. Bu bilgilere haber adı verilir. Haber an itibarıyla bulunmadığımız mekânların olgu ve olaylarıyla ilgili olabileceği gibi geçmişte meydana gelen olgu ve olaylarla da ilgili olabilir. Başlangıcı deneysel de olsa geçmişten aktarılan/nakledilen tüm bilgiler haber kapsamına girer. Demek ki hem geçmişten hem de içinde bulunmadığımız yerlerden bilgi edinmemiz ancak haber yoluyla mümkündür. Bu durumda haber göz ardı edilebilir mi?

Hiç değil, haber için kurulmuş nice medya organları, binlerce tarih kitapları ve belgesel kanalları var.

Demek ki haber önemliymiş, akıl tek başına yeterli değilmiş. Yukarıda aklın tecrübe birikiminden, kültürlerin ve medeniyetlerin oluşmasındaki rolünden söz ettik. Bütün bunların bize intikali de haber yoluyladır. Çünkü haber nakledilen bir bilgidir. Bu yüzden ona nakil bilgisi ya da naklî bilgi denilir. Geçmiş tecrübeleri, birikimleri, olgu ve olayları ancak onun vasıtasıyla öğrenebiliriz. Bunlar olmadan aklın işlev görmesi de söz konusu edilemez.

Peki, din alanında durum nedir?

Din alanında da durum benzerdir. Din akla hitap eder, dolayısıyla akıl olmadan din olmaz. Öte yandan din ilahi haber olarak gelir ve bu haberler olmadan aklın dinî konularda hüküm vermesi mümkün değildir. Öyleyse nakil olmadan da din olmaz. Demek ki her biri diğerine bağlıdır, birini diğerine tercih imkânı yoktur. Öyleyse bu ikisini birlikte ve birbirini bütünleyen olarak değerlendirmek gerekir. Tıpkı insanın ruhu ve bedeni gibi. Sadece bedeni veya ruhu öne çıkaranlar tarihten bugüne insana ve fıtratına büyük zararlar vermişlerdir.

Bunun dinî temelini nasıl ifade ederiz?

Kur’an-ı Kerim’de buna dair birçok ayet bulunmaktadır. Çarpıcı olan bir tanesini örnek vereyim. Biliyoruz ki Yüce Allah zaman ve mekândan münezzehtir ve bilgisinde sınır bulunmamaktadır. Bunun anlamı; Yüce Allah geçmişi ve bugünü bildiği gibi geleceği de aynı şekilde bilmektedir ve bazen bize gelecekten haberler vermektedir. Bunlardan biri de dünyada işledikleri isyanlar ve kötülükler dolayısıyla ilahi adalet gereği cehenneme girmek durumunda kalanların hayıflanmaları ve itiraflarının bize bildirilmesidir. Mülk suresinin 9-11. ayetlerinde cehennemde görevli melekler cehenneme sızlanarak girenlere “Size dünyada bir uyarıcı gelmedi mi?” diye sorarlar. Onlar cevap olarak “Evet uyarıcı geldi ama biz onu yalancılıkla itham ettik ve ona ‘Allah hiç bir şey göndermedi, siz gerçekten büyük bir sapkınlık içindesiniz’ diye inkâr ettik diyecekler.” Ardından şöyle bir itirafta bulunacaklar: “Şayet uyarıcı peygamberi dinlemiş olsaydık ve aklımızı kullansaydık şimdi bu cehenneme girenlerden olmayacaktık.”

Bu ayetlerde tam olarak ne denmek isteniyor?

Bu ayetler, onların geçmişe dönük pişmanlıklarını ve keşkelerini bildiriyor. Hâlbuki son pişmanlık fayda vermez. Dünya hayatında da öyle değil mi? Bir spor etkinliğinin veya sınavın sonunda duyulan pişmanlık ve geçmişe dönüp “keşke şöyle yapsaydım” demek sonucu asla değiştirmez. Çünkü her şey bitmiş puan yazılmış, not verilmiştir. Varış çizgisini geçtikten, maç bittikten ve sınav saati dolduktan sonra “yapsaydık/etseydik” demek anlamsızdır. Artık verilen puanı/notu kabullenmekten başka çare de yoktur. İşte dünya sınavını hüsran ile bitiren kişiler için Allah’ın adaleti ayetlerde geçtiği şekilde ahirette gerçekleşecektir. Bu yönüyle cehennem adaletin gerçekleştiği yerdir.

Bu ayetlere göre akıl ve naklin aynı değerde olduğunu mu söylüyorsunuz?

Evet, tam da öyle. Dikkat edilirse ayette “dinleseydik ya da aklımızı kullansaydık” şeklinde birinin diğerine tercihinden söz edilmiyor, aksine “dinleseydik ve aklımızı kullansaydık” şeklinde ikisinin birden ve bütünlük içerisinde dikkate alınması gereği dile getiriliyor. Demek ki her birinin işlevi farklıdır, biri diğerinin yerine geçemez. “Ben sadece aklıma göre hareket ederim.” denilemeyeceği gibi “Ben sadece kitapta yazılana bakarım.” da denilemez. Hem kitapta yazan dikkate alınmalı hem de akıl kullanılmalıdır. Çünkü kitap bize bilgi verirken akıl bu bilginin nasıl, nerede, ne şekilde ve kime yönelik kullanılacağı hususunda karar verir. Sonuç olarak geçmişin bilgi ve tecrübesini bugünle buluşturmak ancak akıl sayesinde gerçekleşir. Zaten ayetin “dinleseydik” kısmı peygamberin getirdiği haberi, “aklımızı kullansaydık” kısmı ise bu haberle gelen bilginin yaşanılan hayata akılla uygulamasını ifade eder.